14 Yılın Muhasebesi

Mevcut anayasa değişikliği ve başkanlık sistemiyle ilgili tartışmalar devam ediyor. Başkanlık tartışmaları sürerken, görünürde Hükümetle arası limoni gibi görünen Avrupalı devletlerin temsilcileri destek açıklamaları yapıyor, resmi ziyaretler düzenliyor. Bir yandan sosyal medya üzerinden güya Rockefeller’in, Batılı emperyalist devletlerin beyan ettiği yalan yanlış başkanlık karşıtı ifadelerle başkanlık sistemi destekleniyor. Tabi olanlar bununla sınırlı değil; “Beni başkan yaparsanız diktatör olmayacağım.” diye milleti rahatlatmaya kalkan sayın Cumhurbaşkanının partisi, daha şimdiden hayır tercihinde bulunacakları şeytanla, teröristle, bir tutuyor; aynı tercihte bulunacak olan MHP’lileri de “FETÖ’cü” ilan ediyor.

Bu noktada sayın Bahçeli’ye şunu sormak isterim: Partinizin çoğunluğunun tercihi hayırdır. Bir zamanlar aleyhinde beyanlarda bulunduğunuz Ak troller, partiniz mensuplarını şimdiden FETÖ’cü ilan etmektedir. Öyleyse başkanlık sistemi sonrası ne yapmayı düşünüyorunuz? MHP sadece genel merkez binasından ibaret bir parti mi olacaktır?

Başkanlık meselesi sebebiyle AKP’ye yükleniyor olmamız, muhalefet görevini eksiksiz (!) yerine getiren (!) muhalefet partilerini unuttuğumuz anlamına gelmesin. Bir yanda devletin her noktasından Atatürk’ü hedef almaktan çekinmeyen AKP, diğer tarafta mecliste bölünmüş Türkiye haritası açmaktan çekinmeyen HDP; bunlara karşın sokağa inip teröre tepki gösteren parti mensuplarını ilişiksiz gösteren ya da ilişiğini kesen, bunu siyasetle açıklamaya çalışan MHP… CHP ise HDP’nin peşinde deli divane dönmeye devam etmektedir. Türkçüler bilhassa 1944’ten beri CHP’nin bu vaziyetini çok iyi bilmektedir.

Eğer bir ülkede bütün siyasi partiler mecliste kavga edip kuliste bir araya geliyor, birbirinin elini sıkıyor, sırtını sıvazlıyor, yanağaından öpüyorsa, o ülkede -hiç kasıntılık yapmaya gerek yok- bütün partiler siyonizme söz vermiş demektir. Emeklilik şartlarına uyan bir vekil, yemin ettiği andan itibaren emekli oluyor ve çifte maaş alıyor. Herhangi bir görev sırasında devlet tarafından cep harçlığı veriliyor, meclis lokantasının zengin menüsü ucuza servis ediliyor, bu şahısların faturaları bile devlet tarafından karşılanıyor. Ya sonra? Sonrası şu: Sayısı 600’e çıkarılmak istenen bu şahıslar, nefret söylemleriyle meclis kürsüsünden birbirine saldırıyor, dövüşüyor, ailelerin ve komşuların siyaset yüzünden bölünmesine neden oluyor, bir tek kendi maaşlarına zam yapacakları, haklarını genişletecekleri zaman neşelenip yan yana geliyor. Peki ya ondan sonra? Ondan sonrası da şu: Milleti nefret söylemleriyle bölen siyasilere karşı tek bir ülkü etrafında birleşilmesi için mücadele eden, mezhep, yöre, aşiret, coğrafya fark etmeksizin tüm Türk milletini birleşmeye, birbirini sevmeye, dayanışmaya çağıran Türkçüler nefret söylemleriyle mahkemelerde yargılanıyor.

Bizim söylemlerimiz tabi ki sizin için nefret içerikli olacaktır. Türkçülerin birleştirici tutumu, bölücü söylemlerde bulunan siyasiler için düşmanlık anlamına geliyor. Bu türlü meseleler, türlü makamlardan gelen ilginç tehditler, Türkçülerin ancak gülüp geçeceği olaylardır. Bedelini ödemekten korkarak yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz hiçbir fikrimiz yoktur.

Şimdi gelelim 14 yılın muhasebesine…

Memleket meselelerin muhasebesi yapılırken tercih edilecek en son şey, vicdanın bir kenara konup sadece akıl ve şahsi kibirle hareket edilmesidir. Ne yazık ki Türkiye’de -hangi camiadan olursa olsun- birçok insan memleket meseleleri üzerine konuşurken vicdanını bir kenara bırakıyor; iş, tartışmacıların kişisel haklılık meselesine geliyor. Kişisel haklılık kişisel zafer ya da kişisel mağlubiyet getirir. Millet ise yerinde sayar. Yine kişisel haklılık davası güdenlerin millete zarar veren bir diğer tutumu da uydurma bilgilerin ortaya konmasıdır. Sıkıştığını anlayan tartışmacı, ne için tartıştığını unutup güncel veya tarihi bir konuda anında sözde bilgi uyduruyor. Tartışma bu andan itibaren faydasızlaşıyor.

14 yılın muhasebesi elbette bir köşe yazısına sığmaz. Ancak mevcut iktidarın politikaları birkaç başlık altında rahatlıkla değerlendirilebilir. Bu da bizi sonuca rahatlıkla götürebilir. Mesela iktidarın politikaları hangi başlıklar altında değerlendirilebilir? Benim muhasebemde ilk şu başlıklar açılıyor:

-Türklük ve Türkçülük karşıtı tavır

-Suriye meselesi

-Ergenekon davası

-Açılım süreci

-Özelleştirme

-Cemaat

-Hastane, yol hizmetleri

Başlıklara sonuncusundan girişelim. Evet… Şu veya bu şekilde, yeri geldiğinde doğrudan iktidar tarafından, yeri geldiğinde de yabancılara verilen ihalelerle yollar yapılmıştır. Yine üretmeyen bir ülkede görülecek çarelerden biri olarak, yolların satıldığını da gördük. Zaten özelleştirme kapsamında neler satılmadı ki?

Daha önce birkaç yazımda yazmıştım. Yine vurguluyorum: Yapılan hastaneler, devletin birçok kurumu gibi terör yuvası haline gelmiştir. Bu da açılım sürecinde hız kazanmıştır. Bugün terör olayları sonrası yaralanan çok sayıda asker ve polisimiz, ne yazık ki bu hainler tarafından sinsice şehit edilmektedir. Üstelik AKP seçmeni de muhalif seçmen de bu gerçeği çok iyi biliyor. Fakat bu meselenin üzerine yeterince gidilmiyor. Nasıl gidilsin ki? Her konuda yanıldığını, politikasının iflas ettiğini kabul eden bir parti için bu intihar demektir. Bu doğrultuda iş siyasi boyut kazanıyor; devlet kurumlarının içine sızmış hainlerin üstüne gerekli cesaretle gidilmiyor ve olan Türk vatanının yiğit beylerine, hanımlarına oluyor. Meclistekiler ise iktidarıyla, muhalefetiyle “sivil vesayet” söylemleri üzerinden konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Son derece demokratik (!) olan ülkemizde bunları ifade etmenin suç olduğunu hatırlatalım. Asker karakollara, polis nezarethanelere gönderilirken; siviller kendine toz kondurmayıp her konuda demokrasi masallarıyla güvenlik kurumlarını suçluyor. Bir ülke için en büyük hatalardan biri, devlet makamlarının rant ve ekmek kapısı haline getirilmesidir.

Cemaat… Uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Günde bir milyon kere deşifre ediliyor. Makamları ele geçirebilmek için şifreli sınavlara imza atan, ancak şifreye rağmen başarılı olamayınca çareyi soruları çalmakta bulacak kadar zeka seviyesi yerlerde sürünen bu cemaat, “kripto” olabilecek kadar da yüksek zekalı… FETÖ meselesini ciddiyetten arındırıp sulandıran AKP’nin çizdiği cemaat imajı budur. Oysa, evet, cemaat sınav soruları çalarak devlet kurumlarına sızacak kadar aciz olmakla birlikte, kripto olamayacak kadar yeteneksiz insanlardan oluşuyor. Defalarca yazdığım üzere, bir düşmanın kripto konumunda olması, onun görmezden gelinmesiyle alakalıdır.

FETÖ meselesi de diğer meseleler gibi parodiye döndü. Bir dava arkadaşımız zamanında devletten burs kazanıyor, ancak bursu diğer öğrencilerle beraber iptal ediliyor. Bu öğrencilerden kendisi de dahil olmak üzere cemaatle uzaktan yakından bağı olmayanların bursu iade edilmiyor. Diğer yandan, cemaate dair her türlü kuruma üye olan öğrencilerin önemli kısmı bursunu geri kazanıyor. Bu rezalete imza atanlara sorsanız, bütün muhalifler FETÖ’cüdür. Parodi işte… Çok da mantık aramamak lazım!

Darbecilerle çatıştı diye plaket verilen, aylar sonra da FETÖ’cü ilan edilip görevden alınan polisler var. Cemaati “Türk rönensansı” başlattığı düşüncesiyle öven ve 15 Temmuz’dan sonra bu kadar yakından tanıdığı oluşumu araştırma komisyonunda görev alanlar var. DGM’de yargılandığı sırada Fetullah’ı savunan ve bir daha yargılanamayacağını beyan edip aynı araştırma komisyonlarına atananlar da var… Yani şu sosyal medyada yalan yanlış paylaşımlar yapan maaşlı süslümanlarınız olmasa, acaba şimdiye kadar kaç kere yargılanmıştınız? Tamam, kabul ediyorum. Ülkede muhalefet olmadığı için yine yırtardınız.

Daha önce okuduysanız hatırlarsınız. Ben FETÖ ve AKP arasındaki mücadeleyi komedi filmi olarak görüyorum. Hepiniz için böyle olduğunu da biliyorum. Ama ne yapacağız? Yeniden dünya devleti olma hayalleri sömürülen mahallenin bakkalına bunu anlatamazsınız. Ekonomi iflas eder, aklı başına gelmeye başlar, sonra imamlar camiden vaaz verip kelime-i şahadet getirir. Bu da etki etmezse iç savaş çıkar, siyasilerin nefretle beslediği Ali ve Veli birbirini öldürmeye başlar. İstikrar ve terör, siyasilerin dilinde bir sorun değil, ancak ve ancak şantajdır.

Özelleştirme… Kemal Unakıtan’ın “Babalar gibi satarız!” coşkusuyla başladı, sayın Cumhurbaşkanının Başbakan olduğu yıllardaki “Ben ülkemi pazarlamakla görevliyim.” beyanıyla devam etti. Yakın zamanda Varlık fonu adı altında PTT ve Ziraat gibi kurumlar ipotek edildi. Doların düşeceğini söyleyen ve bu tahmininde çakılan Yiğit Bulut, Varlık fonu yönetiminde görevlendirildi. Görev alan diğer isimlerin kim bilir ne başarıları vardır!

Otoyollar ve limanlar da dahil olmak üzere 125’ten fazla özelleştirme yapıldı. Sadece 10 yılda… Ali Ağaoğlu’nun arkasındaki bina bile bu kadar hızlı yükselmiyor. AKP bu duruma “Durmak yok, yola devam.” diyor. Alacağı asgari ücretin hesabı üç öğün simit üzerinden hesaplanan batandaş “Hülöğ!” çekiyor; bazı hanımlar Allah’ın verdiği servetle kollarına binlerce liralık çantayı takıp geziyor ve düzen böylece devam ediyor.

10 yılda 125 milyar doları aşan bütçe açığı verilmiş… Bütçe açığını kapatamayan iktidar, bütçe fazlası olunca devreye giren Varlık fonunu oluşturarak yine tuhaf bir işe imza attı. Üretmeyen Türkiye’nin gelirlerindeki ezici pay, kredi batağına saplanmış milletin vergileridir. Bu da bir başka rezalettir.

Açılım süreci… Şimdi “HDP de hayır, diyor.” diye propoganda yapılıyor. Bu propogandayı, açılım süreci adı altında askerin karakola kapatılmasına karşı çıkan ben değil, siz değil, açılım mimarlarının gönüldaşları yapıyor. Oslo’da PKK ile görüştüğünü itiraf eden AKP yapıyor. HDP’yi palazlandıran ve yine palazlandıracak olan siyasi iktidar yapıyor. Habur rezaletine imza atanlar, o rezalete göz yumanlar yapıyor. Vatan haini Öcalan’ın Türkiye siyasetinde demokratik yol açtığını düşünen, onun şeytanlaştırıldığını iddia edip Kürt siyasetçisi olduğunu yazan, Öcalan puştunu sevmeyen Türklerin devlet propogandasına maruz kaldığını iddia eden (Devlet sevdalıları (!) bugün bunlar.) siyasal İslamcılar yapıyor. Siz, İmralı canisinin başkanlığını destekleyeceğini açıkladığı bir kişinin başkan olmasını istiyorsunuz.

Ayrıca şehide “kelle”, Apo’ya “sayın” dediği için ceza alan biz değiliz. Her kimse ve siz de biraz cesursanız, gidin, onunla hesaplaşın. HDP ve PKK, Türkiye siyasetinde bizim için her zaman yok hükmünde olmuştur. Yine eklemek gerekir ki HDP üstünden millete duygu sömürüsü yapanlar, yarın AKP ve HDP tekrar yakınlaştığında her şeyi unuttuğu gibi bunu da unutacak, millete de unutturacaktır.

Ergenekon davası… Kısaca TSK’nın tasfiyesiydi. Siyasal İslamcılar bir yandan Neoconların gazına gelip sağa sola sataşırken -ki bunun en güzel örneği Davutoğlu’dur- diğer yandan ordu tasfiye ediliyordu. PKK’nın iç hesaplaşması olan cinayetler bile askerin, polisin üstüne yıkılıp nice Türkçüler Silivri’ye gönderiliyordu. Üstelik yanlarında milletin sevmediği isimler de dahil edilip kurunun yanında yaşı yakma taktiğiyle dava meşrulaştırılıyordu. Oysa yine daha önce yazdığım gibi darbeci suçlamasıyla hapse gönderilenler, mesela, Akdeniz’de İsrail’e kaba tabirle posta koyan askerlerdi. Kardak’ta herkesin üstünden prim yaptığı operasyonu gerçekleştirenlerdi. Orta Asya’da cemaat yapılanmasını deşifre edenlerdi.

“Cami bombalanacaktı.” dediniz, içeri attınız. “Çetelerle mücadele bizim dönemimizde başladı.” diye seçim meydanlarında prim yaptınız, oyunuzu arttırdınız. Rahmetli Barış Manço’nun dediği gibi, “Gözümüz yok Allah daha çok versin.” diyorum. Yalanın meşru sayıldığı siyaset sahnesinde kimin ne kadar oy aldığı bizi ilgilendirmez. Ancak şimdi hangi yüzle Ergenekon davasının kumpas olduğunu söyleyebiliyorsunuz?

Ergenekon’da zorlu şartlara maruz bırakılan insanlar yıllarca tutuklu yargılandı. Ahmet Türk’e kıyamadılar. HDP hayır, derse, bu hainlerin ne kadar nankör olduğunu bir kez daha göstermekten başka bir işe yaramaz.

Suriye meselesi… AKP’nin her seçimde en önemli kozu istikrardır. İstikrar söylemini rezil eden ilk politika ise Suriye konusunda belirlenen tavır olmuştur. Neocon’da gaz bitmediği için, küçük eniştede de gaz bitmiyordu. Hani sözde peygamberin seçtiği Davutoğlu’ndan söz ediyorum. Kudüs’te, Şam’da cuma namazı kılmayı hayal ederken, kendisinin de bir türlü bağdaştıramadığı “ülke menfaatleri” gereği görevden alındı. AKP’nin her iddiasında olduğu gibi burada da bir “dönme” durumu yaşandı. Başta “Bizi bölmeye çalışanlar var.” dediler, sonrasında ise malum… Abartmıyorum, ağır şekilde Davutoğlu’na sövenleri de gördüm. “Niye sövüyorsun?” diyorum. Bilinç o kadar uyuşmuş ki “Reis’e karşı geldi!” diyor. İktidarın bizzat hatalı olduğunu kabul ettiği Suriye politikası aklının ucundan bile geçmiyor.

Akıl dışı İslamcı romantizmle memleketin milyarlarca doları harcandı. Bir ABD askeri yaklaşık 90.000 dolara mal olur. Bu yüzden Türkiye’yi ucuz asker deposu olarak gören Neoconların “Yeni Osmanlıcı” gazı, birçok Türk’ü Suriye’de savaşmaya götürmüştür. Oraya savaşmaya giden birçok kişi, “Suriye’de özerk Türkmen bölgesi kuralım da, bak Kıbrıs’ta neler oluyor?” diye sormamıştır. Hoş… Türkmenler konusunda ortalık ayağa kaldırıldığında, hangimiz Suriye’ye gitmeye can atmamıştık? Birçoğumuz için durum böyleydi.

Rus uçağını düşürme emrini verdiğini söyleyenler, emri verenleri FETÖ’cü ilan etti. Türkiye bunları da gördü. TSK, Suriye konusunda “kırmızı çizgi” tavrını ortaya koymasa, önce Suriye bölünecek, sonra bunun bir sonraki ayağı olan Türkiye karışacaktı. Yine iktidara oy veren de muhalefete oy veren de şunu kabul ediyor: 15 Temmuz aynı zamanda bir işgal girişimidir ve özellikle Suriye sınırımızda birden fazla terör örgütü Türkiye’ye girmeyi beklemiştir. Şükür ki ana gövdesi sapasağlam duran TSK var.

Türklük ve Türkçülük karşıtı tavır… En zorlu kısım bu başlıktır. Çünkü nereden başlayacağınızı bilemiyorsunuz. HDP’ye kafa tutup “Dersim’in hesabını yapanlardan biz sorarız.” ve “Türk diye bir ırk yoktur.” diyen Yasin Aktay’dan mı başlamalıyım? “Kürdistan’da Kürt’ten başka millet yoktur.” diyen vatan haininin torunu Cüneyt Zapsu’yu mu anlatmalıyım? HDP saflarına geçen ve AKP kurucularından olan Dengir Mir Mehmet Fırat’ı mı hatırlatmalıyım? Hüsnüyadis’in torunu Bülent Arınç hakkında mı yazmalıyım? “Bize Türklükle gelmeyin.” diyen sayın Cumhurbaşkanına sitem mi etmeliyim?

Türkçülük karşıtı tavır sergileyip börkle gezen AKP’li siyasetçilere mi şaşmalıyım?

Daha bir sürü şey… Eğer Türk iseniz, Türkçü olmanıza gerek kalmadan AKP’nin bu konudaki tavrını doğru şekilde tespit etmeniz mümkündür.

Sonuç olarak…

AKP’yi mevcut kimliğine taşıyan tüm politikalar AKP’nin de kabullendiği üzere iflas etmiştir. Elbette bunun sonuçları olacaktır; çünkü devlet meseleleri çocuk oyuncağı değildir. Hukuk devletinde olması gereken, millet aleyhine sonuçlanan tüm politikaların sahiplerini yargılamaktır. AKP’nin başkanlık isteği yargılanmaktan kaçmak içindir. “Yargıyı ben seçeyim.” diyorsunuz, “İstediğim zaman meclisi feshedeyim.” diyorsunuz, birileriyle kapalı kapılar ardında özerklik pazarlığı yapıyorsunuz, sonra da bunları makul görmemizi bekliyorsunuz.

Önüne konan tabağı yalayıp yutan, dibini sıyıran herkese afiyet olsun. Biz ne o sofraya otururuz ne de aç gezeriz. Kuvvetimiz savaş kazanacak kadar yerindedir; bu yüzden de savaşı Mustafa Kemal kazanacak.

Hatırlatayım.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone