“100 Yılın Destanı”

Durum vahimdi.

Aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmak istenmiş, memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmişti. Bütün bunlar dış destekli hainler tarafından cebren ve hile ile gerçekleştirilmişti.

Rockefeller, Ermeni yetimler için açtığı vakıfta terörist yetiştiriyordu. Memleketin doğu ve güneydoğusunda katliamlar gerçekleştiriliyordu. Türk yiğitleri ayağında çarık olmadan savaşa giderken, Rum’u, Ermeni’si günü gün ediyordu.

Mecliste bütün eller Türk vatanından birer parça koparmak üzere kalkıyordu. Demokrasinin gereği, Türk’ten alıp Türk olmayana vermek, Türk olana zulmetmekti.

Hainler vızır vızır çalışıyordu. Aydın sanılanlar manda istiyordu. Yunus Nadi diye bir adam, Amerika’nın devlet başkanına “Siz çağımızın peygamberisiniz.” diyordu. (Onun kuracağı gazete bir gün faşist, bir gün komünist bir gün mandacı takılmasını iyi bilecekti.)

Sonra bir adam çıktı. “Dünya üçten büyüktür!” dedi. Ne Amerika, ne Fransa, ne İngiltere…

Manda isteyenlere, bölgesel kurtuluş çaresi arayanlara, Batılıların vatan meselelerine hamilik etmelerini isteyenlere “Bu fikirlerin hiçbirinde isabet görmedim. Ya istiklal ya ölüm!” dedi.

Ordunun başına geçti. Başkomutan oldu, ebedi Başkomutan oldu. Savaş meydanında bilek büktü. Diplomaside bilek büktü. Propaganda da bilek büktü. İstihbaratta bilek büktü. Siyasette bilek büktü. “Ya istiklal ya ölüm” parolası, istiklal getirdi.

Asırlar sonra devletin sıfatı gibi adı da “Türk” oldu. Bu Batı’ya  vurulan apayrı bir darbeydi. Sonuçta son 100-200 yılın sayısız Türk destanlarından biri yazıldı.

15 Temmuz 2016, evet, Türk devletine yönelik alçakça bir kalkışma idi. Türlü oyunlar çevrildi; darbeden çok öte şeyler planlandı. Kirli hesapların bedelini tertemiz vatan evlatları ödedi. 15 Temmuz, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz.” diyen bir dahinin sözlerine kulak asmamanın dramatik bir bedeliydi.

Ne diyor Ankara marşı: “Biz düşmanı esir ettik.”

Milli mücadelede düşman temizlendi. Kukla devletin kukla generali Trikopis ele geçirildi. Kuklayı tutan eller tokatlandı. 15 Temmuz’dan sonra yıldönümü için hazırlanan afişlerde bile Fethullah denen sapığın fotoğrafı yer almadı. İsmi neredeyse zikredilmedi. Öyleyse şunu sormalı: Zafer mi var ki destan olsun? 15 Temmuz milletimiz için bir dramdı.

İş öyle bir noktaya geldi ki paralel bir ülke kuruldu… Bunun farkına neden varılmaz? Örnek vereyim:

Türk milletine paralel tek millet,

19 Mayıs’a paralel 15 Temmuz getirildi.

Türk milletinin Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk, tek milletin Başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.

Ömer Halisdemir zaten Hasan Tahsin’le aynı kanı taşıyordu.

Bir ülke sadece fiziki anlamda bölünmez. Manevi anlamda bölünme çok daha kötüdür. Türkiye’de müthiş bir ikilik mevcuttur. Bu ikilik çözülmeli, Türk milletinin ezeli ve ebedi ayarlarıyla oynanmamalıdır. Çünkü tarih bu milletin ayarı bozulduğunda neler olduğunu çok net biçimde herkese gösteriyor.

Devletimiz ve milletimiz için hayırlısı neyse, o olsun.

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone