Batı Ne İstedi? AKP Ne Verdi?

Türkiye 1987 yılında Avrupa Toplulukları’na başvurdu. Cevabını ancak 2 yıl sonra alabildi; onda da reddedildi. Demokrasinin yıldızcığı Turgut Özal hiç boş durur mu? Hemen ertesi gün, “AT’ye alınamasak da Gümrük Birliği’ne gireceğiz.” dedi.

AB’ye tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne girmek, tek taraflı olarak AT’ye, bugünkü adıyla Avrupa Birliği’ne bağlanmak demektir. Peki Gümrük Birliği’ne gireceğimizden Hükümetin haberi var mıydı?

Hayır!

Zamanın ekonomiden sorumlu bakanı Ekrem Pakdemirli bile meseleyi gazetelerden öğrenmişti. İstambul Sanayi Odası’nın kokteyline katılan Erol Manisalı, Turgut Özal’a meseleyi soruyor ve Özal’ın sözcükleri yuvarlayarak verdiği bir cevaba muhatap oluyor: “İşer yürür, bir şey olmaz.”

Demokrasinin yıldızcığı niye örnek alınıyormuş anladınız mı? Sembolik Hükümet isteyenler için demokrasi ve sözde demokrasi idolleri niye gerekliymiş, anladınız mı? Neden ısrarla Turgut Özal’ın ölüm sebebi üzerine teoriler ortaya atılıyor, anladınız mı? Korkarım yakında Özal ailesi “Babamızı babamız öldürdü.” diye açıklama yapacak.

Bu işler böyledir…

Perde arkasında herkes el sıkışır, sahneye çıkınca bir tarafta Artos, Portos, Aramis, Dartanyan; bir tarafta Seferoğulları, Tellioğulları, Uzunoğulları, Davudoğulları…

Önceki yazılarımda sorduğum soruyu tekrar buraya taşıyorum: Batı’nın dayatmalarını kabul edecek, devletimizi değiştirip dönüştürerek siyonistlerin önündeki engeli kaldıracaksak, neden Batı ile savaş halindeyiz? Neden memleketin her yerinde bomba patlıyor? Tüm bu bombalar başkanlık sisteminin hala ABD tavsiyesi (?) olduğunu göstermiyor mu? Öyleyse 90’larda “Başkanlık sistemi bize Amerika’nın bir tavsiyesidir.” diyen sayın Cumhurbaşkanı, neden şimdi yarısını almak pahasına başkanlık sistemini istiyor? Biz bu dayatmayı kabul ediyorsak, bu millet neden siyasilerin Batı’ya kafa tuttuğunu sanıyor?

Mevcut anayasa değişikliğinin gizli kalması gereken oylaması ısrarla aşikar ediliyor. Bunun esas sebebi gerçekten gizlenmesi istenen unsurların korunması olmalıdır. Mesela, Genel Başkanımız saın Caner Kara soruyor: “YSK’nın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dahi görev yapan tüm yöneticileri terörden içeride. Peki bu yöneticiler YSK’da spor mu yapıyordu?” Bu soru, mevcut anayasa sonrası “etkin Cumhurbaşkanı” bahanesinin arkasında yatan gerçek sebebi ortaya koymaktadır. İşte gizlenmek istenen de o sebeptir. Tekrar Gümrük Birliği anlaşmasına dönecek olursak, bu anlaşma 6 Mart 1995’te imzalanmış; fakat kamuoyu ancak haftalar sonra haberdar olabilmişti. Anlaşma içeriğinin özeti şudur: Türkiye, ekonomik alanda egemenlik haklarını Batı’ya devretmiş, “AB’nin tam üyelerinin ulusal çıkarları doğrultusunda yönlendirilen bir ticari mekanizmaya, otomatik olarak uymak zorunda olan ülke” konumuna düşmüştür. Yeni anayasa, bu anlaşmanın imzalanmasına öncülük eden Turgut Özal’ı örnek alan sayın Cumhurbaşkanı’na olağanüstü yetkiler tanıyor.

Şimdi AB’nin Türkiye’ye dayattığı birtakım meseleleri başlıklar halinde buraya ekleyeyim:

1-Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden faal hale geçirilmesi

2-Ege sorunu

3-Azınlıklar sorunu

4-Terör sorunu

5-Kıbrıs

6-Sözde Ermeni soykırımı

7-Patrikhane

Bu konu başlıklarına göz atmak, Hükümetin 15 yıllık politikalarına ve bu politikalar doğrultusunda etrafında topladığı yandaşlarına bakmak, birçok sorunun cevabını verecektir. Azınlıklar konusunda, AB birtakım raporlarla Türkiye’den tavizler koparmak istemiştir. Önüne gelene Ermen, Yahudi yaftası yapıştıran asalaklar sürüsünün gözlerini başka yöne çevirdiği, kulaklarını işine gelmeyene kapattığı dönemde, mesela açılım sürecinde, birçok belediyelerin ve beldelerin adı Kürtçe hatta Ermenice olarak değiştirilmiştir. HDP, Diyarbakır’dan Ziya Gökalp’ın ismini silmeye kalkmış, onun ismini kaldırdığı yerlere Ermenilerin adını vermiştir. Azınlıkları memnun etmek için Şeyh Sait gibi bir vatan haini bile kahraman ilan edilmiş, Atatürk özellikle Tunceli’de soykırım yapmış gibi gösterilmiştir. Soykırım iddialarını öne sürenler, belge diye ortaya koydukları Alman toplama kampları fotoğraflarının aslı ortaya çıkınca utanmamıştır. Azınlıklara verilen tavizler, özellikle açılım süreci, tam anlamıyla saçılım süreci olmuş, çözüm süreci çözülme sürecine dönüşmüş, mevcut terör olaylarının şiddetinin artmış olmasında büyük ihmal ve ihlallerde bulunulmuştur.

Hükümeti eleştirenler hakkında hemen dosya hazırlayanlar ise bu olaylar karşısında, tıpkı Habur rezaletinde olduğu gibi, tıpkı mecliste yaşanan skandal hukuk dışı ihlallerde olduğu gibi, tıpkı anayasanın değişmeyecek maddelerine yapılan saldırılar karşısında olduğu gibi susmayı, sinmeyi tercih etmiştir. Tercihini devletinden, milletinden, vatanından yana kullananlar, ne yazık ki kamuoyu önünde beşinci kol tarafından linç edilmiştir. FETÖ kimseye ders olmadı mı?

Türk devletini yok sayarak uyuz bir Patriği ekümenik gibi yüksek sıfatlarla şereflendirmeye çalışanlar -ki bu çabaları nafiledir- hala vazgeçmeyip dayatmalarını sürdürmektedir. Peki bizim idarecilerimiz ne yaptı, biliyor musunuz? Lozan’ı sorguladıkları günlerde, Lozan’ı ihlal ederek İzmir’de Ortodoks ayini yapanlara göz yumdu. Lozan’ın hangi maddelerinden rahatsız olduğunu anlaşıldı. Madem ihlal edeceksiniz, size getirdiğini iddia ettiğiniz yasakları ihlal etseniz de bu millet uzaya çıkıp gezegenleri işgal etse nasıl olur? Mesela madenler konusunda fesli delilerin var olduğunu öne sürdüğü maddelerin ihlal edilmesini aşikar olarak teklif ediyorum.

Suriye, cemaat, açılım süreci ve dahi birçok konuda yanlış politika güttüğünü kabul eden Hükümetin Rauf Denktaş’a kendi nazarında iade-i itibar yapacağı günü de iple çekiyorum. Zira Kıbrıs’taki son gelişmeler gösteriyor ki Denktaş yine haklı çıkmış, Hükümet yine haksız çıkmıştır. Denktaş idaresine karşı çıkanlar, Türk askerinin adadan gönderilmesini isteyen, PKK’ya ve Rumlara kucak açan siyasilerin başını okşuyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nı Abdülhamit’le özdeşleştirenler, acaba Kıbrıs konusundan hareketle mi böyle bir çıkarımda bulunuyor?

Sözde Ermeni soykırımı meselelerine değinmiyorum bile… Ergenekon davası kapsamında tutuklanan hükümlülere Ermeni meselesinden ötürü nasıl saldırıldığını milletimiz yakında birinci kaynağından öğrenecektir. Az kaldı. (Yazıda bahsini ettiğim sayın Erol Manisalı da Ergenekoncu diye tutuklanmıştı.)

Ege’de işgal edilen adaların sayısını bu millete anlatmak için abaküs kullanalım mı? Yoksa milletimiz “12 adaları Atatürk peşkeş çekti hülooğ!” diye kendini tatmin etmeye devam mı edecek?

AB ülkelerinin TSK envanterinde bulunmayan silahları hangi terör örgütlerine sattığını bütün millet biliyor. Bunların belgeli olduğu da herkesçe bilinmektedir. Öyleyse bunca düşmanlığa ve siyasilerden gelen bunca itiraza rağmen neden resmi olarak AB süreci bitirilmiyor? AB de mi dolapta?

Başlıktaki soru ve cevap başlı başına bir değil birkaç kitabın konusudur.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone