Bilim, Ülkü ve Toplum İnşası Üzerine

Bir toplumda, ülkede ne kadar bilim insanı varsa (gerçek bilim insanı) ve bilimle ilgileniyorlarsa, ortaya somut bir şey koyabiliyorlarsa (düşünce sistemleri, yeni anlayışlar, fikri ilerlemeler de somut olarak değerlendirilebilir) o toplum medeniyet dairesinin merkezine aynı oranda yaklaşır ve kalitesi artan toplumdan kaliteli yöneticiler çıkarak devleti ileri seviyelere götürür. Tarih bize bunu defalarca göstermiştir.

Bilimin gelişmesi önünde bütün engeller kaldırıldığı takdirde ilerleme daha hızlı olacaktır. Bu engellerden en önemlisi olarak her daim din görülmüştür. Aslında din ilerlemenin önünde engel teşkil eden prensipleri içerisinde barındırmaz. Bunun böyle olmasına sebep olan kendilerini otorite olarak kabul ettirmeye çalışan her çağın bazı din adamları olmuştur. Devletler bu din adamlarını dizginleyebildikleri ölçüde başarılı olmuş, hurafelere bulaşmış din adamlarının söz sahibi olduğu devletler ise ya tarih sahnesinden çekilmişler ya da günümüzde üçüncü dünya ülkesi olarak yaşamlarını sürdürmektedirler.

Dinin ilerlemelere engel teşkil etmediğini de tarihte defalarca gördük. Roma İmparatorluğu baştan sona Hristiyan iken bile son derece ileri, medeni ve güçlüydü. Araplar tarih sahnesindeki en parlak dönemlerini inançlarını ve vecibelerini en olması gerektiği şekilde uygularlarken yaşamışlardır. Abbasiler döneminde Bağdat gibi, İsfahan gibi İslam beldelerinin bilimin başkenti olarak nitelendirilmesi buna bir kanıttır. Yine Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet otoritesi din adamlarını ve ulemaları kontrol altında tuttuğu dönemlerde en güçlü zamanlarını yaşamışlar, bilimin önünü açıp düşünen kesime değer vermişler ve medeniyetler liginde önemli bir yer edinmişlerdir.

Din gelenekçidir. Bozulmaması gerekir. Dolayısıyla reformlara ve yeniliklere kapalıdır. Yenilenmeyen düşünce, uygulama, fikriyat çağdışı kalmaya, bağnazlaşmaya mahkumdur. Çünkü dünyada her alanda her daim bir ilerleme söz konusuyken inanç, ritüel ve düşünce yapılarının basmakalıp olarak kalması bunların yaşanılan çağ ile çatışmasına mahal verecektir.

Bu ifadelerden inancın ve ibadet şekillerinin zamana, şartlara ve gelişmelere göre değiştirilmesinin savunulduğu anlaşılmamalıdır. İnsanlığın yerinde sayması, 1400 yıl veya 2000 yıl önceki rutinlerle yaşaması imkansızdır. Belirtilmek istenen budur. İnançlar özlerini korumak kaydıyla yeniliklere açık olmalı ve ilerlemeleri eşyanın tabiatı olarak görmelidir. Aksi takdirde insan için olan bu inançlar insanın kendi benliğiyle çatışır ve bu iki şekilde sonuçlanır;

  1. İnanç ilerlemelere karşı toplumu kapatır ve toplum diğer toplumlar ilerlerken geri kalır. Bunun olası sonuçlarını görmek için günümüzde din ile yönetilen toplumlara bakılması yeterlidir.
  2. İnanç ortadan kaldırılır veya kale alınmaz. Bunun içinde Yeni Çağ ve sonrasında Katolik Kilisesi’nin durumuna bakılabilir.

Kişisel bazda çalışmalar çok nadir batıla (bağnazlığa) karşı durabilmiş ve başarı elde edebilmiştir. İlerlemeye yönelik somut üretim yapan bilim insanları ne kadar çoksa, karşı tarafın (bağnazların) temelleri mantıkla ve doğayla uyuşmadığı için bilimin ve hakikatin etkileri o kadar güçlü olur. Bunun örneğini Rönesans Avrupa’sında görebilmekteyiz. Kilisenin en güçlü olduğu zamanlarda onun gücünü kıran en büyük etkenlerden birisi bilim, sanat ve felsefeyle uğraşanların çokluğundan oluşan tazyiktir. İstanbul’un fethiyle Avrupa’ya giden aydınlar oradaki aydınların fikirleriyle, bilgi birikimleriyle var olan bilgiyi ve tekniği daha da geliştirmişler, yeni nesiller yetiştirerek Ortaçağ Avrupa’sını adeta bilimin merkezi haline getirmişlerdir.

İstanbul muhaciri bu aydınların Eski Yunanca’ya hakim olmaları neticesinde de yeni bilgiler ve eski Yunan filozoflarının, bilim adamlarının bilgileri karşılaştırılmış ve var olan bilim ve teknik daha da ilerlemiştir. Bu aydınlanmış nesille baş edemeyen kilise, eski gücünü yitirmeye başlamış ve onun dogmaları ilerlemenin önünde takoz olmaktan çıkmıştır. O günden bugüne ilerlemenin beşiği olan Batı medeniyeti pek çok alanda diğer toplumlara üstünlük sağlamış ve örnek alınır hale gelmiştir.

Gelişim çok yönlü ve koordineli olmalıdır. Ama bunun için de öncelikleri iyi belirlemek gerekir. Her şeyin başı eğitim sözü bu bağlamda değerlendirildiğinde doğruluğu tartışılır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ekonomiye bağlı durumlar (fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları) eğitimden çok önce gelmektedir. Bu yüzden ilk olarak halk bir şekilde ekonomik refahı elde etmeli, yaşam kaygısı ortadan kalktıktan sonra eğitime ve sanata rahat bir kafayla eğilmelidir. Medeniyetin temeli, aydınlanmanın çıkış noktası kabul edilen Antik Yunan Dönemi’nde bilim ve felsefe ekonomik açıdan rahat insanların çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Dünyadaki önemli bilim, fikir adamlarına, filozoflara veya yazarlara baktığımızda bunların çok büyük bir çoğunluğunun maddi kaygı gütmeyen insanlar olduklarını görüyoruz. Denemeleriyle 500 yıldır adından hala bahsettiren Montaigne; Bordo belediye başkanıydı. Rusların meşhur yazarı ve fikir insanı Tolstoy zengin bir ailenin çocuğuydu. Da Vinci; Avrupa’nın en zengin bankerlerinden Medici ailesinin korumasındaydı. Uluğ Bey; Timur İmparatorluğunun 4. Sultanıydı. Farabi; Hamdani Hanedanlığı tarafından destekleniyordu. İbn-i Sina’nın Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu’nun önemli şehri Belh’ten gelen saygın bir bilim adamıydı ve maddi durumu oldukça iyiydi. Isaac Newton; üvey babası yedi yaşındayken ölünce annesine yüklü bir miras kaldı ve İngiltere’nin en iyi okullarında eğitim aldı. Bu liste bu şekilde uzar gider. Tabiki istisnalar, aksi örnekler mutlaka mevcuttur. Fakat genel anlamda kişi önce temel ihtiyaçlarını gidermeli, yaşamla ilgili kaygıları kalmamalı ki ilgi ve becerileri doğrultusunda belirli alanlara yönelim sağlayabilsin.

Toplumu geliştirme bilinçli bir şekilde planlı olarak yapılmalı. Bireyler daha okullarda beyinleri işlenmeye hazır vaziyetteyken onlara okuma, kendisini geliştirme bilinci milli değerlerle birlikte benimsetilerek verilmeli; rahat bir yaşamdan, güzel bir işten ziyade milli bir amaç edindirilmeli. Bu amaca ulu önder Atatürk “ülkü” adını vermiştir. Ülkümüzün “muasır medeniyetler seviyesinin en üstüne çıkmak” olduğunu bize defalarca söylemiştir. Fakat maalesef bu ülkünün içi ondan sonrakiler tarafından yeterince doldurulamamış ve kişilikleri oluşma aşamasında genç talebelere benimsetilememiştir.

Şu an ilkokul, lise veya üniversite talebelerinden rastgele 100 kişi seçilse ve her birine ileride ‘ne’ olmak, ‘neden’ olmak istedikleri sorulsa hemen hemen hiçbirinin vatan, millet kaygısı gütmediği görülür. Neredeyse hepsinin ortak cevabı mutlu bir yaşam, iyi bir evlilik, rahat bir iş, güzel bir araba şeklinde olacaktır.

Hedefler bireysele indirgendiği takdirde vazgeçilmesi kolay olur ve hedefte kutsallık olmaz. Ama kişi toplumsal veya fikirsel bir amacı yani ülküyü benimserse, kendinden vazgeçme noktasına gelse bile amacının kutsallığı ona engel olur ve bu yolla yılmadan başarıya ulaşmak için çabalar neticede de başarıya ulaşır. Kişilerin başarılı olması kitleyi başarılı kılar ve böylelikle toplum ilerler, yaşam kalitesi artar, ülke kalkınır.

Japonya ve Almanya bu konuyla ilgili somut örnekler olarak değerlendirilebilir. Japonya II. Dünya Savaşı sonlarına doğru ekonomisi iyice tükenmiş, cephanesi bitmiş bir vaziyetteyken iki büyük şehrine yarası bugün bile sarılamayan atom bombası atılmıştır. Ekonomik ve askeri kalkınmalarını yıllarca sekteye uğratan çeşitli anlaşmalar imzalamak zorunda kalmışlardır. Amerika güdümünde kalan insanlar tarafından yönetilmişlerdir. Fakat 21. yy’a gelindiğinde görüyoruz ki dünyanın en güçlü ekonomileri içerisindeler. Refah seviyesinin en yüksek olduğu toplumlardan biri olmakla birlikte mutluluk oranın da en yüksek olduğu ülkelerden biri haline geldiler. Japonca’da “kriz” kelimesinin eş anlamlısı “fırsat”mış. Bu dilsel özelliklerini hakkıyla benimsemiş ve kullanmış olmalılar ki büyük krizleri fırsat olarak görmüş bugünlere gelebilmişlerdir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının yıkıcı tesiri onlarda milli bir bilinç oluşturmuş bu bilinçle ülkülerine ve ülkelerine dört elle sarılarak, canla başla çalışarak neredeyse eskisinden güçlü hale gelmişlerdir. Çocuklarına milli bilinç ve kolektif çalışarak ülkelerini geliştirmeleri gerektiği aksi takdirde başlarına nelerin geldiğini, bu bölgelere yaptıkları etkileyici gezilerle benimsetmişler ve çalışkan, vatansever nesiller yetiştirmeyi başarmışlardır. Her bir köşesi yüzlerce yıl nice Hiroşima, Nagazakiler yaşamış olan Anadolu’muz vatanperver nesiller yetiştirmek için neden kullanılmaz? İşgüzarlığımızdan galiba…

Keza Almanya’da da benzer olaylar yaşanmış, iki dünya savaşının da başrol oyuncusuyken ve ikisinde de ağır yenilgiler almış, altından kalkılamaz yaptırımlara maruz kalmışken yine de kısa sürede toparlanabilmeyi becermiş ve bugün dünyanın ekonomik, refah, güç, bilim bakımından en ileri toplumlarından biri olmayı başarmıştır. Dünya üzerinde onlarca millet, onlarca dil, 200’ün üzerinde devlet varken ve dünya dili İngilizce olmasına rağmen basılan her on kitaptan biri Almanca’dır. Ulus karakteri olarak “Alman nedir?” diye sorulduğunda herkesin aklına aynı özellikler gelir; disiplin, çalışkanlık, kalite… Galiba bir şeyleri başarmanın sırlarından biri bu özellikleri kişisel hayatta benimsemekten geçiyor. Her iki dünya savaşını da maksimum hasarla atlatan Alman ulusu bu özellikleri benimsemiş olduğu için her defasında daha güçlü ayağa kalkmayı başarabilmiştir.

Benzer özellikler ve çok daha fazlası bizim milli karakterimizde de yok mu? Atatürk “Türk çocuğu tarihine baktıkça ilham alacaktır.” sözünü boşuna söylemiş olmamalı. I. Göktür Devlet’i yıkıldığında atalarımız esir edildiğinde her şeyi yoktan var edip ondan daha güçlü bir devlet kurmak sadece kırk yılımızı almıştı.

Cengiz Han aşiretler halinde yaşayan dağınık Türkistan coğrafyasındaki boylardan dünyada eşi benzeri görülmemiş bir imparatorluk yaratmış ve kurmaylarını bu yörenin insanlarından seçmiştir. Bunun gibi pek çok örneği tarihimize baktığımızda görebilmekteyiz. En somut ve yakın örneği ise Birinci Dünya Savaşına gelinceye kadar iyice çökmüş ve buna rağmen son on yılında üç büyük savaşla iyice sıfırın altına inmiş ve üzerine dünya savaşının yıkıcı darbesini yiyerek tam anlamıyla omurgası kırılmış bir imparatorluğun küllerinden, bu insanların öz verileriyle, fedakarlıklarıyla, vatan-millet sevgileriyle, bağımsızlığa olan düşkünlükleri ve imanlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmalarıdır. Demek ki kimsede olmayan potansiyelin milletimizde var olduğu pek çok kanıtla sabit. Yine pek çok kanıtla sabit olan şey ise bunu kullanacak, farkına varacak bilincin henüz oluşmamış olması veya kasıtlı olarak oluşumunun engellenmesi.

Biz yeni yüzyılın eskiye sadık Türkçüleri olarak milletimizin potansiyelini açığa çıkarmanın ve çıkarlarını koruyabilmenin milli bilincin oluşmasıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda ilk önce kendimizi belirli alanlarda geliştirip, sorgulama kabiliyetini edinip, hayatımızı sorgulayarak anlamlı kıldıktan sonra Başbuğumuz Atatürk’ün dediği “Vatanını en çok seven işini en güzel yapandır.” sözünü aklımızdan çıkarmayarak her ne iş yapıyorsak bunu en güzel şekilde yapıp örnek birer yurttaş olarak insanlar üzerinde hayranlık uyandırmamız gerekmektedir. Kişiler takdir ettiği ve saygı duyduğu kişileri dinlerler ve değer verirler. Bunun yollarından bir tanesi de günlük yaşayışa disiplin, öz veri ve kaliteyi adapte etmekle birlikte dili düzgün, amacına uygun ve belli bir seviyede kullanmakla mümkündür. Fransız sosyolog Faucault’un da dediği gibi “Bir halkın dili, onun kelime haznesini verir ve bu kelime haznesi, bu halkın bütün bilgilerinin oldukça sadık bir kitabıdır. Bir tek, bir ulusun çeşitli zamanlardaki kelime haznesinin karşılaştırılmasıyla, onun gelişmeleri hakkında fikir edinilebilir.” Gelişmemizin yolundaki en büyük araçlardan bir tanesi olan dilimizi diri, temiz ve zengin tutmamız gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki gelişen birey etrafını etkiler, bireyler ilerledikçe toplum ilerler.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone