Başörtülü Sömürü

Shakespeare’in ünlü Othello oyununun sonunda Othello karakteri intihar eder. İntihar ederken de şöyle bir cümle kullanır: “Ben Halep’te türbanlı bir Türk’ü işte böyle öldürmüştüm.”

Tabi AK gençlik “Othello sen kimsin ya? Benim türbanlı bacıma nasıl saldırırsın? Nasıl zulmedersin? Yoksa o Kabataş’taki zalim de sen miydin?” diyebilir. O yüzden konuya açıklık getirmek gerekir. Othello’nun Halep’te öldürdüğü türbanlı Türk bir erkektir. Türban eski geleneklere göre devlete isyan edenlerin taktığı simgesel bir başlıktır. Köken itibariyle de Fransızca’dır. Eğer Yeşilçam filmlerini açıp incelerseniz, eşkıyalık sürdüğü müddetçe türban giyme geleneğinin olduğunu göreceksiniz.

Şule Yüksel Şenler, bugünkü türbanı tasarlayan kişidir. Bu modayı Audrey Hepburn’un başörtüsü tarzından etkilenerek tasarladığını kendi de ifade etmiştir!

Şule Yüksel Şenler, aynı zamanda Said-i Kürdi’nin talebesidir! Güya bunun ağabeyi Üzeyir Şenler ölürken Fetullah’ın Mason olduğunu deşifre ediyor. Bunlar da ailecek çok sert tepki veriyor. Ama Üzeyir Şenler ölene kadar bunu açıklamıyor.

Yerseniz.

Neyse ki Fetullah sapığı “FETÖ lideri” oluyor da öyle deşifre ediyor!

Ayrıca Şule Yüksel Şenler’in adı 2013’ten önce daima Fetullah’ın cemaatiyle anılır, “Türban modasını başlatan kadın cemaatçidir.” lafından mübarek alınmazdı.

Tekrar türbana geçelim.

Türbanın altında alnı kapatan örtü, Fransız usulü bonedir. Türbanın arkasının geriye doğru uzatılmasıyla kafa, Sümer tanrıçası İnanna’nın kafasına benzer. Onun da başı arkaya doğru uzar.

Anlayacağınız, mevcut türbanın cephede savaşan başörtülü nenelerimizin gelenekleriyle zerre alakası yoktur. Ancak sömürüsünü yapmak, dünün cemaatçisi bugünün cemaat düşmanı döneklerine düşmüştür.

Türban olayının simge ismi ise Merve Kavakçı’dır. Bu zaten başlı başına Türk kızlarına bir hakarettir.

Merve Kavakçı, Necmettin Erbakan’ın yakın arkadaşı Prof. Dr. Ziya Kavakçı’nın kızıdır. Kavakçı, 18 Nisan 1999’da İstanbul 1. Bölge 4. sıradan Fazilet Partisi milletvekili adayı oldu. Seçildi, meclise girdi. Meclis’te protesto edilen Merve Kavakçı yemin edemedi. Ancak seçilmiş milletvekili statüsü devam ederken bu mübarek de 5 Mart 1999’da ABD vatandaşı oldu. Üstelik bunu Türk devletine bildirmedi. Bu durum anlaşılınca da vatandaşlıktan çıkarıldı.

Kavakçı’yı mecliste sadece Ecevit’in DSP’si protesto etmişti. MHP, ANAP ve DYP’den ses çıkmamıştı. Ecevit’in “Burası devlete kafa tutulacak yer değildir.” açıklaması oldukça manidardır. Zira Merve Kavakçı ABD tarafından verilen görevi yerine getirmiş, başarılı olunca da vatandaşlığı kapmıştır.

28 Mayıs 2001’de AİHM’de Türkiye aleyhine dava açmıştır. Kendisinin avukatlarından biri Laurent Hincker’di. Davayı Kavakçı kazandı.

Bu konuyla ilgili Recai Kutan’ın bir marifetini aktarayım. Mustafa Yıldırım, “Sivil Örümceğin Ağı” kitabının 372.sayfasında Kavakçı olayına dair şu önemli bilgiyi vermektedir:

“…Bu örgütlerin arasında AMC (Amerika Müslüman Konseyi), MPAC (Müslüman Halk İşleri Konseyi) ve CAIR de bulunuyordu. AMC, Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın, 1999 sonbahar gezisinin ardından, 2001 baharında yaptığı Amerika gezisinde de ev sahipliği görevini üstlenerek, onun konferanslarını düzenlemişti. CAIR ise Türkiye karşıtı kampanyanın başını çekmiş ve özellikle Merve Kavakçı olayında diğer örgütlerle birlikte, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ile görüşmüş; ABD’nin Türkiye üstündeki gücünü kullanmasını ve baskı uygulanmasını istemişti.

Amerika’daki örgütler, Din Hürriyeti Komisyonu’nun Sudan ile ilgili baskı kararlarına karşı çıktı; ama onların Türkiye’deki İslamcı dostları sessiz kaldılar. ‘Amerikan tipi laiklik’ isteyen bu çevrelerin suskunluğunun vefa duygularıyla bir ilgisi olabilir. Yakın geçmişte olup bitenler bu yaklaşmların altındaki gerçekleri aydınlatabilir.”

Şimdi gelelim baskı meselesine…

Türkiye’de başörtüsü vb. bir unsur ayırt etmeksizin herkesin üstünde baskı vardır. Bu baskı da bütün siyasi partilerin meclisi adeta bir şer odağı haline getirerek toplumu kutuplaştırmasıyla ve özellikle yargı kurumlarını babasının malı gibi kullanmasıyla alakalıdır. Bir vatandaş çıkıp sarkık bıyığı yüzünden badem bıyıklı memur tarafından işinin ağırdan alındığını ya da işine taş konulduğunu söyleyemez mi? Söyler! Öyle eski Türkiye palavraları filan da sökmez bu noktada… Bir bankaya gittiğinizde yeterince zengin olmadığınız için imtiyazlı müşteri sayılmadığınızda bunu devletinizi AİHM’e şikayet etme seebi olarak görmüyorsanız, vatan-millet-devlet sevginizden şüphe etmenize gerek yoktur.

Şizofrenliğe gerek yoktur. Bugün başı sıkışınca AKP’den filanca büyüğünü arayıp torpil isteyen, öncelik arayan hiç kimse çıkıp da başörtüsü yüzünden zulüm gördüğünü iddia etmesin. Böylesi mağdur edebiyatı karakteristik bir zayıflık ve eksik vatan sevgisiyle alakalıdır. Menfaatçiliktir.

Başörtüsü, milliyetçilik, laiklik, yaşam tarzı gibi konularda mağdur olan herkesin davacı olacağı ilk kuruluşlar, bu konular üzerinden rant elde eden siyasi partilerdir, ebedi Başkomutan veya Türk devleti değildir.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone