1898 ANDİCAN İSYANI- Yusufhan Güzelsoy

yus

 

1898 yılında Andican’da başgösteren ayaklanma, Türkistanlı Türklerin, Rus Çarlık rejiminin işgalinin başladığı günden beri sürmekte olan haksızlıklara karşı isyanı  idi. İşgal başladıktan sonra, Rusya içlerinden pek çok başıbozuk kimseler Türkistan’a göç ettirilmişler ve Türk topluluklarının toprakları, evleri ellerinden alınarak bu göçmenlere verdirilmiştir. Akabinde Türkistanlılar fakirleşmeye başlamışlar ve çok sayıda Kırgız, Özbek, Kazak, Uygur da bu ailelerin yanında ırgat olarak çalışmaya başlamışlardır. Gerek Rus göçmenlerin aşağılamaları ve maddi-manevi haksızlıkları, gerekse esaret durumunun asırlardır hür yaşamaya alışmış bozkır cihangirlerine ağır gelmesi, bu isyanın temel sebebi olmuştur. Ne var ki, Rus kaynakları, 1898’den 1991’e kadar bu isyanı, halk desteğini alamamış bir gerici-dinci ayaklanma olarak göstermeye çalışmışlardır. Ancak 1991’den itibaren Rus Çarlık rejiminin de uyguladığı haksız politikalar dillendirilmeye başlamıştır.

1898 Andican isyanı, beklenenden erken ve kontrol dışı bir biçimde ortaya çıktığı için amacına ulaşamamıştır. Fakat isyandan sonra Çarlık rejiminin ortaya koyduğu aşırı sert tavır, Rusların gerçekte hiç de beklemedikleri bu isyanın, “ak padişah” Çar için bir fırsat olduğu hakikatini gözler önüne sermiştir. Rusların güya “Müslümanların din ve milliyet özgürlüğünün olduğu bir ortamda çıkardıkları dini temelli ayaklanma” olarak gördükleri isyan sonrasında, gerek bölgeye gelen “yarım padişah” Türkistan valisi Duhovski, gerekse en üstten en alta kadar her mevkiden Rus ve Rus uşağı görevliler, halkın Müslüman kimliğini dile getirerek başladıkları konuşmalarında, açıkça ahaliyi katliam yapmakla tehdit etmişlerdir.

Diğer yandan, Rusya’nın isyan sonrasında siyasetini katılaştırması ve doğrudan asimilasyon politikalarını arttırması, bu isyanın kışkırtılmasında ve zamansız, kontrolsüz gerçekleşmesinde Rus komplosu olduğu kuşkularını arttırmaktadır. Fakat bazı yazarlar, Rusların bu isyanı beklemedikleri görüşünde birleşirler. Bu işin bir komplo olup olmadığı, yazının sonunda okuyucunun takdirine bırakılmıştır.

***

1898 Andican isyanının dini bir temelde gerçekleştiği görüşü, belli ölçüde doğrudur. Nitekim, ayaklanmanın önderi, “Dükçü Eşan” namıyla meşhur; Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur ve Taciklerden oluşan, Zeki Velidi Togan’ın da ifadesiyle on binlerce kişilik cemaatin aşırı saygı ve sevgi duyduğu Muhammed Ali idi. Margelan şehrinin Şehidan köyünde doğmuş olan Dükçü Eşan Muhammed Ali, Türkistan eşanlarının hizmetinde bulunan babası Muhammed Sabir ile birlikte Buhara, Semerkand, Şehrisebz gibi memleketleri gezmiş, hayatını tahta çivileri yapmakla kazandığı için de “dükçü” lakabını almıştı. Eşan unvanı ise, börk giyip saç ve sakal uzatan Türkistan sofularının namı idi. Muhammed Ali, küçük yaştan itibaren, kasabadan gelip geçen kervanlara bedava su dağıtmaya başlayarak halkın gönlünü kazanmış ve sonunda 52 yaşına geldiğinde on binlerce kişilik bir tarikatın önderi olmuştur. Türkistanlılar tarafından çokça sevilmekte ve saygı duyulmakta idi. Öyle ki, bir keresinde, kendi verdiği tekniklerle kurulan bir minare çabucak yamulmuş ve bir mektebi tehdit eder hale gelmiştir. Fakat Türkistanlılar “Eşanımızın sözlerinde bir hikmet vardır, bu minare kıyamete kadar yıkılmaz” demişler, fakat minare çok geçmeden mektebin üzerine çökmüştür. Buna rağmen Türkistanlılar, bunda dahi hikmet aramışlar ve Eşan hazretlerinin ahalinin gözünde tabiri caizse prestiji düşmemiştir.

Dükçü Eşan Muhammed Ali’nin bu otoritesi ve konağında daima yüzlerce kişinin bulunması, elbette Rus Çarlığının gözünden kaçacak değildi. Kısa zamanda denetim amacıyla Çarlık müfettişleri bölgeye gelmişler ve Eşan’ın konağını ziyaret etmişlerdir. Eşan tarafından karınları bolca doyurulan müfettişler, Eşan’ın “ak padişah”a olan bağlılığıyla ilgili kısa sorular sormuşlar ve karınları da doymuş olduğu için cevaplardan kolayca tatmin olmuşlardır. Fakat kuvvetle muhtemeldir ki, Eşan’ın otoritesi ve ortaya koyduğu aşırı misafirperverlik gözlerinden kaçmamıştır. İsyan başlamadan hemen önce Ruslar tarafından bir Kırgız beyinin mektubunun ele geçirilmiş olması, Rusların önlem aldıklarını ve tabi ki isyana göz yumup hazırlandıkları ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.

Eşan, Kırgızistanlı Profesör Doktor Anvar Hasanov başta olmak üzere pek çok yazar tarafından, Türkiye’ye yakın bir isim olarak gösterilmiştir. Birçoklarına göre, II.Abdülhamit, maceracı Osmanlı Türk’ü Abdülcelil aracılığıyla kendisine iki kere cihada çağıran mektup yollamıştır. İlkinde, Eşan “koskoca Halife beni nereden bilir” diyerek mektuba pek de inanmamış, fakat aynı şahıs tarafından getirilen ikinci mektupla beraber mektubun doğruluğuna ikna olmuştur. Kendisinin, yanında okumakta olan 200-250 kadar öğrenciyi Türkiye’de okutmak istemesi de bu konuda önemli bir delildir. Yine Eşan’ın, İngiltere tarafından da himaye edildiği ihtimali kuvvetlidir. Fakat Osmanlı ve İngiltere’nin bölgede ortak hareket edip etmediği konusu biraz muallakta kalmıştır. Zira Osmanlı kontrolündeki hilafeti kullanma fikri, büyük ihtimalle ilk olarak Almanlar tarafından ortaya konmuştur. Bununla beraber İngiltere böyle bir fikirde bulunmuş olsaydı dahi, II.Abdülhamit etkeniyle bu emeline ulaşamadığı kolaylıkla söylenebilir. I.Dünya Savaşı sebebiyle hilafetin kullanılmasına ancak ikna olunmuştur ki, bu dönemde de müttefik Almanya’dır.

Dükçü Eşan veya Medali Eşan’ın kendisini isyana teşvik eden Türkistanlılardan en çok baskı yediği topluluk, hiç şüphe yok ki, Kökart ve Ketmen Tepe Kırgızları idi. Şabdan Baatır gibi Kırgız uluları Eşan’ı birçok kere ziyaret etmişler ve Rus köylülerini atlarının ayakları altında ezip geçmeyi teklif etmişlerdir. Neticede Rusların zulümleri ve aşağılamaları artık insanların canına tak etmişti. Hele ki, az sayıda adamıyla Rus karakollarını basıp esirleri salıverecek kadar cesur ve Çarlığın dahi ilgisini kazanmış olan Şabdan Baatır gibi isimler için esaret elbette ağır gelmekteydi. Bununla beraber, Şabdan Baatır, Osmanlı ile sıkı ilişkileri olan isimlerden biridir. Bu da bir kez daha Osmanlı-Dükçü Eşan ilgisini akla getirmektedir. Osmanlı devletinin, Ruslar tarafından gerek Çarlık döneminde, gerek 1917 Ekim Devrimi’nden sonraki dönemde yakalanan casusları, genellikle din adamlarından oluşan propagandacılar idi. Bu da ayrı bir nokta olarak göze çarpmaktadır.

Dükçü Eşan Muhammed Ali, tüm bu baskılara dayanamamış; Kırgız, Özbek, Uygur ve Tacik müridlerini toplamış ve aralarında Muhammed Ali’ye uyacaklarına dair bir beyanat imzalamışlardır. Dükçü Eşan, Rusların bölgeyi gözetim altında tutması nedeniyle ve isyan hazırlıkları için gerekli olan sürenin tamamlanması bakımından, isyanı en azından bir yıl sonrasına uygun görmüştür. Fakat artık Rusların baskıları o kadar artacaktır ki, sonunda 17 veya 18 Mayıs günü Eşan’ın konağına toplanan 500 kadar Türkistanlı taşkınlık çıkaracak ve isyan beklendiğinden daha erken başlayacaktır. Dükçü Eşan’ı zorla ak keçeli ata bindirip “han kaldırma” eylemini gerçekleştiren kitle, daha sonra kontrolsüz bir şekilde, gece vakitlerinde 1500 kişilik Rus garnizonuna girmiş ve uyku durumundaki Ruslara bıçaklarla ve küreklerle saldırmışlar, 23 kişiyi öldürmüşler ve 17 kişiyi de yaralamışlardı. Silahlarının olmaması sebebiyle ağır kalmışlar, bunun sonunda erken uyanan Rus askerleri, bu taşkınlık çıkaran kitleye kurşun yağdırmışlar ve ağır kayıplar verdirmişlerdi. Öyle ki, Dükçü Eşan olay yerinden kaçtığında, yanında sadece iki kişi bulunmakta idi.

Dükçü Eşan’ı yakalama konusunda, bölgeye gönderilen sayısız Rus askeri takviyesine rağmen, Muhammed Ali’yi yakalama işini, Ruslara uşaklıkta sınır tanımayan Yakup Korbaşı ve Kadırkul Binbaşı görmüşlerdir. Eşan kaçmakta iken, yolu tutmuş bulunan Yakup Korbaşı, hedefini görünce attan inmiş ve kollarını açıp Eşan’a doğru ilerleyerek “Efendim, hizmetinize girmeye geldim” demiş, Eşan’a saldırır saldırmaz onu altına alarak yakalamıştır. Bu hizmetinin karşılığını Yakup Korbaşı “binbaşı” olarak almış, esas uşaklığı yapan Kadirkul Binbaşı da Andican şehrine “Aksakal” tayin edilmişti. İsmindeki kul namına yakışan uşaklıkları yapan Kadirkul, ilk iş olarak, Andican ahalisini karın tokluğuna kendi konağının yapımında çalıştırmıştır.

İsyan başarısız olmuş, Rusların kinlerini kusma vakti gelmişti. Dükçü Eşan, Çıybıl Boluş gibi isyanın önde gelen isimleri, ellerinden ve boyunlarından defalarca zincirlenerek hapsedilmişti. Bu talihsiz insanlar, karakolda öyle işkenceler görmüşlerdi ki, yedikleri sopalarla etleri un ufak olmuş, herhalde idam kararlarına da sevinmişlerdi. Yalnız, idam kürsüsüne çıktıkları gün, suçsuz olduklarını haykıracaklar, elbette sesleri, Rus askerlerinin davul sesleriyle duyulmaz hale getirilecektir. Rusların aldıkları en önemli ders, en zor ve ümitsiz durumlarında dahi, müthiş işkenceler gören bu asilerin hiçbirinin birbirini satmaması idi. Dükçü Eşan, tek kelime etmemiş, hiçbir arkadaşını satmamıştır. Bu da, daha ağır işkenceler görmesine sebep olmuştur. Herhalde Türkiye’deki Moskof hayranı soytarıların çok adil saydığı Sovyet mahkemelerinin de temelini oluşturacak ceza mahkemeleri oluşturulmuş, tam 380 kişi idama mahkum edilmişti. 38 kişi de kürek cezasına çarptırılmıştı.

İsyan sonrası, Çarlık, birçoğu ayaklanmaya destek vermeye bile fırsat bulamadıkları halde, Andican ahalisini “günahkâr” ilan etmişti. Andicanlılar ve genel olarak da Türkistan için esas sıkıntılar şimdi başlıyordu. Artık bu günahkârları terbiye etmek işi, Rus uşaklarının görevi idi. Türkistan valisi “yarım padişah” Duhovski’nin bölgeye gelecek olması sebebiyle, Andican Aksakalı’nın ve diğer görevlilerinin ilkel çağlarda görülen uygulamaları, yürek sızlatan zalimliktedir. Ahali bir meydana zorla toplanmış, Duhovski geldiğinde, nasıl çıt çıkarmadan duracakları ve yarı secde eder vaziyette eğilecekleri, dövülerek, hakaretlerle öğretilmişti. Bozkırın barbarlarına medeniyet (!) getirilmişti. Sonunda, yarım padişah, sıfır insan Duhovski bölgeye gelmiş ve ahalinin olduğu tarafa bile bakmamış, Kayçovski gibi Rus idarecilerini “günahkârların isyanına engel olamadıkları” için görevden almıştı. O, “Ak Padişah’a isyan eden günahkâr” insanların yüzlerine bakmamışsa da, bölgedeki Hintlilerin ve Yahudilerin hediyelerini almış, onlara teşekkür etmiştir. O kadar kindardı ki, ziyaret ettiği mektepteki çocuklara da kötü davranmış ve yüzlerine dahi bakmamıştı.

Andican ayaklanmasının önderlerinin asılacağı gün yeni bir karar alındı: Mektepte okuyan küçük çocuklar da dahil olmak üzere bütün ahali zorla, gerekirse de dövülerek meydana getirilecekti. İlk aşamada mektep çocuklarının meydana getirilmeleri bazı idareciler tarafından gereksiz görülmüş, Duhovski tarafından buna “İdamı seyretsinler de hayatları boyunca Çar’dan korksunlar” diye cevap verince bu fikir de anlam (!) kazanmıştı. Neticede idamı izleyen birçok çocuk olay sırasında bayılmış veya kaçmıştı. Fakat gerçekte kaçış yoktu, kaçanlar da cezalandırılacaktı. İdam edilenlerin can çekişmelerini izleyen zavallı bir çocuk o kadar korkmuştu ki, psikolojisi bozulmuş ve ruhsal bunalıma girerek büyük bir ızdırap içinde vefat etmişti. Elbette zulüm bununla da sınırlı değildi. Rus askerleri o kadar şımarmışlardı ki, kendilerini yolda gören ve eğilerek selamlamayan ahaliden birini gördüklerinde öldüresiye dövüyorlardı. Olayın din temelli olmasını gericilik olarak niteleyen ahmak Rus idarecileri, her gördükleri sarıklıyı ve beyaz kıyafetli insanı “sen Eşan’sın!” diyerek dövüyorlardı. Bir keresinde, Rus askerlerinden veresiye defterindeki borcu isteyen bir bakkal, ayaklanmaya katılmadığı ispat olunduğu halde yine de suçlanmış ve asılmıştı. Rus idarecileri karşısında eğilmek, hor görülmek ve daha pek çok insanlıkdışı durum, Andican ahalisi için normal bir hal almıştı. Öyle ki, Andicanlılar Türkistan’a “Duhovski virane” demeye başlayacaklardır. Türkistan adı, böyle unutulmaya başlanmıştır.

Çarlığın bundan sonra da zulmü giderek artmış ve sonunda Türkistan Türkleri, Bolşeviklerin verdikleri hürriyet içerikli sözleri de dikkate alarak 1917 Ekim Devrimi’ne katılmışlardı. Lakin bu dönemde de durum değişmeyecek, kısa zamanda buradaki Türklerin de anlayacakları gibi, Sovyetlerin ilk yıllardaki politikaları, Çarlık rejiminin kanunsuz işlerini yasal zemine oturtmak üzerine kurulu olacaktı. Türkistanlı o kadar çok alim ve devlet adamı sürgünler yaşayacak ve idam edilecektir ki, buradaki Türklerin asimile edilmelerinin önündeki en büyük set, büyük oranda yıkılmış olacaktır. Türk topluluklarının kendi aralarındaki sorunları, bir başka Türk topluluğunu değil de Rusları veya Çinlileri araya sokarak çözmeye çalışmanın, ne kadar büyük gaflet olduğunu, Türkistan Türkleri büyük acılarla tecrübe edeceklerdir. Fakat bugün bozkır cihangirlerinin yeniden dirilmelerinin zamanı gelmiştir. Tarihteki acılarımızdan ders alacağız, zaferlerimizle övüneceğiz. Başarısızlıklar sonucu yaşanan acılar birer tecrübedir; bünyeye bağışıklık kazandırır. Zaferlerle övünmek ise aynı bünyeye özgüven getirir. Lakin her türlü yabancı fikir, bu bünyeyi bozacak, hasta hale düşürüp yatalak olmaya mahkum edecektir. Bu hastalığın fiziksel acısı yoktur, ruhsal acısı vardır; o da esarettir.

Türk Dünyası, tek bir vücuttur. Bu vücudun kolları ayrı ayrı, bacakları ayrı ayrı yönlerden çekilmekte, her parçası bir yere uzanmaya çalışmaktadır. Bu vücudun bölünmeyeceği açıktır; fakat bu çekiştirmeler, bu vücuda büyük acılar yaşatmaktadır. Artık Türk Dünyası, özüne yönelmeli, kendini bulmalı ve kendi kanından olana yoldaş olmalıdır. Tarihte Türk tokadı yemişlerden bir tek millet yoktur ki, içinde kin beslemesin… O kini söndürecek olan, Türk’ün damarındaki volkana eş değer kanıdır.

Türk’ün özündeki kutsal demiri işlemek, yine demirin efendisine, Türk’e kalmıştır.

Tanrı Türk’ü korusun.

——-

Kaynakça

Fazılbek Atabek Uulu, Dükçü Eşan Vakası, Avrasya Yayınları, Bişkek 2010

Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitapevi, İstanbul 1981

Dr.Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadeleleri Tarihi, TTK, Ankara 1995

Ali Rıza Yeter, 1898 Andican İsyanı Konulu Tez Çalışması

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone