29.09.17

“Türkçülüğün, ona gönül verenler için bir ateşten gömlek olduğunu elbette biliyordunuz.”
Nejdet Sançar.

Bu yazı; umutsuzluk ve ülküsüzlük çağında, bu ateşten gömleği üzerinde hakkıyla taşıyanların karşılaştığı bazı zorlukları konu almaya çalışan bir hikâyedir.

*****

Caddenin karşı tarafına geçen Utku en yakınındaki boş banka oturdu. Gideceği yere gitmemek isteğinin üstesinden bir türlü gelememişti. Gitmekten başka çaresinin olmadığını tekrardan hatırladı.
Aklından sık sık “Umarım çok konuşmuyorlardır” diye geçiriyordu.
Tekrar yürümeye başladı. Elektirik direğine asılmış afiş dikkatini çekti. Üniversiteye ait bir dedikodu sitesi açılmış. Afişte sitenin reklamı vardı. Üniversitelilerin ne amaçla orada yazıştığını tahmin etmesi zor olmadı. Yine de siteye girdi. En çok kullanılan kelimelerden biri “canım sıkılıyor”du.
Söylenerek yürümeye devam etti.

Nişanlısı ve arkadaşlarıyla buluşacak mekana geldiğinde, ilk dikkatini çeken mekanın ismi ve çalan müzikti.
Yine bir başka yabancı isim ve yabancı müzik.Dedikodu yapmanın, fikir üretmekten önemli olduğu bir toplumda özentilikten doğal ne olabilirdi?

Nişanlısının görüp yanına oturdu. Masada, iki erkek ve bir kız daha vardı. Hepsiyle tanıştı.
Tanışma faslından sonra çayı bitine kadar konuşmadı. Kendisinde hastalık haline gelen, istemsizce yaptığı karakter analiziyle masadakileri tanımaya çalışıyordu.

Bu esnada erkeklerden birinin sözü onu muhabbete çekti.

-Bu ülkede yaşanmaz abi. Hem ben seneye otomativ mühendisi olacağım. Almanya’ya gideceğim. Bu işin ekolü orada. Mesleğimi asıl orada öğrenirim.
Utku, bu sözlerin nereye varacağını bildiği halde, dayanamayıp söze girdi:
-Peki, Türkiye’ye tekrar dönecek misin?
-Niye döneyim? Devlet Suriyelilere baktığı kadar bize bakmıyor. Ne hukuk var ne adalet. Üretim desen samanı bile ithal ediyoruz. Niye döneyim?
Gülden, Utku’nun tepkisinin bir tatsızlık çıkmasına sebep olacağını sezerek Utku’dan önce söze girip lafı değiştirdi.
Utku tekrardan söz alıp diğer erkeğe sordu.
-Sen ne yapmayı düşünüyorsun?
-Yakında atamam olacak. Atanır atanmaz araba alacağım. Evime de güzel bir playstation alırım. Sonra evlenirim.
Masadaki diğer kız lafa girdi:
Ben de birkaç yıl kedimle yalnız yaşayacağım. Hayvanları koruma derneğinde aktif olup, sokak hayvanlarına sahip çıkarım.

Kimse bir şey demedi. Diğerleri telefona bakarken, Utku bir çay daha söyledi ve düşüncelere daldı.
Erkeklerden biri transfer haberini duyurdu.
Diğer erkekle, transferi yapan takıma yarayıp yaramayacağı konusunda hararetli bir tartışmaya girdiler.Diğer kız, halen telefonla uğraşıyordu.
Utku’nun düşünceler deryasından çıkamadığı Gülden’in gözünden kaçmıyordu.
Onun bu halinden rahatsız olmuştu. Onu da muhabbete katabilecek bir şeyler düşünmeye başladı ve söze girdi:
-Bu aralar,Erich From’dan “Sevme Sanatı” okuyorum. Olaya farklı bakış açısı getirmiş.”Yalnız kalabilme yeteneği, sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.” demiş. Bana çok mantıklı geldi.
Almanya’da yaşayacak olan söze girişti:
-Bana mantıklı gelmedi. Sevmek içgüdüseldir. Yalnız kalabilmekle de bir alâkasının olduğunu sanmıyorum.
Diğer kızda bu savı destekliyordu:
-Bence de öyle. Sevmenin şartı mı olurmuş?
Utku:
-Olur. Hayatta her şeyin bir şartı olduğu gibi sevmenin de olur. Bahsettiğin kedinin seni sevmesi için bile ona bakman, ilgi göstermen gerek.
Sevmenin içgüdüsel olduğuna gelince, doğrudur. Ancak içgüdüsel olması, onu bazı şartlardan kurtarmaz.
Vatan sevgisi mesela..
İnsan vatanını niye sever? Ailesini,akrabalarını ve milletini içinde barındırdığı için..
Felaket dünyasında, yakınlarını ve sevdiklerini dış tehlikelere karşı koruduğu ve uğruna yaşamak için milyonlarca soydaşının kanını içinde taşıdığı için..
İşler kötüye gittiğinde de kaçıp kurtulma isteği, hayvansal bir yaşama içgüdüsüdür.
Kişiliği oturmamış, hayvansal içgüdüleriyle hareket eden milyonlarca mültecinin yaptığı gibi..
Oysa sevmek, başlı başına bir sanattır. Maşukundan, yalnız kalabilme yetisinden de önce şahsiyet olma şartını ister.Sadece bu kadar da değil.
Utku sözlerinin sonuna geldiğinde Almanya’da yaşayacak olana kitlenmişti:
Kendinden olana daha çok meyletme; vefa,şeref ve haysiyet duygularını da içindi barındırmasına şart koşar.

Almanya’da yaşayacak olan bağırarak:
-Ne demek istiyorsun sen?
Utku, sakin bir şekilde:
-Lafın tamamı aptala anlatılır.
Gülden araya girmişti.
-Dur artık Utku!
Utku diğerlerine tiksinerek baktı:
-Haklısın. Kişioğlu duracağı yeri bilmeli.. Memleket bu haldeyken, hayallerinde bir damlacık memleket namına ideal sızmayan insanlarla işim olmaz.
Lafı bitirince kalkıp gitmişti.
Gülden şoka girmiş, ne yapacağına şaşırmış bir haldeydi.
Biraz sonra kendine geldi. Utku’nun peşinden gidip, sokağın birinde yakaladı. Kolundan tutup çekti:
-Neden bu kadar tahammülsüzsün?
-Sen neden değilsin? En iyi arkadaşım dediklerini görmüyor musun?
En idealistinin hayali sokak hayvanları.. Ne kadar da insani!
Ötekine memleket beğendiremiyoruz. Diğerinin hayatından futbolu alsan ortada hayat kalmayacak.
En iyi arkadaşlığı bu kadar basite indirgiyorsun ama suçlu ben oluyorum.
Gülden yutkunarak, “Yoruldum senin bu halinden.” dedi. Gözleri dolmuştu. Kelimeler boğazına düğümlendiği halde: “Kendinle olan savaşında, artık taraf olmayacağım. Ne halin varsa gör.”
Haklıydı. O, bu dünyaya mutlu olmaya, eğlencenin peşinden gitmeye ve dolu dolu yaşamaya gelmişti.
Utku, onun hayallerini karşılayamazdı. Utku’nun yaşamaktan anladığı mücadele etmekti.Mücadele edecek bir şey bulamadığında bile, kendi kendisiyle savaşıyordu.
Kimseyi bu savaşın tarafı yapmaya da hakkı olamazdı.
Gülden’in sözleri suratında tokat gibi patlamış, ona nice zamandır haksızlık ettiğinin farkına varmıştı:
-Haklısın.
Gülden:
-Bu kadar mı?
– Böyle olduğumu bile bile bana katlandın. Ben değişmemeyi,sen katlanmamayı seçiyorsun. İkimizde, kendimizce haklıyız. Bu kadar.
-Değişirsin sanmıştım.
-Değişmek bu yüzyılın sihirli kelimesi. İnsanlara iyi gelecekmiş gibi görünen ancak içinde gerçekliğe dair hiçbir şey barındırmayan süslü bir kelime. Fazlası değil.

Gülden’in gözlerinin dolmasına daha fazla bakamayan Utku, cevap vermesini beklemeden gitti.

Yalnızlığın havasını iliklerine kadar çekerken de düşünmekten kendini alamıyordu. “Bunlar ile mi düzelecek? Fikir dünyaları, hastanelerin morgu gibi.. Kimsenin kendisinden başka hiçbir şey umurunda değil. Kim için neyin davasını güdüyoruz biz!?”

Umutsuzluk yine şaha kalkmış, bünyesini hızla esir ediyordu. Hayalinde Atsız’ın huzuruna çıkmış, “Bu kadar” diyordu. “Bu kadar. Böylesine nankör ve Türklüğün mezar bekçisi olmuş nesil ile olup olabileceği bu kadar!..”

Biraz önce ensesine saplanan ağrı tüm kafasına yayılmaya başlamıştı. Yürürken denge kurmakta zorlanıyor, biraz soluklanacak bir yer arıyordu. Köşe başında kaldırım kenarına çöktü. Ağrı başının her yerini kaplamış, biraz rahatlayabilmek için başına elleriyle müthiş bir baskı uygulamak zorunda kalıyordu.

Çok geçmeden omzunda bir küçük bir el hissetti. Bir kız çocuğu farklı şivesiyle, “İyi misin ağabey?” diye sordu.
Başını güçlükle kaldırın Utku çocuğa bakarken “İyiyim” dedi. Utku, çocuğun elindeki çiçeği ve oyuncak poşetini algılamaya çalışırken çocuk, “Su getireyim ağabey.İster misin?” diye sordu.
Utku ikinci kere konuştuktan sonra emin olabilmişti:
-Sen Türkmen misin?
-Evet ağabey.
-Nereden geldiniz?
-Telafer’den.
-Tüm ailen burada mı?
-Babam şehit olduktan sonra ailecek geldik.
-Elindeki çiçeği ve oyuncakları ailene mi götürüyorsun?
-Evet ağabey.. Ben şu az ilerideki dönercide çalışıyorum. Bugün ilk haftalığımı aldım. Çiçeği anneme, oyuncakları da kardeşlerime götürüyorum.
Utku, çocuğun son sözlerini duyduktan sonra çocuğun gözlerine bakacak yüz kendinde bulamamıştı.
Sesi titreyerek, “Baban senin gibi bir kızı olduğu için gurur duyuyordur.” diyebildi.
Hayatının dersini, o bir kaç dakika içinde almıştı.Farkında olmadan koşar adımlarla yürümeye başlamıştı. Artık sesli düşünüyordu:
” Şu kız çocuğunun tertemiz yüreği, nelere değmez? Al sana umutsuzluk! Acizliğim tutmuş desene ulan şuna! Neymiş? Umutsuzluk yok, acizlik varmış. Acizlik.. İşte sana bir ömür savaş sebebi olacak o şey: Acizlik.”

İnsanlık tarihinin tecrübesiyle sabittir: Umutsuzluk ile şahsiyet aynı bünyede barınamaz.
21. asırdaki insanlar arasında bir kutsal barındırmak ve o kutsalı kirletmemek için verilen mücadele belki hiçbir şeyde yoktur.
Her mücadelede başladığı gibi bunun mücadelesi de kişinin acizliği savaşıyla başlar..
Yüreği ve inancı yettikçe de bu savaş hep devam eder.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone