Başkanlık Sistemi Nedir?- Hakan Kurt

baş

Tarih insan topluluklarının ulaştığı en ileri siyasal örgütlenmenin “Devlet” mekanizması olduğunu söylemektedir. Gerçekten de ilkel yaşayış biçimleri, daha sonra kabile-klan-aşiret çizgisindeki örgütlenme ve yaşama eğiliminden sonra insan toplulukları ulaşılabilecek en ileri kurum olarak devleti meydana getirmişlerdir.

J.J. Rousseau devlet kurumunu bir “toplum sözleşmesi” fikrine dayandırmış ve insanların belli özgürlüklerini kendi elleriyle kısıtlayıp devlete verdiklerini, karşılığında ise kendi güçleri ile sağlayamayacakları bazı güvenceler aldıklarını belirtmiştir.

Bu sayede devlet mekanizması legal bir zemine oturmuştur. Devlet mekanizmasının ortaya çıkışından sonra asıl konu kurulacak bu devletin nasıl ve kimler tarafından yönetileceği sorusu olmuştur. Tarihin seyri bu soruya da bugün itibariyle “demokratik seçimlerle iş başına gelen siyasi liderler” şeklinde cevap vermiştir. Mutlak monarşiler yani tek bir imparator yahut kralın hâkim olduğu siyasi liderliklerden meşruti monarşilere geçilmiş; yani kral yahut imparatora bir meclis eşlik etmeye başlamıştır.

Özellikle İngiltere bu süreci en doğru tatbik eden ülke olmayı başarmış ve 200 yıllık sürecin sonunda İngiliz kraliçesini sembolik bir mevkiye kadar itmiştir. Fakat her ülkede süreç bu kadar yumuşak ve uzun süreli olmamış, içlerinde Türkiye’nin de olduğu kimi ülkelerde meşruti sistemlerin kurulması epey zorlu ve kanlı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki I. ve II. Meşrutiyet tecrübeleri buna örnek gösterilebilir.

Tarihsel belirleyicilik gereği meşruti monarşiler, halkın doğrudan yöneticileri seçtiği “Cumhuriyet” sistemine evrilmiştir. 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başları Cumhuriyet rejiminin dünya çapında yayıldığı dönemler olmuştur; fakat hem diktatörlerce yönetilen ülkeler hem de demokratik standartlara sahip ülkeler kendine cumhuriyet dediği için burada kafalar karışmıştır.

Bugün benzer bir kafa karışıklığını başkanlık sistemi tartışmalarında da görmekteyiz. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ortaya atılan, Türkiye’nin başkanlık sistemi ile yönetilmesi gerektiğine yönelik tartışmalar almış başını yürümüştür.

Öncelikle meseleye Türkçü gözüyle bakmak için bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak şarttır. Türkçü, Türk tarihinden beslenen ve ileri atacağı adımları da tarihten ders ve feyz alarak atan bir kimse olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl idare edilmesi gerektiği hususunda da tarihinden yola çıkmalıdır.

Türk Tarihi yaklaşık 2200 yıllık bilinen süreci içinde hep büyük imparatorluklar ve büyük kağan, hakan, sultan, padişah ve dengi kimselerce ileri taşınmıştır. Türk tarihini devletsiz düşünmek mümkün değildir ve devletsiz kalan Türk toplulukları zamanla tarih sahnesinden de silinmiştir. Avrupa’daki Katolik kilisesi türü bir sosyal örgütlenmenin eksikliği dolayısıyla Türklerde devlet her şeye sahip ve her şeyden sorumlu olmuş ve onun olmadığı yerde Türk de olmamıştır.

İşte “Kutsal Devlet” kavramı bu tarihsel temeller üzerine bina edilmiş ve bugün dahi Türk toplumunca korunmuştur. Devletin bu kadar değerli olduğu bir toplumda, devleti idare eden elitlerin değersiz görülmesi ve devletin idare mekanizmalarına gelecek insanların seçiminin önemsenmemesi pek tabi söz konusu olmamıştır.

Devletin başındaki kağanlar yahut padişahlar töreye bağlı olmak koşulu ile büyük bir güce ve etkinliğe sahip olmuşlardır. Bu güç sayesinde büyük fetihler yapılmış ve kararlar hızla uygulamaya konmuştur. Veraset sorunları aşılamasa da tahta bir kez oturan Türk devlet başkanı, sonrasında Avrupa’daki muadillerinin aksine dengeleri gözetmek ve ona göre hareket etmek zorunda kalmadan kafasındakileri uygulamıştır.

Özellikle Osmanlı İmparatorluğu bunun en yüksek örneği olmuş ve bütün mülkün sahibi olan sultan, toprağa dayalı bir soyluluk ve otorite oluşmasına dahi asla müsamaha göstermemiştir.

O halde tarih bize açıkça güçlü liderlerin idaresindeki Türk devletlerinin çok büyük başarılar elde edebildiklerini göstermektedir. Özellikle 1908’de başlayan 1946’da çok partili sisteme geçişle beraber artan “demokratik idare sancıları” bize bu tarihi kaideyi hatırlatmaktadır. Türkiye’nin 1946’lardan sonra siyasi cambazlık oyunları dışında pek bir şey görmediği tam tersine geri gittiği söylenebilir. Türkiye’de hükümet kurabilmek için rüşvetler verilmiş ve meclisteki aritmetikle oynayabilmek için şantajlarla ve vaatlerle milletvekilleri alınıp satılmıştır. Yüce Türk milletinin seçtiği vekillerin bu halleri milleti de kahretmiştir. Nihayetinde demokrasi yahut demokratik seçimlerden bir şey elde edilememiş ve bu aldatmaca sürüp gitmiştir.

Peki, başkanlık sistemi bunun neresinde durmaktadır? Öncelikle söylemek gerekir ki güçlü bir başkan ve onun emri altında ama onu dengeleme vazifesini de üstlenen bir parlamento ile birlikte işleyen başkanlık sistemi pek çok ülkede farklı renklere bürünmüştür. Parlamentonun olmadığı başkanlıklar olduğu gibi parlamentonun başkandan güçlü olduğu sistemler de mevcuttur. Yarı başkanlık türü idari sistemler de vardır ve ülkeden ülkeye değişmektedir.

Başkanlık sistemini incelediğimiz zaman; Kuvvetler ayrılığı ilkesi, belirlenmiş yıllar aralığında halk tarafından seçilme (4+4 veya 5+5), yürütmenin, yani başkanın, yasama organlarının güvenoyuna ihtiyaç duymaksızın çalışması ve böylece hızlı kararlar alabilme şansı, başkanlık sisteminin artıları olarak görülebilir. Başkanın yasama meclisini feshetme yetkisi yoktur. Ama yasama meclisinden gelen kararları veto yetkisi vardır. Bu vetonun iptal edilebilmesi içinse yasama meclisinin nitelikli bir çoğunluğunun (2/3 gibi) oyu gerekir.

Politik istikrar her ülke için ve tabi Türkiye için de çok önemlidir. Başkanlık sisteminin belki de en büyük artısı da politik istikrarı güvence altına alabilmesidir. Koalisyon hükümetleri, seçimlerde tek başına çoğunluk kuramayan partilerin ülkeyi birlikte idare etmek üzere kurdukları hükümetlerdir. Fakat birbirinden farklı siyasi eğilimleri olan ve farklı politikalar izlemek isteyen partilerin bu yumuşak zemindeki işbirliği çoğu zaman çökmektedir. Çökmeden gittiği durumlarda da ülke ekonomik ve siyasi kayıplara maruz kalmaktadır.

Başkanlık rejimine sahip ülkelerde ise bu sıkıntı yaşanmamaktadır. Görev süresi belli olan başkan bu süre içinde gerekirse kendi partisine de tavır koyabilecek bir güce sahip olur. Ayrıca “vatana ihanet” gibi bir suç isnadı dışında yargılanmasını gerektirecek bir durum söz konusu olmaz.

Yine de başkanlık sisteminin iyi işlemesi için yasama yani parlamentonun başkana karşı bir denge unsuru olması ve onu sıkı denetlemesi şarttır. Örneğin 1972’de ABD’de yaşanan “Watergate Skandalı” bunun güzel bir örneğidir. ABD’de Watergate adlı iş kompleksine ABD Başkanı Richard Nixon’un onayı ile giren 5 hırsız, komplekste yer alan ana muhalefet partisinin merkezine dinleme cihazları yerleştirmek isterken polis tarafından yakalanmıştır. Olayın ardından ABD Senatosu, Başkanı oldukça sıkıştırmış ve sonunda görevden almaya hazırlanırken R. Nixon istifa etmiştir. Bu skandal, yasama organının, yürütmeyi denetlemesi konusunda güzel bir örnek olmuştur. Hatta bu tarz bir skandalın yürütme ile yasamanın iç içe olduğu parlamenter sistemlerde olsa açığa çıkarılamayacağı iddia edilmiştir.

O nedenle Türkiye’de parlamenter sistemin içine düştüğü açmazlardan çıkmak için başkanlık sistemi güzel bir alternatif olabilir. Fakat Türkiye’yi yöneten siyasi kadro ve lideri Erdoğan’ın başkanlık sisteminden beklentisi çok farklıdır. Türkiye’de bütün kurum ve organlara sahip olmak isteyen ve bu hususta karşısına çıkan bütün direnç noktalarını da kırmak isteyen Erdoğan, başkanlık sistemini de bu iş için “araç” kabul etmektedir.

Teoride hızlı karar alınabilmesi, şeffaflık ve denetlenebilirlik, politik istikrar gibi ilkeleri içeren başkanlık sistemi, Türkiye’de muhalif seslerin iyice kısılacağı ve ülkeye yeni bir düzen verileceği günlerin habercisi olacaktır. Bugün dahi Erdoğan’a bağlı olan yasama organının yarın Başkan Erdoğan’ı adilce denetlemesi ve suçlarını gerekirse açık etmesi mümkün gözükmemektedir.

İşte burada bazı çelişkiler bizi beklemektedir. Türkçüler, Türkiye’nin gelişmesi ve şaşalı günlerine geri dönebilmesi için güçlü liderliklerin gerekliliğini bir tarihsel belirleyicilik olarak kabul ederken, mevcut şartlarda gidilecek bir başkanlık sisteminin de Türkiye için hayırlı olmayacak neticeler getireceğini görmektedir.

O halde burada yapılması gereken mevcut iktidarın yanlış, haince ve çarpık politikalarına karşı çıkıp, mevcut şartlarda iktidarı topluma güç projeksiyonu yapacak imkânlardan (başkanlık sistemi gibi) alıkoymak ama ilkesel olarak da güçlü liderler, güçlü Türkiye prensibi doğrultusunda başkanlık sistemi gibi idari sistemlere arka çıkmaktır. Bunun yapılması durumunda başkanlık sistemi konusundaki kafa karışıkları bitecek ve ayakları yere basan fikirle bu işler konuşulabilecektir.

Zira Türkçü bir iktidarın başkanlık sistemi ile kurulması ve yönetilmesi hem daha kolay hem de daha doğrudur. Öncelikle bir taviz sanatı olan siyaset, iş başına gelen kadroların sürekli bir denge politikası gütmesini zorunlu kılmaktadır. Fakat bir başkanın olması ve görev süresi içinde çok fazla denge gözetmeksizin karar alabilmesi, Türkçülerin özlemini duyduğu sıkı, disiplinli ve tavizsiz idarenin kurulması anlamına gelecektir.

Ayrıca dürüstlük ve adil devlet adamlığına değer veren Türkçüler, bugünün aksine çok daha iyi denetlenebilen bir başkanın asla yanlış işlere bulaşmayacağına ve yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma gibi sosyal hastalıklara karşı korunmuş olacağına inanmaktadır.

Başkanlık sistemi, Türk toplumuna dışardan enjekte edilen yetersiz idari sistemler yerine toplumun tarihi yönetim kültürüne en uygun olan sistemdir. Her şeyi Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından yapmak isteyen Türkçüler bu nedenlerle başkanlık sistemini desteklemelidir. Bunu desteklerken gayri Türk, geçmişi şaibeli, ikiyüzlü kimselerin başkanlık koltuğuna oturmasına da razı olmamalıdır.

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone