Batının İkiyüzlülüğü-1

YusufhanGuzelsoy

Fethullah Gülen’in geçtiğimiz günlerde “Haçlıların ülkenizi işgal etmesi o kadar kötü bir şey değildir.” sözleriyle artık Türkiye’de birtakım maymunların gözünü açma zamanı gelmiştir. Tarihi örnekleri es geçin; bugün bile Batılıların işgal ettikleri ülkelerde neler yaptığına bir bakın. Hani akıl, hangi mantık bu sözleri söyletebilir? Gülen’in uzun zamandır akıl sağlığını pek muhafaza edemediğini biliyorduk. Artık hainliğinin sınırlarını da muhafaza edemiyor!

Fethullah Gülen’i yakan özelliklerinden biri, kendini, heyecanlarını, takiye yapmasına rağmen gerçek niyetini kontrol edemeyip açığa vurmasıdır. Türkiye’den kaçmasına neden olan özelliği de budur; sürekli olarak vaazlarında özellikle devletin içine sızma niyetini açık etmiştir. Böylesine hain, böylesine Batının uşağı…

15 Temmuz’daki darbe girişimiyle beraber, Türk milletinin de artık uyanması gerektiği ispat edilmiş oldu. Nitekim düşman uyumuyor. Sevr zihniyeti yaşıyor ve Türkiye ABD, Avrupa ve İsrail tarafından her gün daha fazla kuşatma altına alınıyor. Son günlerde medyaya kasten servis edilen “ABD Türkiye sınırına asker yığıyor!” gibi haberlere dikkat edin. Bunlar bilinçli olarak yapılmış ve yapılmakta olan haberlerdir. Evet, Batı eski emellerini sürdürmekte ve 15 Temmuz girişimi gibi saldırılarla ısınma turlarına çıkmaktadır. Ancak sapla samanı da ayırt etmek gerekiyor. Medyaya servis edilen haberleri yayımlayanlar bu iş için ne kadar alıyor, şimdilik bilemeyiz, fakat şuna emin olun ki haberlerin maksadı ABD’den uzaklaşan Türkiye’ye aba altından sopa göstermektir. Devlet ve TSK esas gücünü bulana kadar millete düşen şuurunu daha fazla açmak ve aba altından sopa gösterenlere karşı kinini ve kılıcını bilemektir.

Bugüne kadar dillerden düşmeyen “Türkiye-ABD ortaklığı”, “Türkiye-AB ilişkileri” gibi ifadeleri hayatınızdan söküp atın. ABD’nin ve AB’nin Türkiye ortaklığından anladığı tek şey, her zaman tek taraflı bağlılık olmuştur. Amerika ile imzalanan sözde ortak savunma anlaşmaları ve AB ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşması tek taraflı bağlılığın en önemli ispatı olmuştur.

Yazar ve Hukukçu Emin Değer, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Hukuk Müşaviri olarak çalıştığı dönemde, ABD’nin “OSİA” (Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması) ile Türkiye’yi nasıl kontrol etmeye çalıştığını bir anısını aktararak anlatıyor:

“1969 yılı sonlarında, Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan aylık “Ortak Savunma ve İşbirliği Koordinasyon Kurulu” toplantısında Milli Savunma Bakanlığı adına bulunuyordum. Toplantılar, ev sahibi bakanlık müsteşarının başkanlığında yapılırdı. Ev sahibi bakanlığın müsteşarı Sayın Şükrü Elekdağ şunları söylüyordu: ‘Yardım adıyla ya da ortak savunma için parası ödenerek alınan mallar, (her türlü silah, araç gereç vb.) her şey amacına uygun olarak değerlendirilecektir. Bu bağlamda da bu mallar o amaç dışında bir başka amaçla, örneğin Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları için kullanılamaz; çünkü bunlar ‘Ortak Savunma İşbirliği’ için gönderilmektedir.’

Önemsiz bir malzeme için, bu üslupla konuşulmasını anlayamamıştım. Türk Genelkurmayı her yıl sözde yardım ya da FMS kredileriyle alınacak malların listesini hazırlardı. Bu liste, US-AID görevlileriyle tartışılır ve anlaşılan mallar ‘yardım’ adı altında istenirdi. Ama bu kez işimiz, satın alınan malların ambalajı olan boş bidonların, ihtiyacı olan kurumlara devredilmesini görüşmekti.

Biz, Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı olarak, bidonları içlerindeki malzemeyle birlikte satın aldığımızı ve onları kullanmanın da hakkımız olduğunu savunuyorduk. Amerikalılar ise bidonların yardım statüsünde sayıldıklarını; bu nedenle, ABD’nin onayı alınmadan kullanılamayacağını ileri sürüyorlardı.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sayın Şükrü Elekdağ söz aldığında, bizi, yani Türkiye’nin tarafını destekleyeceğini düşünerek sevindim. Sayın Elekdağ, ayrıca benim kentimin yetiştirdiği ve övündüğümüz seçkin bir kişiydi, ama Sayın Elekdağ, Amerikalıların tezini yukarıda aktardığım sözleriyle savunarak bizi şaşırttı. Ama biz, boş bidonları bile kullanırken ABD’nin iznini almak zorunda olduğumuzu anlamıştık.

Bizi haksız çıkaran ‘Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması (OSİA)’ idi. Bu olayı ele alarak parasını ödediğimiz silah araç ve gereçleri ‘Ortak Savunma’ alanından ayırabilmeyi umuyor; küçük bir delik arıyorduk. Oysa Amerika bu formülle, parası verilen savunma araçlarının da Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları için kullanılamayacağını savunuyordu.”

Amerikalı bir Albay, Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirliği odasında Emin Değer ve diğer görevlilere şu sözleri söylüyor: “ABD ile Türkiye arasında Ortak Savunma İşbirliği Anlaşmasına göre yapılan yardım, hibe, satış ya da herhangi bir nedenle size devredilen bilgi, proje ya da malzemenin sahibi, yalnız ve her zaman Amerika’dır. Benim devletimdir. Bunlar size, ‘Ortak Savunmanın gereği olarak devrediliyor. Dikkat ederseniz bunların statüsü Kongre Yasasının 1/4 ve 3’üncü maddelerine göre saptanır. Buna göre de, Türkiye zilyet durumdadır. Bu nedenle yasasınızdaki… bütçeye kaydedilir, hükmü uygulanamaz. Unutmayın ki Başkan ya da Kongre istediği an yardımı durdurduğu gibi o madde ya da bilgiyi geri isteyebilir.”

Nurullah Aydın, “Ortadoğu ve Türkiye” isimli kitabında ABD-Türkiye arasında imzalanan açık ve gizli anlaşmaları şöyle aktarıyor:

“1 Nisan 1939’da: ABD Ticari İmtiyaz Anlaşması ‘En çok imtiyaza sahip ülke ABD’ (12 ile 88 oranında indirimden yararlanacak.

23 Şubat 1945’de: Karşılıklı Yardım Anlaşması. İkinci maddeye göre, ‘Yükümlü olduğu hizmette kolaylık ve bilgileri ABD’ye teslim edilecek.’

27 Aralık 1949’da: Türkiye-ABD Eğitim Komisyonu Anlaşması. ‘Para Türkiye’den, harcama ABD Büyükelçisince.’

18 Ocak 1950’de: Petrol kanunu ile ‘Türkiye’de her şirketin en çok 10 sondaj yapabileceğine dair anlaşma.’ (Adeta Türkiye’de petrol aramak yasaklanır.)

25 Ekim 1959’da: Jüpiter Anlaşması. ‘Nükleer başlıklı füzeler Türkiye’ye yerleştirilir.’ (Anlaşma çalışması DP döneminde başlar ve 1962’de askeri yönetimce tamamlanır.)

31 Mayıs 1968’de: ABD’den borç alınması. (Bununla bakırın fiili patronu ABD olur.)

29 Kasım 1982’de: Mutabakat Muhtırası. (ABD askeri Batman, Muş ve Diyarbakır’a çöreklenir.)”

İlk anlaşmanın tarihine dikkat: 1939! Başbuğ uçmağa varır, çakal yurduna üşüşür…

Türkiye açısından önemli olan bir başka nokta daha vardır. O da Marshall Planıdır. Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye ABD’den 1948-1952 yılları arasında; 175 milyon dolar ABD piyasasından doğrudan mal almaya yönelik, 84 milyon doları borçlanma, 73 milyon doları hibe, 17 milyon doları şarta bağlı olmak üzere 352 milyon dolar tutarında yardım (?) almıştır. 687 milyon dolar tutarında da askeri yardım alınmış; alınan paralarla Türkiye dışa bağlı kalkınma hareketini başlatmıştır.

Sürekli olarak birilerinin demokrasinin yıldızcığı olarak gösterdiği Menderes ve Özal, Türkiye’nin ABD’ye bağımlı hale gelmesinde başrol oynamışlardır. Bugün acaba ABD’nin aleni düşmanlığını gören ve görünürde ABD’den uzaklaşan hükümet, bu iki ismi gündeminde tutmaya devam edecek mi? Bu konuda pek umutlu olduğumu söyleyemem.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone