Atalar Sözü ile Bir Kömen Ülkesinin Kapılarını Aralamak- Burak Kıyıcıoğlu

bur

 

Orta Asya’ya en eski zamanlardan bu yana hâkim olan sosyoekonomik yapı ve iklim koşulları Türk’ün genetik kodlarına sert bir mizacı eklemiştir. Beraberinde, savaşçılığa ve göçebeliğe dayanan bir hayat, bu koşullara da bağlı olarak, kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Savaşçılığa ve göçebeliğe dayanan toplulukların tarihinde, askerî açıdan en güçlü olan ve bunun yanında, devlet işleri noktasında teşkilatçı bir biçimde hareket etmeyi en iyi beceren topluluğun, bölgesinde kendisiyle aynı köklere uzanan kardeş toplulukların siyasi liderliğini yaptığı görülmektedir. Mevcut durumu koruyamaz hale gelip zayıfladığında, kendisinden daha güçlü ve daha teşkilatçı olana çoğu zaman savaş yoluyla devredilmek zorunda kalınan bu siyasi liderlik, aynı zamanda kültürel liderliği de beraberinde getirir.

Bizim tarihimizde de siyasi liderliği üstlenen Türk topluluklarının kullandığı dil, Turan’ın yazı dili haline gelmiştir. Göktürk Kağanlığı’nın siyasi lider olarak tarihimizde bir devre damgasını vurduğu sekizinci yüzyılda, yazı dilimiz Orhun yadigârlarında kullanılan dil olmuştur. Yadigârlarda kullanılan dilin hususiyetleri ise bize devrin içtimai yapısı hakkında ışık tutan en canlı kaynaktır.

Sözgelimi; fiiller, isimlerden daha zengindir. Hatta birçok isim de fiillerden türetilmiştir. Bu hususiyetle dilbilimi şunu söylüyor: “Ataların hayatlarını devam ettirebilmek ve belki de siyasi gücü elden bırakmamak için sonu gelmez bir hareket halinin içerisindeydiler. Öyle ki eylemler arasındaki küçük farkları bile birbirinden ayırt ederek başka fiiller ile karşılamak ihtiyacını hissettiler.”

Bir başka hususiyet; fiiller ekseriyetle tek hecelidir: at, tut, yap, et, dik, yık, al, ver, gör, sev, kalk, gel, git, yat, kır, kes, kıl… Bu da bize her şeyin ani ve hızlı geliştiğini, Orta Asya bozkırlarında zamanın çok değerli olduğunu, hatta uzun uzadıya, çok heceli fiiller ile konuşacak kadar zamanın bulunmadığını gösteriyor. Az sözden çok şey anlamak zekâ işidir. Orta Asya’daki bu hızlı hayat, var olabilmek için zeki olmayı mecbur kıldı;  birey, tek hece ile büyüğünden gelen emri yerine getirecek kadar zeki olmak zorundadır. Aynı şekilde tek hece ile küçüğüne doğru ifade edilmiş bir emir bildirmek zorundadır.

Bu, ilâhi bir güç olmaksızın mantıklı bir açıklaması yapılamayan muhteşem bir yetenektir.

 

Bu noktada anlaşılan o ki, dilbilimi, dil tarihi ve atalarımızdan bize kalan dil emanetleri, geçmişten bir kapı aralayarak atalarımızın yaldızdan bir nehir gibi akıp giden doru atlarının sırtında batıdan doğuya, doğudan batıya koşturduğu kömen ülkesine bizi davet ediyor.

Yazımızda, onuncu asırda Türk dünyasının liderliğini yapan ve Hakaniye lehçesinin Türk dünyasının yazı dili olarak kabul edilmesini sağlayan Karahanlıların Türkçesine ait üç atasözünden hareketle bu kömen ülkesinin kapılarını bir yerlerden aralamaya çalışacağız. Öncesinde Karahanlılar ve onların edebiyatları hakkında bildiklerimizi kısaca hatırlamak faydalı olacaktır.

Karahanlılar onuncu asırdan on ikinci asrın sonlarına kadar, Tanrı Dağları çevresinde, Seyhun ve Ceyhun nehri havzasında, Kansu’dan Aral’ın batı kıyılarına kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş bir Türk devletidir. Hakanlılar, Elik Hanlar, Arslan Hanlar ve Buğra Hanlar adları ile de anılan Karahanlılar’ın Karluk, Yağma, Çiğil Türklerinden müteşekkil bir boylar federasyonu olduğu görüşü savunulur. Buna kimi tarihçiler Tohsıları da ekler. Hükümdarlar soylarını Aşina boyuna bağlar ve Alper Tunga’nın torunları olduklarını belirtirler. İslamlığın kabulünün ardından Sâmanoğullarını mağlup ederek Mâverâünnehir’e egemen olup bu tarihlerden itibaren yükselseler de Batı Karahanlılar ve Doğu Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Selçuklulara ve Karahıtaylara yenilerek on üçüncü asrın başlarında yıkılmışlardır.

Karahanlılar’ın egemen oldukları Kaşgar, Balasagun, Semerkant ve Buhara, dünyanın en önemli bilim-kültür merkezleri haline gelmiştir. Yeni Türk mimarisinin ve şehirciliğinin en güzel numunelerini oluşturan Karahanlılar döneminde Türk edebiyatı, altın çağlarından birini yaşamıştır. Kutadgu Bilig, Divanü Lügati’t-Türk, Atabetü’l Hakâyık, ilk Kur’an Tercümeleri ve Divan-ı Hikmet bu dönemde edebiyatımıza kazandırılmıştır.

İslamlığın kabulünden sonra edebiyatımızda yeni bir üslup geliştirilmiştir. Ancak seçkin kesime hitap edilen bir edebiyat gayretinde olunmasına rağmen Türk şiirinden birçok hatıra, Türk şiirinden birçok ses ve şekil özelliği Türk ruhunun sert mizacı ile şaşırtıcı bir şekilde kol kola yürüyen ince ve nazik sanatkâr ruhu kendisini kesin bir şekilde bu dönemde hissettirir. Nasıl ki, Göktürk döneminde baş gösteren Çinlileşme modasına nasıl bir isyan gerçekleştirilip bu konuda Orhun abidelerinde çok mühim ikazlar yapıldıysa bu dönemde de Araplaşmaya ve Farslaşmaya karşı isyanın sözcülüğünü Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgati’t Türk’te yapmıştır. Bunlar Müslüman Türklerin ilk milliyetçi çıkışları olarak kültürümüzdeki müstesna yerlerini aldılar.

Edebî eserlerde kullanılan dil Hakaniye lehçesidir ve Türklerin yazı dili haline gelen bu dil, yeni bir kültür dairesine girmekte olan Türklerin öz varlıklarını yeni bir düşünce biçimine, yeni kelime akınlarına, yeni bir edebî şekil ve sisteme karşı muhafaza etmeye çalışan Karahanlıların kültürel bir silahı olarak tanımlanabilir.

Atasözleri; bir milletin tarihin karanlık zamanlarından bu yana, nesilden nesile aktarılan ve binlerce yıl önce yaşayan atalarımızın hayat felsefeleri, tecrübeleri ve birikimlerini doğrudan doğruya yansıtan canlı söz varlıklarıdır.

Balasagunlu Yusuf tarafından Hakaniye lehçesinin en mühim yadigârlarından biri olan Kutadgu Bilig, ilk Türk siyasetnamelerinden biridir. Devlet yönetimine dair birçok öğüdün bulunduğu eserde yer bulan atasözleri, atalarımızın acı tatlı tecrübelerini ihtiva eden, onların yaşayışları ve yeni bir kültür dairesinde şekillenmeye başlayan dünya görüşleri hakkında keskin ipuçları barındırmaktadır.

Negü tir eşitgil avuşka sözi/ Avuçka sözi tutsa açlur közi’ Kutadgu Bilig’de geçen bir atasözüdür. Türkiye Türkçesine, ‘Nasıl der işit atalar sözünü/ Atalar sözünü tutanın açılır gözü’ şeklinde aktarmamız mümkündür. Bu beyitte, dikkatimizi çeken ilk nokta ‘t, ç, k’ seslerinin sıklıkla tekrarlanmasıdır. Bu ünsüzler, Türkçede ‘patlayıcı ünsüzler’ olarak sınıflandırılan gruba giren harflerdendir. Bir anda çıkan, sürekli söylememize elverişli olmayan bu harflerin kullanılması tesadüfî değildir ve atasözünün kesin yargısı arasında bir bağlantılıdır.

Atasözünün manasına bakıldığında, milletimizin on birinci yüzyılda atalarının tecrübelerinden faydalandığını ve doğruluğu tecrübeler ile ispatlandığını görülmektedir. Nitekim, atalarının sözünü dikkate alanların ‘gözünün açıldığı’ belirtilmektedir. Buradaki ‘göz açılması’nın rahata kavuşmak, huzurlu olmak, belalardan emin olmak gibi anlamlara geldiğini söyleyebiliriz.

Birçok kelime, anlamıyla birlikte incelendiğinde, kendisini oluşturan harflerin sızıcı, akıcı veya patlayıcı olması ile kesin bir ilişki söz konusudur. Bu durum, dilbilimciler tarafından incelenmeyi bekleyen ve üzerinde çalışılmamış bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud’a ait Divanü Lûgati’t-Türk adlı eser ise Türkçenin o zamanlarının münevverlerinin(!) sandığı gibi Arapça ve Farsça’dan geri bir dil olmadığını, bir Emevi ahlâkıyla zaman zaman kendi evlatları tarafından da hakir görülen bu dilin birçok hususiyetiyle söz konusu dillerden üstün olduğunu göstermek üzere yazılmış bir sözlüktür. Bunun yanı sıra halk edebiyatına dair birçok numuneye rastlanmaktadır. Dolayısıyla Divanü Lûgati’t-Türk, aynı zamanda bir atasözleri külliyatı gibidir.

Eserde geçen atasözlerinden biri de şudur: ‘Ata oglı ataç dogar’. Atasözünü ses ve anlam ilişkisi bakımından incelediğimizde yine aynı sonuca varmaktayız. Yine, ‘t, g, çpatlayıcı ünsüzlerinin sıklıkla kullanıldığını ve kalın ünlülerin –özellikle a- kullanıldığını görüyoruz. Böylece sert bir tını yakalanmış, kesin bir ifade kullanılmış ve sözün kalıcılığı arttırılmıştır.

Türkiye Türkçesine aktardığımızda ‘Babacan adamın oğlu babacan doğar’ şekline getirebileceğimiz bu atasözünde, mana olarak soyaçekimin etkisinin kabul edildiği vurgulanmıştır. Kişide bir takım meziyetlerin yaradılıştan, kanından, atasından ve ırkından geldiği bu atasözü ile vurgulanmıştır. Atalar sözünü dinleyenin gözünün açılıp rahata kavuşacağı ikazında bulunan atalarımız, babanın oğlu gibi doğacağının tecrübesini ve soyun önemini bizlere bildirmektedir.

Kendisinden alıntı yapacağımız son eser, Edip Ahmed Yüknekî tarafından nisbeten Karahanlılar’ın son dönemlerinde yazılan Atabetü’l Hakayık’tır. Özelliklerine bakıldığında, eserin içeriğine de bağlı olarak kullanılan dilin ağırlaştığını, Arapça kelimelerin sıklıkla kullanılmaya başlandığı görülür.

Atabetü’l Hakayık’ta geçen ‘Min er dostun erse öküş körmegil / Bir er düşman erse anı azlamagıl’ atasözünde yer alan Türkçe kelimelerin ses özelliklerinde, yukarıdaki diğer atasözlerinde gösterdiğimiz özellik yine bulunmakla beraber, ‘az sözle çok şey anlatmak’ mucizesinin gerçekleştiğine şahit olmaktayız. Başka dillerde belki de beş-altı kelime ile ifade etmenin ancak mümkün olabileceği ‘körmegil’, ‘azlamagıl’ ifadeleri ile tek kelime ile hem bir fiil bildirilmiş (görmek, azlamak) hem de bu fiilin bir emir olarak bildirildiği ekler ile hissettirilmiştir; gıl-gil emir ekleridir. Bu, Türkçenin mucizesidir.

Atasözü, Türkiye Türkçesi ile ‘Bin dostun varsa çok görme/ bir düşmanın varsa az görme’ anlamını vermektedir. Böylece hayatın en hassas noktalarından biri izah edilmiş olunmaktadır. Bin dostun varlığı çok şey ifade etmeyebilir, ancak bir düşmanın dahi varlığı azımsanacak bir şey değildir.

Bu; ataların sözü, ataların tecrübesidir.

Burak Kıyıcıoğlu

 

Kaynaklar:

Nihat Sami Banarlı; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi

Ahmet Bican Ercilasun; Türk Dili Tarihi

Necmettin Hacıeminoğlu; Karahanlı Türkçesi Grameri

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone