ANAYASA TALEP ETMİYORUZ- Asiye Öztürk

asiye

Anayasa; bir hukuk sistemi içindeki en üstün yasadır. Devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirten, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı doküman, devletin temel kanunudur.
Anayasalar devletlere göre biçimsel olarak farklılıklar gösterebilir. Bir devlet yazılı ya da yazısız anayasaya sahip olabilir. Türk tarihine bakıldığında bu iki türü de görmek mümkündür. Anayasanın yazılı hale gelmesi ilk olarak Osmanlı Devleti ile olmuştur. 1876 Kanun-i Esasi yazılı ilk anayasamız olarak kabul görür.
Osmanlı Devleti döneminde yapılan bu anayasa padişahın tek taraflı irade beyanı niteliğindeydi. Anayasanın pek fazla bağlayıcılığı yoktu. Çünkü padişahın kimseye karşı sorumluluğu yoktu. Padişahın geniş yetkileri anayasanın insanlara tanıdığı hakların önüne bir set çekebiliyordu. Osmanlı Devleti’nin son dönemini yaşamasının verdiği sıkıntılar nedeniyle anayasanın yürürlük dönemi çok sancılı olmuştur. İstibdat döneminde askıya alınmışsa da 1908 yılında tekrar yürürlüğe girdi. 1924 yılına kadar varlığını sürdürdü.
1921 yılında Büyük Millet Meclisi Teşkilat-ı Esasi adı altında yeni bir anayasa yayımladı. Kısa, çerçeve anayasa niteliğini taşıyan bir anayasaydı. Dönem koşulları göz önünde bulundurulduğunda çerçeve anayasa olması olağandır. Çünkü her şeyin ayrıntılı bir biçimde yazılabilmesi mümkün değildi. Bu anayasanın en önemli özelliği şüphesiz “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” maddesidir. Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığına son veren, yeni kurulan devlet yapısı için cumhuriyet rejiminin kabul edildiğini içeren anayasa 1921 anayasasıdır. 1923 yılında yapılan anayasa değişikliği ile cumhuriyet ilan edilmişti. 1921 anayasası ayrıca 1876 anayasasını tamamıyla ilga etmemişti. 1876 anayasasının çelişmeyen hükümlerini kabul ediyordu. ahayy
1924 yılında olağanüstü şartlar kalktıktan sonra yeni anayasa yapıldı ve kabul edildi. Bu anayasa 1921 anayasasını ve haliyle 1876 anayasasının kalan kısımlarını da ilga etmiş oldu. Yürürlüğe giren bu anayasa oluştuğu dönem şartları bakımından gayet modern hukuk kurallarını benimsemişti. O dönemde kadınlara seçme seçilme hakkının verilmiş olması modern hukuk kurallarının benimsendiğine en güzel örnektir. “Çağdaş medeniyetler” diye adlandırılan ülkelerde bile henüz böyle bir kanun kabul edilmemiş, eşitlik ilkesini anayasalarının temel ilkeleri arasında sayan milletler kadınlara bu hakkı vermemişti. Ancak zamanla bu anayasada döneme uyum sağlayamama baş gösterdi. Çok partili hayata geçişin sıkıntılarına cevap veremeyecek duruma düştü. Yapılan değişikliklerde de bu sıkıntılar göz önünde bulundurulmamış olacak ki 1960 darbesini yapanlar anayasa ihtiyacına binaen 1961 anayasasını oluşturdular.
1961 anayasası darbe anayasası olmasına rağmen baskıcı yapının aksine gayet özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Parlamenter sisteme tamamen geçiş bu anayasayla beraber olmuştur. Demokratik devlet ve hukuk devleti ilkesi bu anayasa ile benimsenmiştir. Yapıldığı dönem büyük icraatmış gibi bir izlenim oluşturmasına rağmen ilerleyen dönemde ülkede ortaya çıkan kaos ortamının sebebi olmuştur.

Birçok ülkenin insanının sahip olamadığı özgürlükler henüz demokrasiye alışamayan halkın zulme uğramasına neden oldu. Fikir-düşünce özgürlüğü terörize faaliyetlerin kılıfı olmuş oldu. Önlenemeyen bu faaliyetler yeni bir darbeyi doğurdu. 1980 yılında Milli Güvenlik Konseyi yönetime el koydu. Bir meclis oluşturarak yeni anayasa yapılmasını istedi. Milli Güvenlik Konseyi Haziran 1981’de çıkardığı yasa ile kurucu meclis konusunda ilk adımını attı. Söz konusu kurucu meclis Ekim 1981’de faaliyetlerine başladı. Demokrat düzende anayasa yapılırken halkı temsil eden sivil toplum kuruluşları bu meclisin çalışmalarında söz sahibi olamadı. Darbe yönetiminin siyasal partileri, dernekleri ve sendikaları kapatmış veya faaliyetlerini askıya almış olması anayasa yapım sürecinde kamuoyunun fikrinin sunulmasına imkân vermedi. Bu da anayasanın “sivil anayasa” olma özelliğini elinden aldı. 1961 anayasasındaki geniş hak ve özgürlüklerin 1982 anayasasında kısıtlanmış olması birtakım çevrelerde rahatsızlık uyandırdı. Normal siyasi yaşama dönmeyle birlikte anayasada değişiklik yapma talepleri de arttı. Dönemsel ihtiyaçlara göre üzerinde defalarca değişiklik yapılan 1982 anayasasının tam oturtulamamış sistematiği değişikliklerle alt üst oldu. Değişen dönem koşullarına cevap verememeye başladı. Yıllardır süregelen yeni anayasa taleplerinin sebeplerinden birisi de budur. Mevcut iktidarın ve yanlılarının güçlerini arttırma ve yaptıklarına hukuki dayanak hazırlamaları isteği de yeni anayasa talebini doğurdu.
Yeni anayasa talebi bu defa yanında yeni hükümet sistemi isteğini getirdi. Ülkedeki yönetim sisteminin yeterli bulunmaması siyasileri yeni sistem arayışından çok diğer ülkelerde bulunan hazır sistemleri deneme yoluna itmektedir. Yeni bir sistemin denenmesi ve sonucunun yine hüsran olması ülke maddiyatı açısından büyük kayıplar doğuracaktır. Bu yüzden bulunduğumuz noktada yapmamız gereken ince eleyip sık dokumak olacaktır. Yeni sistem, yeni anayasa içinde bulunduğumuz koşulların vazgeçilmez istekleriyse eğer bizim üzerimize de bir görev düşüyor muhakkak.
Ülkemizin anayasa tarihine kısaca göz gezdirmiş olduk. Anayasalar değişiyor ancak bizim açımızdan bir gelişme olmuyor. Örneğin şu an kullandığımız 1982 anayasasını ele alacak olursak daha ikinci maddede hüsranı yaşıyoruz. Dönemin anayasa yapıcıları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin niteliklerini sayarken “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ibaresini kullanmış. 1982 anayasasının Atatürk milliyetçiliğinden çıkarımı; ırk, din, mezhep ayrımına dayalı olmayan, kültür birliğine ve birlikte yaşama istek ve iradesine dayanan sübjektif milliyetçilik anlayışıdır. Atatürk milliyetçiliği diyerek oluşturulan bu kavramın elle tutulur bir tarafı yoktur. Çünkü milliyetçilik kişiler üzerinden değil milletler üzerinden niteliklerini kazanır. Atatürk’ün Türk milliyetçisi olduğunu söyleyemeyenlerin yaptığı anayasalar ortadadır. Atatürk’ten sonra başa gelenlerin Türk milletine zulüm olduğunu tarih yazmaktadır. Ülkenin kurucu unsuru olan Türk milletinin böylesine yok sayılması kabul edilemez bir durumdur. Zira diğer devletlerde böyle bir durum söz konusu dahi olmamıştır. “Ağam, paşam” diyerek mevkii sahibi olanların Türk milletine beslediği kin yaptırımlarıyla ortaya dökülmüştür.
Mevcut iktidarın kendi salahiyeti için neler yaptığı ortada. Anayasa değişikliği talebinden hükümet sisteminin değişimi talebine kadar uzanabiliyorlar. Bugüne kadar yaptıklarının bir şekilde kılıfı vardı. Bundan sonra yapacaklarına da uygun kılıflar dikiyorlar.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Yeni anayasa, yeni hükümet sistemi, yeni rejim…
Türk milletinin geleceğini tayin noktasında söz sahibi olabilmemiz açısından bugün atacağımız her adım önem arz etmektedir. Milli vicdan ve milli bilinç sahibi herkesin sorumluluk alması gereken bir dönemdeyiz. Yaşanılan her olayı Türk milletinin menfaatine dönüştürmek için uğraş göstermemiz gerekiyor. Bunun için bulunduğumuz durum ve koşullar içinde en iyi insanlar olmak zorundayız. En iyi olmak demek koltuğun en tepesine sahip olmakla aynı anlamı taşımamalı. Kişisel donanım ve yetkinlik açısından kendimizi geliştirmek adına yılmadan yorulmadan çalışmamız gerekiyor. Bu çalışmalarla Türk milletinin hizmetinde olmak demek yürüdüğümüz yolun hakkını vermede bir adımdır. Gördüğümüz en ufak zorlukta pes ederek bir yerlere varamayız. Evet, devir kahpe, insanlar dönek. Haksızlık ve adaletsizlik kol geziyor. Meydanı verdiğimiz bir avuç namert bizi sindirmeye çalışıyor. Millet üzerinde oluşturulan sağa sola bulaşmama, günün ihtiyacına göre kazanç sağlama bilinci bu namertlerin işini kolaylaştırıyor.
Bugün hukukçuların herkese eşit davranabilmek amacıyla(!) hiçbir ideolojiye yakınlaşmadıklarını görüyoruz. Yazık ki ideoloji sahibi olmakla adalet dağıtımında eşitsizlik olacağını düşünenler çok fazla. Milliyetçiliğe faşizm yakıştırmasını rahatlıkla yapanlar bütün etnik unsurları haksız da olsalar haklı konuma rahatça çıkarıyorlar. Hukuk camiasında belli kesimler sivrilirken eğer ideallerinden önce kendi menfaatlerini düşünselerdi bugün bu noktalara gelemezlerdi. Tarafsız düşünme, adaleti sağlama(!) amacıyla suya sabuna dokunmayan kesimin günahı büyük. Hayatları boyunca bir idealin peşinden gitmek, eğer ki hür vicdan sahibiyseler, onların tarafsızlığına leke sürmez. Adaletsiz bir çevrenin mensubu olarak yetişiyorsanız ve gerçek manada vicdan sahibiyseniz zaten amacınız adaleti sağlamak olacaktır. İdealleriniz buna engel olmaz.
Suya sabuna dokunmayan kesimin eleştirebildiği tek nokta da hukukçuların ırkçılık yapamayacağı. Irkçılık gözlerine kendi milleti haricindekilere yaşam hakkı tanımamak olarak gözüküyor. Oysa ırkçı bir toplum düzeni diğer etnik grupların yaşam hakkını elinden almaz, yaşam haklarına müdahale etmez. Sanıldığı gibi ırkçılar ellerinde satırlar, baltalarla gezen insanlar değildirler. Diğer etnik gruplara yaklaşım tarzımızı onların hal ve hareketleri belirler. Ülkemizin varlık koşullarına darbe indirmeye çalışanların uzuvlarında oluşacak eksiklikler onları bağlar. Bu bizim katil ya da cani olduğumuzu göstermez. Nefsi müdafaanın katillikle ya da canilikle alakası yoktur. Bu kesimin eleştirilerine kulak asmadan çalışmalara devam etmemiz gerekiyor.
Yeni bir anayasa yapılacaksa bunu Türkçüler yapmalı.
Yapılacak yeni anayasanın taslağı olarak diğer milletlerin anayasalarının örnek alınmasına bir son verilmeli.
Binlerce yıllık tarihe sahip bir milletin anayasasının hazırlanması için tarihinden başka örneğe gerek yoktur. Tarihimizin en kıymetli noktalarından biri töremizdir. Çağdaş medeniyetler seviyesine çıkış(!) gayesi gafletine düşen güruh toplumu töreden koparıyor. Kendi ananelerimiz unutturulmaya, bizimle en ufak bağlantısı olamayacak milletlerin yoz kültürleri yerleştirilmeye çalışılıyor. Mücadeleye başlangıç noktamız burası olmalıdır. Bu zamana kadar milletin çektiği cefanın sebebi töreden, özden koparılıştır. Türkçü camianın üzerine düşen görev de bu konuda farkındalık oluşturmaktır.
Yurdun merkezi yerlerinden en ücra köşelerine kadar ulaşacak bir güç ve sonrasında yapılacak disiplinli çalışma ile zamanla toz tutmuş ananelerin derlenmesi için çalışılmalıdır.
Hayatımızı şekillendirecek olan töre ister yazılı olsun ister yazısız elbette bizimle beraber vücut bulacaktır. Oturup kalkmamızdan adım atışımıza kadar töreyi tüm benliğimiz ile yaşatmalıyız. Töre yaşamalı ki biz de yaşayalım. Devletler yıkılabilir, yerine yenisi kurulur. Ancak töre yıkılırsa yeni düzen tutturmak o kadar kolay olmaz.
Birliğimiz ve dirliğimiz için mücadele verdiğimiz bu kutsal yolda çalışmak en büyük iftihar kaynağımızdır.
Belki bugün kısık sesleriz, haykırışlarımız kulakları kapalı olanlara yetişmiyor. Önümüzde iki yol var: ya sesimizi yükselteceğiz ya da o kulakları açacağız.
Mücadele azmimiz her geçen gün artarak devam edecek!

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone