1916 Ürkün İsyanı- Yusufhan Güzelsoy

üürk

19.yüzyıl, Türk dünyası için karanlık bir dönemdir. Batı Türklüğünün gerilemesi bir yana, artık Doğu Türklüğü de iyice gerilemeye başlamış ve bu yüzyılın sonuna doğru Türkistan coğrafyası, neredeyse tamamen Rus hakimiyetine girmiştir. Bunda, Türk toplulukları arasındaki çekişmelerin, hatta topluluklar içerisindeki ileri gelenlerin birbirleriyle giriştikleri amansız liderlik mücadelelerinin de payı büyüktür. Bu mücadeleler sırasında, yeri geldiğinde, bir kadının ihtirasları ve entrikaları, bir hanedanın tamamını yok etmiş; yeri geldiğinde, Ruslara ve Çinlilere karşı başarılar kazanan komutanlar, ihanete uğrayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Sonuç olarak da bunalan ve çıkmaza giren bazı Türk toplulukları, Rus hakimiyetini kendiliklerinden seçmek zorunda kalmışlardır.
Hiç şüphesiz, Rusya’nın ya da Çin’in amacı, gelip Türkistan’da barışı sağlamak değildi. Zaten bu iki devletin haddine de olmayan Türkistan barışını sağlamak, sömürgecilerin amaçları arasında da sayılamazdı. Özellikle Kırgızistan sınırları içerisinde yer alan Isık Göl, yeraltı kaynakları ve doğal verimlilikleriyle sömürgecilerin iştahını kabartmakta ve Avrupa’nın dahi ilgisini buraya çekmekteydi. Öyle ki, 1897 Çarlık Rusyası nüfus sayımına göre, bu bölgede 11.223 Avrupalı yaşamakta idi.

Koloni haline gelmenin, elbette her memleket için bir bedeli olacaktır. Maddi-manevi dayanılmaz haksızlıklar, Türkistan coğrafyasına büyük zorluklar yaşatmış ve hayatı önemli ölçüde dayanılmaz kılmıştır. Sözde işçi hakimiyetinin ütopyasını kuran bir devlet, insanları, adeta karın tokluğuna çalışan, manevi değerlerinden uzaklaşmış, yalnızca merkez Rusya’ya hizmet eden birer mankurta çevirmeye uğraşmıştır. Üstelik Türk dünyası açısından bir diğer sıkıntı da “askerlik” meselesi olmuştur. I. ve II. Dünya Savaşlarında yaşanan sıkıntılar bir yana, bir de kan ve din kardeşi Türk topluluklarının birbirleriyle, başka memleketler adına savaşmak zorunda kalmaları, dramatik bir olaydır.

Çarlık Rusyası ve sonrasında Sovyetlerin baskısı, zulmü, bunlarla da sınırlı değildir. Oradan oraya zorlu şartlarda göç ettirilen topluluklar; birbiri ardınca katledilen ya da işkencelere maruz kalan aydınlar; tahrip edilen milli ve dini eserler…
Dünyanın ilk resmi “Tanrıtanımazlık Enstitüsü”nü kurarak ateizmi zorla dayatan Sovyetler, sadece Müslümanlar için değil, Hıristiyanlar için de sıkıntılar yaratmıştır. Cami ve kiliseler, barlara, sinemalara, ahırlara çevrilmiş; tarihi eserler tahrip edilmiştir. Bu vandalist tutum, Sovyetlerin bir numaralı piyonu Ermenilerce, Karabağ’da halen sürdürülmektedir. Camiler, işgal edilen ve sayısız katliam yapılan Karabağ’da, ahırlara çevrilmiştir. Yine Sovyetler döneminde, pek çok Kırım Tatarı zorunlu göç sebebiyle gemilere bindirilmiş ve Karadenize açılan gemiler, Ruslar tarafından bombalanarak batırılmıştır. Türk dünyasının hakkını mevcut sistem içinde arayan Sultan Galiyev gibi aydınlar da bu zulmün kurbanlarındandırlar. Bir sistem düşünün ki, sırf Divan-ı Lügati’t Türk’ü çeviriyor diye, yazarları katletsin, küçük not kağıtlarına kadar tüm varlıklarını yaksın! Tarih kitaplarında, Türkçülüğü sistemleştiren büyük aydınlar yetiştirmiş Kırım’a Osmanlı tarafından zulmedildiği komedisini yerleştirecek kadar yüzsüz olsun!

Tüm bu zulümlere, en sıkıntılı dönemlerinde bile başkaldıran Türk toplulukları, bu uğurda büyük bedeller ödemelerine rağmen davalarından vazgeçmemişlerdir. Sovyetlerin yıkımını hazırlayan olaylar ve sebeplerden biri, 1986-87’deki Kazak isyanı ve diğeri de Azerbaycan’ın bitmek tükenmek bilmeyen direnişidir.

Bugün, bu olayları daha iyi anlayabilmek için, Türkiye’de önemli ölçüde gözardı edilmiş çok önemli üç isyanın incelenmesi gerekir. Hokand, Andican ve bu yazının konusu olan Ürkün ayaklanmaları…

Milyonlara varan insan kayıpları, Türklük surlarına yapılan sert manevi hücumlar ve terk edilmek zorunda kalınan ata yurtları…

***

 Rusların Türkistan’a yerleşmesiyle beraber, Türk toplulukları arasında ve bu toplulukların kendi içlerinde birtakım sosyal ayrılıklar baş göstermiş ve bu ayrılıklar derinleşmiştir. Özellikle, Rusya ve Ukrayna’dan Kırgızistan’a göç ettirilen Ruslar, beraberlerinde hayvancılık ve tarım alanlarında yeni teknikler de getirmiş, fakat özellikle tarım konusunda Kırgızlarla pek bir alışveriş içerisine girilmemiştir. Bunun temel sebebi, Kırgızların yerleşik hayata geçmelerinin, Rusya’nın menfaatlerine ters olacağı görüşüdür.

Kırgızlar, Çarlık Rusyası döneminde, pek çok verimli toprağa Rus göçmenler lehine haksızca el konulmasına karşın, hayvancılık konusunda zengin sayılırlardı. Kırgızlar, 1898 sayım belgelerine göre, sadece koyun bakımından bile 1.995.993 hayvana sahipti. 1.336.171 keçi, 289.464 de ata sahipti. Diğer hayvanlar da hesaba dahil edildiğinde, verimli otlaklara el koyulmasının getirdiği güçlüklere rağmen, hayvancılığın Kırgızlar tarafından başarıyla sürdürüldüğü söylenebilir.

Yine bu dönemde, Kırgızistan’ın çok uluslu yapısı sağlamlaşmıştı. Bu durum, uluslar arası ticarete katkı sunmaktaydı. Haliyle; Rus, Kırgız, Özbek, Dungan, Uygur ve Sart Kalmakların başını çektiği Kırgızistan ticareti, sömürgeci ülkelerin ilgisini çekmekteydi. Özellikle Rusya, Türkistan’a yapılacak olan göçlerin karşısında durmamış, hatta birtakım resmi anlaşmalarla göçleri kontrollü bir politikayla teşvik etmiştir. Bu politikaların sonucunda da bölgeye, Çin’in kuzeyindeki Sin hanedanına isyan etmiş ve uzun süren mücadeleden sonuç alamayınca göç etmek zorunda kalmış Sart Kalmaktar ilk göçü başlatmışlardı.

Çok uluslu ticaret her topluma eşit bir refah seviyesi vaat etse de, Çarlık Rusya’sının politikaları, Rus tacirlerin ve çiftçilerin lehine şekillenmiş ve diğer toplumlar, özellikle de Kırgızlar ve Dunganlar bundan rahatsız olmuşlardır. Üstüne bir de, Rus göçmenler, yanlarında çalıştırdıkları Kırgızları aşağılamaya ve onlara zulmetmeye başlamışlardı. Bu durum öyle bir noktaya varmıştı ki, daha sonra bu Kırgızların bir çoğu Ürkün isyanına katılmışlardı.

Bilindiği üzere, Çarlık Rusya’sı, Türkistan Genel Valiliği oluşturmuş ve bu idareyi de çeşitli bölgelere bölerek Türkistan’ı kontrol etmeye çalışmıştır. Türkistan Genel Valiliği döneminde, Kazakistan ve Kırgızistan’a Rus-Kazakların (Kozaklar) göçleri artmış ve bu topluluktan oluşturulan alayların yanında, çeşitli polis teşkilatları kurulmuştur. Rus-Kazaklarından oluşan alaylar, baskıcı hareketleriyle, Türkistan ahalisini iyice rahatsız etmiştir. Bu alaylar, Türk köylerini basıyorlar, masum insanları öldürüyorlardı. Hele bir de Türkistan’a göç etmiş bazı Rus zenginlerinin alkol çılgınlığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan edepsiz hareketler ve fuhuş, Türk topluluklarını iyice çileden çıkarmaya başlamıştı.

1901-1906 yılları, Isık Göl bölgesi (Ruslar buraya Prjevalsk adını vermişlerdi) için zorlu yıllar olmuştur. Çünkü Isık Göl bölgesinin yönetimi, yaşlı bir budalaya, Albay İvanov’a verilmişti. Albay İvanov, topladığı rüşvetlerle zenginleşmeye başlamıştı. Onun tercümanlığını yapmakta olan Yahudi Kuçukov’un da Albay’dan farkı yoktu. Yahudi, yine ticari kurnazlığını konuşturmakta ve belki de Albay’dan daha fazla servet yapmakta idi. Mesela; rüşvet olarak bazen Kırgızlardan 2000-3000 tane koyun alıyor ve sonra bu koyunları tekrar Oş’a göndererek -pek tabi yetkilerini de kullanarak- Kırgızlara satıyordu. Bu şahıslar, Kırgız ileri gelenleri tarafından Türkistan Genel Valiliği’ne şikayet edilmişler; fakat Genel Vali, Albay’ın başarılı ve saygın bir kişi olduğu cevabını vermişti.

Ürkün ayaklanmasını için bardağı taşıran son damla, 1. Dünya Savaşı olmuştur. Rusya ve özellikle Isık Göl bölgesi, bu savaşa hazırlıksız yakalanmıştır. Bu da Çarlık yönetiminin panikle birtakım kararlar almasına neden olmuş, alınan kararlardan Türkistanlılar rahatsız olmuşlardı. Gerçekten, bu kararlardan rahatsız olmamak mümkün değildi. Savaş sonrası politikalar öyle adaletsiz sonuçlar doğurmuştu ki, mesela Çarlık rejimi adına bir devlet memuru 1 punt haşhaşı 15 soma alırken, 1 punt haşhaşı vatandaş en ucuz 60 soma bulabiliyordu. Ekmek başta olmak üzere pek çok gıda ürünü de zor bulunur olmuştu. Üstelik Çarlık rejimi bu konuda da adaletsizdi. Zengin bir Rus ailesine söz gelimi 10 ekmek dağıtılıyorsa, kalabalık da olsa fakir bir Kırgız aileye 2 veya 3 ekmek dağıtılmaktaydı. Ruslara indirimle verilen ev kredileri; Kırgızların neredeyse karın tokluğuna, zor şartlarla Rusların yanında çalışmaya başlaması; vergilerin %50 oranında arttırılması; son olarak da Kırgızların cepheye inşaat için götürülmeleri kararının alınması… İşte Ürkün kötörülüşünün (ihtilal, ayaklanma) fitilini ateşleyen son olaylar…

Muhtemelen Ruslar, bir ayaklanma beklemekteydiler. Nitekim bunun işaretlerini de alıyorlardı. Mesela; Kırgızların inşaat işleri için cepheye zorla götürülmeleri kararının alınması, çok sayıda Kırgız’ın idare binası önünde toplanmasına yol açmış, Rus askerleri bu toplanmayı güçlükle dağıtmışlardı. Bundan sonra haberalma işlerini sıkı tutmuş olacaklar ki, Şabdan Baatır’ın oğlu Muhiddin Möküş’ün diğer Kırgızlara ak sancak altında toplanması çağrısında bulunduğunu öğrenmişlerdi. Demek ki, bu baatırlara (kahramanlara) göre artık dağlardan kara sancağı indirip, ak sancağı asma, özgürlüğü ilan etmek günleri gelmişti.

İsyancılar ve Rus ordularını karşılaştırmak, teknik imkanlar sebebiyle gereksizdir. İsyancıların, baskınlardan ele geçirdikleri 70-80 tüfek haricinde modern silahları yoktu. Envanterleri; Mızrak, ok, tarlada kullanılan kesici aletlerden filan oluşuyordu. Buna rağmen, ak sancaklı Kırgız isyancılar Rusları korkutmaktaydılar. Çok kısa sürede birçok Rus köylerini yağmalamışlar, birçoklarını kuşatıp bazılarını ele geçirmeyi başarmışlardır. Köylerin birbiri ardına basıldığı sıralar, Ruslar için korkunç geçmekteydi. Haliyle korkunç ve zalim Rus-Kazaklarından oluşan alaylarını bölgeye göndermişlerdi. Kalabalık ve tam teçhizatlı Rus-Kazaklar, zorla da olsa Kırgızları dağlara kadar geriletmeyi başarmışlardı. Bu Rus-Kazakların komutasında, Albay İvanov’un çağrısı üzerine görevlendirilmiş olan Horunjiy Fon Berg bulunmakta idi. Kıdır Manap, Hogoy oğlu Batırkan, sonradan Rus ordusundan Kırgızlara katılmış olan Başkurt Türk’ü Fayli Ahmet Bikboyev, Üsön Şamırov ve Kendirbay da Kırgız ihtilalcilerinin namlıları idiler.

Kırgızların ve onlara eşlik eden Tatar, Sart Kalmak, Dungan ve Uygurların baskınları, ilginç bazı gerçekleri de gözler önüne sermekteydi. Örneğin; San Taş köyü basıldığı zaman, burada sıradan göçmenlerin evlerinden elde edilen ganimetlerin boyutu, insanı hayrete düşürür boyutlardaydı. Sadece sıradan bir göçmenin mülkünden, en aşağı 1500 baş hayvan; neredeyse tonla gıda ve daha birçok ganimet elde ediliyordu.

Ruslar, bu baskınlar sonucu sert tedbirler almaya yönelmişlerdi. Alınan karara göre, her türlü şiddet uygulanacaktı. Türkistan Genel Valiliği’nin merkezi olan Taşkent’den topçu birlikler getirilmişti. Bunlar, Rus-Kazak birlikleri ve Yarkent müfrezeleriyle takviye edilmişlerdi. Peki bu birlikler, Kırgızları ve diğer Türk topluluklarını korkutmuş muydu? Elbette hayır; Kırgızlar, korkmadıkları gibi, 20 gün kadar bir süreyle de Çarlık Rusya’sının biricik Prjevalsk’ını zaptetmişlerdi. (Neden biricik Prjevalsk? Çünkü; yer altı kaynakları ve doğal güzellikleri votka sarhoşu Rus zenginlerinin iştahını kabartmaktaydı.)

Bu isyan ateşi nasıl bastırıldı? Cevabını, göç etmekte olan Kırgızların yolunu kesen Fon Berg versin;

“Kırgızların arasında tuğ kaldırmış, güzel eyerli at binen ve halkı galeyana getiren iri bir kişi bulunuyordu. Bu kişiye nişan alarak ateş ettiğimde, kolunu kaldırarak elinde tuttuğu tuğ ile birlikte atından yere düşmüştü. Yakınına geldiğimde, bu kişinin göğsünde 3.Aleksandr’ın madalyasını taşıyan bir boluş* olduğunu görmüştüm. Bu kişinin cebinden birtakım mühür ve belgeler çıkmıştı. Korbaşının ölümü akabinde Kırgızlar geriye çekilmeye başlamışlardı. Ona rağmen bunları bir şekilde arkalarından takip ederek yetiştik ve acımadan kılıçtan geçirmeye başladık. Bu çarpışma sonunda Potmistr* Kravçenko’ya 10.000 adet koyun, 40 deve yükü ile beraber 2 sürü yılkı ile birkaç adet tüfek verdik.”

Bu olaydan sonra Kırgızlarla Ruslar arasında çatışmalar şiddetlenmişti. Her iki tarafın da birbiri ardınca gerçekleşen bitmek tükenmek bilmeyen hücumları, askerlik sanatının sınırlarını zorluyordu. Bazen imkansızlıklarına rağmen Kırgızlar beklenmedik bir anda hücuma geçiyor, bazen de, 27 Ağustos çarpışmasında olduğu gibi, Rus-Kazak birlikleri kıstırılmış oldukları yerde çarpışmayı kaybedecekken birden hücuma geçiyor ve karşı tarafa darbe indiriyordu. Keza bu 27 Ağustos çarpışması, artık bu savaşın bittiği ve kazanmak üzere olan Kırgızların ani bir karşı hücum karşısında üçe bölünmesiyle birlikte yenildiği anlamına geliyordu. Ruslar bu çarpışmanın sonunda müthiş bir ganimet elde etmişlerdir. Fakat bu da gözlerini doyurmamış, bu defa da Sart Kalmak tüccarlarına saldırmışlar ve 500 kişiden mürekkep bir ahaliyi katletmiş, sağ kalan 10 kişiyi de ölülerini gömmekle cezalandırmışlardır.

Yakın zamanda bir Kırgız dostumdan, Ürkün isyanı sonrasında gerçekleşen ürkütücü bir olayı dinlemiştim. Zafer sarhoşu sanılan fakat gerçekte alkol sarhoşu olan Rus askerleri, Doğu Türkistan’a yapılan göç sırasında kaybolmuş küçük bir Kırgız kızına rast geliyorlar. Daha sonra bu askerler, zavallı kızı oyuncakla kandırıp yanlarına çağırıyorlar. Kız yanlarına geldiğindeyse, kızı birçok yerinden süngülüyorlar. Ardından kızın bedenini süngünün ucuna takıp havaya kaldırarak kendi aralarında eğleniyorlar. Bu tip vahşilikler yalan değil; yakın zamanda Karabağ’da yapılan katliamları hatırlayın.

İsyan başarısızlıkla sonuçlanınca, çok sayıda Kırgız Çin’e kaçmak zorunda kalmıştı. Maalesef göç onlar için mutlu bir son değildi. Göç yolunda da birçok zorluklarla karşılaşmışlardı. Soyulmuşlar, öldürülmüşler, evlatlarından koparılmışlardı. Çin’e geldiklerinde, 1. Dünya Savaşı’nda savaşan bazı psikopat birliklerce cezalandırılmış ve insan psikolojisini olumsuz yönde etkileyen pek çok zalimlikle karşılaşmış insanlar olarak yeni coğrafyaya yerleşiyorlardı.

Bu isyanın patlak vermesini sağlayan olaylardan birinin, 1. Dünya Savaşı’na katılmalarıyla ilgili karar alınan Kırgızların buna karşı olmasıdır, diye yukarıda belirtmiştim. Bu savaşa katılmama sebeplerinden biri de, Ruslarla birlikte, kandaş ve dindaş olan Osmanlı’ya karşı savaşmak istememeleridir. Nitekim, Türkistanlılar, kandaş ve dindaş Osmanlı ile onun halifesine sonuna kadar bağlıydılar. Öyle ki, şehid-i ala gazi-i namdar Enver Paşa yıllar sonra Türkistan’a geldiğinde, “sen nasıl halifeye karşı gelirsin” diyerek, vaktiyle Abdülhamit’i tahttan indirenlerden olan Paşa’yı zindana atmışlardı.

Osmanlı da soydaşlarının bu vefalı hareketine kayıtsız kalmamıştır. 1898 Andican ayaklanmasında da soydaşlarına bazı gizli yardımlarda bulunan Osmanlılar, 1916 olaylarına da kayıtsız kalmamışlardı. Bu dönemde, 2.Abdülhamit, Türkistan’a birtakım kutsal emanetlerle birlikte cihat etme emrini göndermiştir. Yine bazı din adamları ve subaylar Türkistan’a gelmişler ve yerli halkı hem ayaklanmaya teşvik etmişler hem de örgütlenmelerine katkıda bulunmuşlardır. Hatta Salih Muhammed ve Hamid Efendi isimli iki Türkiye Türk’ü, çeşitli vaazlar vermişler ve İslam halklarını birleşmeye çağırmışlardır. Rus ajanları, Türk ajanlarının bölgeye özellikle kendilerini “seyit” olarak tanıtıp girdikleri fikrindeydiler. Bunda da yanıldıkları pek söylenemez. Neticede Türkiye Türklüğünün elinde bir “hilafet” kozu vardı. 1914’te Rus Savunma Bakanlığının yayınladığı gizli bir bildiride de, “Bu günlerde Türkistan’da Türk yaralı askerlerinin tedavisi için para ve malzeme toplanması çağrısında bulunulduğu” yazmaktadır.

1919 isyanında, Şabdan Baatır’ın oğlu Möküş’ü liderliğe getirip han seçenler de, Adil Hikmet Bey’in “Asya’da Beş Türk” ismiyle yayınlanan anılarından öğrendiğimize göre, yine Türkiye Türkleri idi.

***

1916 Ürkün ayaklanması, tüm imkansızlıklara rağmen, Türk topluluklarının Rusları ürküttüğü ve zarara uğrattığı bir ayaklanma olmuştur. Bu ayaklanmayla beraber, Ruslar ve diğer Türk düşmanları, bir kez daha Türk’ü sindiremeyeceklerini, yok edemeyeceklerini anlamışlardır. Buna rağmen, Türk’ün tekrar parlak günlerine kavuşmasını engellemek adına ellerinde fırsat varken zulümlerini sürdürmüşlerdir.

Türk, bugün sıkıntı içerisinde olabilir. Fakat “tarih” dedikleri şu kalınca kitap, her sayfasında bir Türk damgası taşır. Gelecek sayfalarda da bu altın damgayı taşıyacağından şüphem yoktur.

*Boluş: Çarlık Rusya döneminde bir alt idare birimi. Bu birime mensup olanları Ruslar “boluş” olarak adlandırmakta idiler.

*Potmistr: Yüzbaşı rütbesine eşit olan süvari.

Tavsiye: Turdubek Şeyşekanov’un yazdığı ve Ali ÜNAL ve Ali Rıza YETER’in Türkiye Türkçe’sine çevirdiği “Göldeki İsyan 1916” isimli eser okunmalıdır.

Yusufhan GÜZELSOY

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone