Alfabe Değişikliği, Eğitim ve Değişmeyen Hamaset

Bir televizyon programına konuk olan Bilal Erdoğan, “İlkokulda alfabemizden dolayı geri kaldığımız bize anlatıldı. O zaman Yunanistan, Çin niye alfabesini değiştirmemiş? Demek ki gelişmenin alfabeyle alakası yokmuş.” şeklinde bir beyanda bulunmuş. Bu söylemlere aşinalığımız olmakla birlikte bunu Bilal Erdoğan’ın da ifade etmiş olması kaygı vericidir. Diğer yandan akademik çevrelerde de benzer görüşleri dile getirenler vardır.

Bilal Erdoğan’ın “İlkokulda alfabemizden dolayı geri kaldığımız bize anlatıldı.” cümlesi aslında başlı başına bir yazı konusudur. Çünkü eğitim sistemi bize birçok önemli meseleleri anlatamıyor. Çoğu inkılabın gerekçesi yanlış anlatılıyor; faydasız bilgiler müfredatı dolduruyor. Tarih derslerini incelediğiniz zaman işlenen konuların bugünkü sorunların çözümüne dair faydalı bir içeriğe sahip olmadığını görebilirsiniz. Türkiye’nin gündemini uzun bir süredir meşgul eden yenilikçi hareketler ve Batı medeniyetindeki gelişmelerin tarihi süreçteki durumu ya hiç anlatılmıyor ya da üstünden geçiliyor. “Biz doğmadan önce padişah vardı. Padişahlık babadan oğula geçerdi. Sonra cumhuriyet kuruldu.” gibi bir mantıkla tarih öğretilmez. İçi boş bırakılan konuları insanın kendi doldurur ve bilgiden yoksun insanların tamamlayacağı konular yozlaşmış bir zihniyeti meydana getirir.

Alfabe değişikliği içi yalan yanlış bilgilerle doldurulan ya da yanlış bir şekilde savunulan meselelerden biridir. Bu konuda birçok görüş vardır ve birçoğu hamasetten ibarettir. Dilin, yazının ortaya çıkışı bu konunun uzmanlarınca hala araştırılan bir konudur ve birçok muamma vardır. Buna karşın konu hakkında sosyal medyanın saçma ve yanlış bilgilerle dolu görsellerinden birkaç satır okuyan kimselerin rahatlıkla ahkam kesebilmesi kara kara düşündürmektedir. Milleti ilgilendiren meseleler “akraba çatlatma” mantığıyla araştırılmaz; “Dur, şunu komşumuz Ragıp’a anlatayım da rezil olsun” diye gündem yapılmaz. Oysa bizde durum tam tersi hale gelmiştir.

Alfabe değişikliğinin en önemli sebebi eğitimden başka bir şey değildir. Öncelikle bunu bilmek gerekir. Tarihi süreçte eğitim, çoğunlukla belli konumlarda bulunan kişilerin kendi kanından olanlara ya da seçtiği kişilere sunduğu bir lütuf olmakla birlikte halk içinden kimi insanların kendi çabasıyla, ilim aşkıyla ulaştığı bir nimettir. Bugünkü gibi bir zorunlu eğitim anlayışından pek söz edilemez. Bugün eğitimin zorunlu hale gelmesindeki en önemli iki sebepten biri, bugün artık pek çok kişinin unuttuğu üzere Türkiye’nin cumhuriyet olmasıdır. Halktan seçilen kişilerin saltanat içinden çıkacak kişiler için de zorunlu olduğu gibi eğitimli, ilim sahibi kişiler olması şarttır. İkinci sebebi ise bilim ve teknolojideki gelişmelerdir.

Türk milleti özellikle 19.asrın sonlarından itibaren çok büyük savaşlar, kırımlar, sürgünler görmüş bir millettir. Çanakkale’de şehit düşen çok sayıda askerimizin önemli bölümünü geleceğin aydınlarıydı. Bunlardan başka sporcular da vardı. Bu durumun zaten fiziki olarak yorgun düşmüş bir milletin ruhen de çok gerilere gideceği bir cehaletin içerisine düşmesi gibi üzücü ve tehlikeli bir sonucu olacaktı. Önceki dönemlerde de eğitimin pek yaygın olmayışı ayrıca hatırlanmalıdır.

Osmanlı devrinde eğitim çalışmalarının yapılmadığını düşünmek haksızlık olacaktır. Milletin eğitilmesi konusunda çalışmalar yapan aydınlar o devirlerde de mevcuttu. Alfabenin ıslah edilmesi veya değiştirilmesinin birkaç defa gündeme gelmiş olduğu bilinen bir şeydir.. Münif Efendi’nin, “Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniye”yi kurduktan sonra ele aldığı ilk konulardan biri Arap asıllı alfabenin ıslah edilmesidir. Eğitim Bakanı Münif Efendi, “Mecmua-ı Fünun” dergisinde konuyu açıkça ele almakta ve şöyle yazmaktadır:

“(…) Avrupalıların yazılarında bu zorluklar olmadığı gibi eğitim usulü dahi mümkün mertebe tahsil olunduğundan, altı, yedi yaşlarındaki çocuklar pekala okuyup yazmak öğrenmekte ve erkek ve kadından uşak ve işçi topluluğuna varıncaya kadar meramını anlatabilecek derecede iyi bir eğitim alırlar, yazı yazmak öğrenirler.”

Münif Efendi’nin düşüncesi, Latin alfabesinde olduğu gibi Türklerin kullandığı Arap asıllı alfabede yer alan harflerin ayrı (huruf-ı munfasıla) şekilde yazılmasıydı.

Azerbaycan Türklerinden Mirza Fetheli Ahundzade, Arap harflerinin ıslahından yanaydı. İstanbul’a geldiğinde harf ıslahıyla ilgili çalışmalarını dönemin sadrazamı Keçeci Fuat Paşa’ya sunmuştur. Fuat Paşa, bu çalışmaları Osmanlı İlim Cemiyeti ile de paylaşmış ve Ahundzade’nin çalışmaları takdirle karşılanmıştır. Ne var ki ıslah düşüncesinin İslami açıdan sakıncalı olacağı düşünüldüğünden kendisi Mecidiye Nişanı ile onurlandırılmış ve fikirleri hayata geçirilememiştir. Mirza Fetheli Ahundzade daha sonra Latin alfabesine geçilmesine taraf olacaktır.

Arap alfabesinin ıslahı ile ilgili tartışma ve çalışmalar uzun süre gündemi meşgul etmiştir. Enver Paşa, savaş bakanı olduğu dönemde mevcut yazının huruf-ı munfasıla yani ayrık harflerle yazılmasından yana olmuş, onun yaptığı çalışmaya da “Enver Paşa yazısı”, “Hatt-ı Cedid” adları verilmiştir. Orduda bir dönem kullanılan bu sistem, işleri daha zor hale getirdiği düşünüldüğünden kullanımdan kalkacaktır.

Bu çalışmaların ayrıntısına inmeyeceğim. Ancak açıkça görüleceği üzere Osmanlı devrindeki alfabe tartışmaları pek de farklı bir düzlemde gerçekleşmemiştir. Bir grup eğitimin yayılması için ıslah veya değişiklikten yanayken diğer grup da eski alışkanlığın bozulmaması, İslam alfabesi olarak kabul ettikleri Arap asıllı yazının değişmemesi taraftarıydı.

Önemli bulduğum bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Türk dünyasında Latin alfabesini kullanan ilk topluluk Saka Türkleridir. 1917 yılında Latin yazısını kullanmaya başlayan Saka Türkleri için o dönemde yazı dilinden söz etmek pek mümkün değildir. Bununla birlikte Sakaların Latin alfabesine geçişinin Türk dünyasına pek bir etkisinin olmayışı, hatalı olarak onların uzakta yaşıyor olduğu düşüncesine dayandırılmaktadır. Türkoloji açısından en büyük hatalardan biri budur. Türkiye merkezli bakış, Saka Türklerini uzak yapabilir ama aynı şey Altayda yaşayan Türkler için de geçerli midir? Ya Kırgızistan? Bu soruları daha da uzatabiliriz. Eğer uzak tabiri tarihi ayrılık olarak ele alınıyorsa bu sefer de eskiye gidildikçe yazı dilinden kalmış örneklerden açıkça anlaşılacağı üzere giderek birleşme söz konusudur. O halde mesele Sakaların uzaklığı yakınlığı meselesi değil, eğitimli aydınlarının yeterli sayıda olmayışıyla (veya hayat tarzlarıyla) ilgilidir. İlim hayatı gayet hareketli olan Kırım ve Kazan Türkleri, eğitim konusunda Çin’e kadar nasıl uzanmıştır? Demek ki yine aynı noktaya geliyoruz: Mesele “eğitim” meselesidir.

Türk dünyasında tarih boyunca çok sayıda alfabe kullanılmakla birlikte uzun süre ortak alfabe olarak kullanılan Arap alfabesiydi. Bu ortaklık 11.yy’dan 20.yy başlarına kadar sürmüştür. Yukarıda bahsettiğimiz ıslah ve değişiklik tartışmalarının önemli noktalarından biri 26 Şubat ve 6 Mart 1926 tarihleri arasında Bakü’de düzenlenen Türkoloji Kongresinde Latin alfabesine geçilmesi tavsiye edilmişti. Kongreye katılan Theodor Menzel’in notlarından şu kararları öğreniyoruz:

“1. Kongre yeni Türk (Latin) alfabesinin Arap alfabesi ve reforme edilmiş Arap alfabesi, aynı şekilde yeni alfabenin Arap alfabesi ile mukayesesinde muazzam kültür tarihi ve ileriye dönük önemini teknik üstünlüğünü ve avantajını belirtmek suretiyle, yeni alfabenin sokulmasını (kabulünü) ve onun duhulünün çeşitli Türk-Tatar Cumhuriyetlerde, otonom alanlarda her cumhuriyetin ve her halkın kendi meselesi olduğu düşüncesindedir.

  1. Bununla ilişkili olarak kongre, Azerbaycan aracılığıyla Latin yazısının sokulmasında Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin cumhuriyetlerini ve otonom sahalarını (Yakutların, Kırgızların, İnguşların, Karaçay-Çerkeslerin, Gabardinlerin, Balkarların, Osetlerin ve Çeçen bölgeleri ve cumhuriyetlerin) ve Başkırdistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Adige-Çerkes bölgesinde Latin temelinde yeni alfabenin sokulması için geniş hareketinde kendisini gösteren müspet büyük önem taşıdığı gerçeğini ifade eder.”

Bu karar 4 Mart 1926 tarihinde alınmış olup 101 kabul, 7 red, 9 çekimser oyla kabul edilmiştir. Bu karar doğrultusunda Sovyet idaresi tarafından “Yeni Türk Alfabesi Tüm Sovyetler Birliği Merkez Komitesi” kuruldu ve 1927’de yaptığı birinci kurultayda yeni Türk alfabesine (Latin) geçilmesine karar verdi. Bu tarihten itibaren Sovyet olsun veya olmasın, bağımsız olsun veya olmasın Türk dünyası Latin alfabesine geçmeye başladı.

Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında Latin alfabesine geçiş konusu tartışılırken birçok kimse Mustafa Kemal Atatürk ile aynı fikirde değildi. Bilal Bey buna şaşırabilir ama bunlardan biri, bugünkü İslamcı kesimle aynı görüşleri öne süren İsmet İnönü’dür. Bir diğeri ise Fuat Köprülü’dür. Köprülü, 1928’de alfabe değişikliğine itiraz eder; değişikliğin onuncu yılında kaleme aldığı yazıda ise görüşleri değişmiş ve faydalarının olduğunu dile getirmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk bu konuda son derece dikkatli bir strateji izlemiştir. Alfabe değişimi aniden ortaya çıkmış değildir. Daha 23 Mayıs 1928 tarihinde Dil Encümeni kurulmuştu. Bununla birlikte Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği bu değişimin hızlı bir şekilde yaşanması olmuştur. Şahsi görüşüm Türk dünyasının bugün bile değişimin hızlıca yaşanması gerektiğini kavrayabilmiş değildir. Latin alfabesine geçiş çok yavaş bir süreçte devam etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, 8-9 Ağustos 1928 tarihinde Sarayburnu’nda halka şöyle hitap eder:

“Bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu okuma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün seviyesini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlardır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zorundayız. Hataları tashih edeceğiz.”

Alfabe değişiminin temel gayesi işte budur. Daha açık ve hamaset olmadan daha düzgün, daha yalın nasıl ifade edilebilir? Asırlar boyu unutulmuş, kimi devşirme zihniyetlilerce rencide edilmiş bir milleti işte bu kadar yüksek bir seviyede görmek, seçkinlerin lütfunu ortadan kaldırarak bütün bir millete eğitim gibi, bilim gibi, teknoloji gibi bir miras bırakmak Atatürk’ün yüce şahsiyetine yaraşır bir iştir. Üstelik bugün bile etnik hassasiyet (!) gösterek başkalarını rahatsız etmemek için Türk’üm diyemeyenlere iyi bir ders niteliğindedir.

Alfabenin öğretilmesi ve eğitim yaygınlaştırılması için “Millet Mektepleri” açılmış ve zor şartlarda çalışma yapılmıştır. Buna karşın bir yıl içinde 60.000 civarında vatandaş bu derslere katılmış; mekteplerde “Sağlık Bilgisi”, “Hesap ve Ölçü”, “Yurt Bilgisi” gibi dersler verilmiştir.

Yunan ve Çin Alfabesi Örneği

Son olarak Bilal Erdoğan’ın gündeme taşıdığı Yunan ve Çin alfabesi örneği, eski yazıya hasret duyanların görüşleriyle çelişen bir örnektir. Bunun nedenlerini özetle, yalın bir şekilde anlatmaya çalışacağız. Çünkü Romalıların dediği gibi “Yalınlık gerçeğin belirtisidir”.

Alfabelerin bir gelişim süreci vardır. Süreç itibariyle mağara devri resimlerine kadar gitmek mümkündür. Özetle, mağara devrindeki resimler sembollere döner ve bu semboller zamanla anlam veya ses değeri alırlar. Bazı alfabeler anlam değeri taşıdıkları dönemde kalır, bazıları da gelişimlerini sürdürerek ses değeri alırlar.

Türk yazısı da böyle bir süreçten geçmiştir. Bunun ispatı olarak gösterebileceğimiz örnek yine Türk yazı dizgesinin içindeki imlerin şekli ve karşıladıkları ses değeriyle ilgilidir. Örneğin, yarım ay şeklindeki im, “ay-ya” seslerini karşılamaktadır ki bu im yay şekline de benzemektedir. “At-ta” sesini karşılayan im, bir atlıya da bir dağa da benzemektedir. En açık örneği ise “ok” sesini karşılayan ok şeklindeki imdir.

Orhon ve Yenisey yazıtlarından başka çok sayıda irili ufaklı yazıtlar da vardır. Bilge Kağan, Köl Tigin, Tonyukuk yazıtlarının halka hitap ediyor olması ise bu yazının halkın çoğunluğu tarafından biliniyor olduğunu düşündürmektedir.

İşte bu yazı bizim yazımızdır. İskandinav yazarlarının “Odin Turkland’tan geldiğinde bize öğretti” dediği yazı bu yazıdır. Bir “ürüng baş” (Türklerin yazı dizgesine verdiği ad) arıyorsanız bundan başkası değildir. Arap yazı dizgesi bizim milli değerimiz filan değildir. Bunu belirtmiş olalım. Eğer bir gecede cahil kaldığına inanan varsa 1928’e değil, asırlar öncesine baksın.

Arap ve İbrani Alfabesi

Arap ve İbrani alfabeleri şekildedir:

 

Ortak seslere bakalım: “He”, “Dal(et)”, “Gimel” (cim), “Ve(t)”, “Be(t)”, “Alef” (elif), “Kaf”, “Te(t)”, “Vav”, “Ayin”, “Nun”, “Mem” (mim), “Lam(ed)”, “Khaf” (Buraya aldığım üç kaf’tan biri kef olmalıdır), “Shin” (şın), “Qof”, “Tsadi” (dat?), “Sin” (sin).

Burada anormal bir durum yoktur. Gel gelelim bu durumun normal oluşu Arap alfabesinin tanrı katında kutsal olduğu düşüncesini de çürütmektedir. Birçok dil ve yazı sisteminin birbirine benzerliği ırk, coğrafya vb. sebeplere dayandığı gibi Arap ve İbrani alfabesinin benzer oluşu da bunlara dayanmaktadır. Bunda tutup da bir ilahi hikmet aramak Araplar için, İbraniler için normal olabilir. Ya Türkler?

Türklerin tarihte kullandığı yazıyla bugün kullandığı yazı arasında benzerlikler görebilirsiniz. Bu da normaldir. Orhon yazıtları keşfedildiğinde Avrupalı araştırmacılar, bu yazılar çözümlenene kadar yazıların Romalılara, Etrüsklere, İskitlere (Slav ve Hint-Avrupalı kabul ediyorlardı), Fenikelilere, Gotlara, Finlandiyalılara ait olduğunu sananlar çoğunluktaydı. Böylelikle daha yazılar çözülmeden yazı sistemleri arasında bir ortaklık kurulmuş oluyordu. Hatta Sümer yazısıyla karşılaştırılan imler de mevcuttur.

Şimdi Bilal Bey şahsında bütün siyasal İslamcılara soruyorum: Yunan ve Çinliler alfabe değiştirmeden gelişebiliyorduysa Türklerin İslamiyetle tanışmaları sonrası Arap yazısını almaları neden medeni bir gelişim kabul ediliyor? Aynı eleştiri Arap yazısının kabul edilmesi noktasında yapılabilecek midir? Sanmıyorum.

“Yerli ve milli” olmak, siyasal İslam’ın anladığı gibi bir şey değildir. Tarihi süreç içerisindeki değişiklikler, kültürel alışverişler, dil ilişkileri engellenemez, buna da kimsenin itirazı yoktur. Ancak hayali bir Türk yaratılmasının daima karşısında durduğumuzu tekrar hatırlatmak isterim. Bizim tarihimiz 1299’da veya 1923’te başlamaz ama özellikle “1923” ilhamını kadim Türk medeniyetinden, kadim Türk devletinden alır.

Bilmeyenler için hatırlatalım: Türk cumhuriyeti, Osmanlı devri dahil geçmişte kalan pek çok önemli eser ve belgeyi, II.Dünya Savaşı sırasında olası bir işgal veya bombalama durumuna karşı Anadolu’daki kütüphanelere dağıtacak kadar ilim derecesi yüksek ve geçmişine saygılıdır. Bir kimse öğrenmiyor veya öğrenemiyorsa geçmiş olsun, kendi sorunudur.

Sonuç

Arap alfabesi, Latin alfabesi, Çin Alfabesi vs. ne olursa olsun, bütün bunların temel amacı okumak, yazmaktır. Eğer yüce Türk milletinin her bir ferdi okumayı, yazmayı kolaylıkla öğrenebiliyor ve nihayet utanmayan bir Türk, hakkını bilen bir yurttaş, aklını işleten bir insan olabiliyorsa alfabe amacına ulaşmış demektir. Bir gecede bilgelik veya cehalet veren bir alfabe olmadığını dile getirelim. Ayrıca Arap alfabesini benimsemiş olmak geride bırakmaz. Öyle olsa geçmişteki bilgeleri reddetmek gerekir. Mesele eğitimdir. Türk milleti için eğitimin hızlıca yayılması adına yapılacak en iyi hareket Latin yazısını benimsemekti.

Okumak, öğrenmek isteyene her bilginin yolu açıktır. Birçoğunuz çok iyi bilirsiniz ki yine birçoğunuz lisede, ilkokulda tarih derslerinde uyumaktaydı. Sosyal medyayla birlikte moda olan şeylerin başında memleket meselelerini cahilce tartışmak gelmektedir. Uykunuzda vahiy almıyorsanız, “Bize tarihimizi öğretmediler” diyemezsiniz. Öğrenmek için önce gözlerinizi açmanız gerekir.

Osmanlı devrinde başlayan Batılılaşma hareketlerinin hamasetle eleştirilmesi kimseye bir şey katmaz. Üstelik bu sadece Türklere has bir şey değildir. Yüzünüzü Türkistan’a, Rusya’ya, İran’a, Hindistan’a, Çin’e, Japonya’ya dönseydiniz yine karşılacağınız Batılılaşma çabası olacaktı. Hele ki Türkistan Türkleri için Osmanlı, Batı medeniyetiyle Türkistan arasında kandaş ve dindaş bir köprüydü. Eğer Batı bilimde, teknikte, felsefede ileri gitmişse bunu reddetmek kimseye bir şey katmaz. Doğunun pek çok halkı ticari ve siyasi yönden sömürülmeye başlayınca Batılıların geldiği noktayı görmüş ve Avrupa’yı takibe almıştır. Önde gideni geçmek için önce onun kim olduğunu bilmeniz gerekir. Gözünüzü gerçeklere kapatırsanız yolun sonunda sizi bekleyen uçuruma gidersiniz.

Türk milleti her ne olursa olsun tekrar güçlenecektir. Bu onun doğasında vardır. Sorunlar oluyor, değişimler gerçekleşiyor, felaketler ve zaferler yaşanıyor ama Türklük daima baki kalıyor. Yeter ki Türk yurtlarında yozluk olmasın. Yozlaşmışlık Türk’ün en büyük düşmanıdır. Bir diğer düşmanı ise fırkalara ayrılmaktır.

Tanrı Türk’ü ayrılık belasından korusun.

Yararlanılan Kaynaklar

M.Şakir Ülkütaşır, “Atatürk ve Harf Devrimi”, TDK Yayınları.

Theodor Menzel, “1926 Bakü 1.Türkoloji Kongresi”, Palet Yayınları.

Ahmet Bican Ercilasun, “Türk Dünyası Üzerine İncelemeler”, Akçağ Yayınları.

Ayvaz Morkoç, “Türk Harf İnkılabı ile Millet Mektepleri ve İzmir’deki Uygulamalar”, Turkish Studies, Volume 6/1. (2011)

Mehmet Levent Kaya, “Yazı Sistemleri”, https://bilimdili.com/toplum/dil/yazi-sistemleri/?fbclid=IwAR2tpLHoLineo11dsO2ws3BV6WInWruwpKTRjTQn6nHb4KD92VpDWuJPssk

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone