1. İSMAİL (ŞAH İSMAİL)- Gökhan Toka

gökhan

İsmail, hem Orta Doğu, hem de Türk tarihi açısından son derece önemli bir karakter olmasına karşın yeterince araştırılmamış, üstüne düşülmemiş bir konudur. Şüphesiz bunun birçok nedeni olmakla birlikte, en başta geleni mezhepsel farklılıktan kaynaklanır. Öyle ki İslam dünyasındaki bu ayrılık, hepimizin bildiği gibi 8 ila 9. asırda başlamış ve iki farklı halifelik ortaya çıkmıştır. Şah İsmail’i anlamak için onun savunduğu Şiilik mezhebini iyi tahlil etmek gerekecektir.

Şah İsmail ve ‘’Kızılbaş Türkmenler’’i sosyolojik bir sınamaya tabi tutarsak, onların Anadolu’da ve yahut Rumeli’nde yaşayan Türklerden pek bir farkları olmadığını görürüz. Zira Orta Asya kökenli bu toplulukların hepsi, boylar şeklinde ve aşiret olarak örgütlenmiştir. Öncelikle tam adıyla Abū l-Muzaffer bin Haydar as-Safavi’yi kısaca tanıtarak başlamak yerinde bir karar olacaktır. İsmail, 17 Temmuz 1487 tarihinde Erdebil şehrinde, Safevî Tarikatı’nın şeyh ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.  Baba tarafı Şeyh Safiyüddin’in sülalesinden olup İsmail’in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd’dir. İsmail’in annesi Alemşah Halime Begim ise, Türk tarihine hiç yabancı olmayan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızıdır. Tamamen eski Orta Asya dinamikleri ile beslenen Şah İsmail’i, dönemin kaynakları çokça zikretmekte ve ona methiyeler düzmektedir.

Öte yandan, güçlü Türk devletleri arasında üstünlük mücadelesi, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi çerçevesinde değerlendirildiği zaman, tarihin hemen her devrinde mevcut olmuştur. 15. yüzyıl başlarında Yıldırım Bayezid (1389–1402)-Timur (1370–1405); 15. yüzyılın ikinci yarısında Fatih (1451–1481)-Uzun Hasan (1453–1478) münasebetleri buna örnek olarak gösterilebilir. Bu tip ilişkilerden biri de Osmanlı Devleti’yle 16. yüzyılın başlarında, Azerbaycan’da kurulmuş olan Safevi Devleti arasında yaşanmıştır. Öncekilerden farklı olarak Osmanlı – Safevi münasebetleri daha çok iz bırakmış görüntüsü vermektedir. Bu hegemonluk mücadelesinde, bazen Avrupa ülkelerinin etkili olduğu da görülmüştür.

Akkoyunlu Elvend Bey üzerinde Şerur’daki zaferinden sonra, 1501’in güzünde Tebriz’e gelen İsmail (1501–1524), Şahlığını ilân ederek, Azerbaycan ve Orta Doğu’da etkili olan Safevi Devleti’ni kurdu. Böylece, senelerden beri verilen mücadele sonunda, Safevî Şeyhlerinin düşüncesi ile Türkmen aşiretlerinin arzuları doğrultusunda hayâl gibi görünen devletin kuruluşu gerçekleştirilmiş oldu.[1] Bu sırada Venedik’le ciddî bir şekilde sorun yaşayan II. Bayezid (1481–1512) , Safevi Devleti’nin kurulmasını engellemekte biraz geç kalmıştı. Aldığı önlemler ise sınır valileri yüzünden etkisiz kalmıştır.[2]

 

1500’ü izleyen yıllarda, Bayezid’in ılımlı yönetimi; eski toprak sahibi aileler, dirliklerini yitirmiş eski askerler, özellikle de göçebe topluluklar gibi Anadolu’daki gayrimemnun grupları, Osmanlı egemenliğine karşı isyana yüreklendiriyordu. Orta Anadolu bozkırları, Toros Dağları ve Tokat ile Sivas arası yaylalardaki güçlü Türkmen toplulukları, Osmanlı yönetiminin merkezileşme eğilimine karşı idiler. Yerleşik nüfusu korumak ve tarım gelirlerini elde tutmak çabasıyla yönetim, bu aşiretleri denetimi altına almak istiyor, onları tahrir[3] defterlerine geçiriyor, düzenli vergiye tabi tutuyordu.[4] Osmanlı yönetimi Sünnilik davasına sarılırken aşiretler, göçebe töresi ve şaman inançlarıyla derinden değişikliğe uğramış bir İslam biçimini savunan derviş tarikatlarına bağlanıyorlardı. Aşiretler, Osmanlı karşıtı politik ve toplumsal özlemleriyle, heteredoks din giysilerine bürüyor, giydikleri kırmızı başlıktan ötürü ‘’Kızılbaş’’ diye biliniyorlardı.

Yine 16. Yüzyılın ilk yarısında Erdebilli bir şeyh soyundan gelen ve Uzun Hasan’ın akrabası olan İsmail Safevi, Doğu Anadolu, Azerbaycan ve İran’da politik gücü Akkoyunluların elinden aldı. Heterodoks bir tarikatın önderi olarak, etkisini bütün Anadolu Türkmenleri üzerinde yaygınlaştırdı. Daileri[5] onun propagandasını bütün Anadolu’da hatta Rumeli’nde yayıyordu. Binlerce Osmanlı tebaası İsmail’e uymuş, İsmail bütün Türkmenlerin politik ve dini önderi olmuştu. Bu aralar Osmanlı Devleti tarafından birtakım tedbirler alınmasına rağmen Safevî ülkesine göçler devam etmekte idi. Bu da Osmanlı ekonomisini kötü bir şekilde etkilemiştir.

Gidenlerin yerlerinin boşalması ve bu yüzden vergilerin ödenmemesi, tımar sistemine dayanan Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakmıştır. Bunun önüne geçmek için bir müddet sonra II. Bayezid’in koyduğu yasaklar sonucu Anadolu’dan Azerbaycan’a gidenlerin sayısı kısmen de olsa azalmıştı. Bunun üzerine Şah İsmail, II. Bayezid’e bir mektup göndererek yasakların kaldırılmasını rica etmiştir. II. Bayezid ise, bunun bu şartlarda mümkün olmadığı, devletin çok zarar çektiği ve zaten geri dönmeye söz verenlere bu yasağın uygulanılmayacağı cevabını vermiştir.[6] Kendisinden önce Timur ve Uzun Hasan’ın yaptığı gibi, Anadolu’yu kendi İran İmparatorluğunun bir parçası yapacağını açık açık söyleyen Şah İsmail, bu konuda oldukça kararlı görünüyor ve Osmanlı Devleti’ni Venedik Savaşı’na son vermeye zorluyordu.  Bayezid, İsmail’in meydan okumasına karşı uzlaşmacı bir tutum izliyordu; ancak 1511’de hükümdarlığının sonlarına doğru Osmanlı şehzadeleri taht kavgasında iken, Batı Anadolu Kızılbaşları İsmail’in mürşitlerinden biri olan, Şahkulu etrafında isyan bayrağını kaldırdılar. Yolları üstünde bulunan her şeyi yakıp yıkarak Kütahya’yı aldılar, Bursa üzerine yürüdüler.

 

Yaşlı ve hasta sultanın artık durumu denetleyemediği açıktı. İşin başından beri İsmail’e karşı güçlü önlemler alınmasını isteyen Şehzade Selim, yeniçeri desteğini kazanarak 24 Nisan 1512’de babasını tahtı bırakmaya zorladı. İşte tarihte iki büyük Türk başbuğu nihayet karşı karşıya gelmişti. I.Selim (1512-1520), tahtta kendisine rakip olan kardeşlerini birer birer ortadan kaldırdı. Şah İsmail’in Anadolu’daki kırk bin kadar yandaşını hapse attırdı veya idam ettirdi.[7] İsmail ise Selim’e diğer büyük Türk başbuğlarından Emir Temür’ü hatırlatarak yanıt veriyordu. Yavuz Selim, İsmail’in ordusuna Doğu Anadolu’da yetişip 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da kesin bir zafer kazandı. Bu zafer sonrasında Osmanlı, Erzurum’dan Diyarbakır’a kadar olan dağlık bölgeye egemen oldu. Bu savaş sırasında Osmanlı ağır topçuları, şüphesiz hayli ehemmiyet arz etmiştir. Çaldıran Savaşı’nın, Otlukbeli muharebesiyle büyük benzerliklerinin olduğu söylenebilir. Savaşın gidişatı, ordu düzeni ve sayısının nispeti hemen hemen aynıdır. Hatta Uzun Hasan gibi Şah İsmail’in savaş alanından kaçırılma şekli de birbirinin âdeta tekrarı gibidir. Tabii ki, her iki savaşta da Osmanlı’nın elinde bulunan ateşli silahların savaşın kazanılmasında oynadığı rol de unutulmamalıdır.

Sonuç itibariyle, iki ülke arasında bu şekilde oluşmuş olan siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel durum daha sonraki yıllarda da Osmanlı-Safevi ilişkilerinde etkisini sürdürmüştür. Şah İsmail ise bu savaştan sonra ruhsal bir çöküntü yaşamıştır. Devlet işlerini daha çok emirlerine havale etti. 1514’ten vefat edene kadar şahın, şahsen hiçbir savaşa girmemiş olduğunu ise dönemin kaynaklarından izleyebiliyoruz.

İsmail 24 Mayıs 1524’te 37 yaşındayken iç kanamadan öldü, Erdebil’deki Safevi Türbesi’ne defnedildi. Bunun dışında Şah İsmail iyi bir kaleme sahipti. Hatayi mahlası ile kaleme aldığı birçok Türkçe şiir mevcuttur. Şiirlerini genel olarak Türkçe ve Azerbaycan Türkçesi ile yazmıştır. Yazımızı sonlandırırken büyük Türkmen başbuğunu, ebediyete intikalinin 490.yıl dönümünde saygı ve minnetle anıyor ve bir şiirini siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz;

Hakikat bir gizli sırdır; Açabilirsen, gel beri!

Küfr içinde iman vardır, Seçebilirsen, gel beri!

Şah Hata’i’m eydir heman, dağları bürüdü duman.

İşte İncil, işte Kur’an, Seçebilirsen, gel beri…

 

 

 

[1] Bilal Dedeyev, “Safevi Tarikatı ve Osmanlı Devleti ilişkileri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, S.5, (Kasım–2008), (http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt1/sayi5/sayi5pdf/dedeyev_bilal.pdf) s.217–218.

 

[2] Şahin Fazıl Farzalibeyli, Azerbaycan ve Osmanlı İmperiyasi (XV.-XVII. Asırlar), Bakü, 1999. s. 97-98; Oktay Efendiyev, “Sultan

  1. Bayezid ve Şah İsmail”, XIII. Türk Tarih Kongresi Ankara, 4-8 Ekim 1999, C. III, I. kısım, Ankara, 2002, s. 89.

[3] Tahrir kaydetme, kayıt ya da tescil, deftere geçirme; kadastrodur. Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren toprak sahiplerinin, vergi yükümlülüklerinin sayısı tahrir defterine kaydedilirdi. Tahrir 1929 Türkçe Müfredatında kompozisyon dersi yazı yazma çalışmalarının yerini tutar. Ayrıca bu defteri nişancı ve bunun dışında veziriazam ve kaptan paşanın da düzenlediği görülmüştür

 

[4] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 18. Baskı: İstanbul, 2003, s.36.

[5] İsmaili ve diğer Bâtıni mezheplerin inanışlarını yaymaya gönderilen kişiler.

[6] Faruk Sümer, Safevîler Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1992, s. 22-23.

[7] İnalcık, a.g.e. s.38.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone