Bu Hareketler Çok “Cringe”

 Sosyal medyada, gönderilerden çok yorumları takip ederim. Çünkü yorumlar bölümü, iyi bir gözlem alanıdır. Paylaşılmış gönderinin altında yapılan yorumlarda, toplumun herhangi bir olaya bakış açısından, kullandığı dile, kelime hazinesine, tarih bilgisine, ahlak anlayışına, üslubuna, kullanılan ifadelerden günlük hayatın çeşitli unsurlarında neyin moda olduğuna kadar pek çok çıkarımda bulunabiliriz. Bu yorumlar bölümünde, diyebilirim ki beni en çok sinirlendiren, üzen ve endişelendiren, özellikle liseli gençlerin yaptıkları paylaşım ve yorumlarda kullandıkları kelimelerdir.

Genç Atsızlar teşkilatının ilk yıllarında, Türkçe konusunda gösterilen hassasiyet ve yapılan çalışmalar, sosyal medyada kullanılan Türkçe konusunda da etkili olmaktaydı. Bu teşkilatın çalışmalarına, kısa zaman içinde,sadece Türkçe konusunda hassasiyet gösterilen sayfa ve dernekler de eklendi. Türkçe sevdalıları tarafından, 2005’ten itibaren ciddi seviyede bir bilinç oluşturuldu. Örneğin, “gönderi”, “beğeni”, “özçekim” gibi kelimeler yayıldı; eğitim seviyesi, yaşı ne olursa olsun, birçok insan bu kelimeleri kullanmakla kalmadı, yabancısını kullananları da uyardı.

Başka dillerden yabancı kelimeler alınabilir, başka dillere kelimeler verilebilir. Ancak bunların tamamı ihtiyaç dahilinde olur ya da başka geçerli sebepleri vardır. Buna karşın, ihtiyaç dahilinde olmayan, tamamen özentilikle kullanılan kelimeler ise, dilin ve toplumun kültür seviyesine zarar vermektedir.

Son zamanlarda Türkçe bilincinin azalmaya başladığını gözlemliyorum. Her ne kadar, sosyal medyada teşkilatlı bir şekilde mücadeleye devam eden gönüllüler olsa da, bunların belli bir kısmı kelime türetmeye yoğunlaştığı için, bu kelimelerin kullanım aşamasında yetersiz kalmaktadır. Bunun kendi içinde belli başlı sebepleri vardır ki bunların başında, dilde yapaylığın, doğallığı geçemeyeceği gerçeği gelir. Onun için, milletimiz bu kelimelere karşı çoğunlukla duyarsız kaldığı bir gerçektir.

Bir diğer sebep ise, dil, toplumun ortak değeridir. Belli bir şahıs veya zümre, sürekli kelime türetme yoluna girerse, zamanla ciddi bir tepkiyle karşılaşacaktır. Öyle de olmaktadır. Bu tepki halk arasında “Babanın malı mı?” ifadesinde kendini bulur.

Üçüncü bir sebep ise şudur: Denek olarak kullanılan bir insan düşünün. Hafızası sürekli silinirken, bilim insanları tarafından beynine yeni bilgiler eklensin. Bu insan, artık yapaydır, ne kadar başarılı bir çalışmaya maruz kalırsa kalsın, toplum içinde daima fark edilecek, birçok hareketi yadırganacaktır. Dil de böyledir. Hafızası silinip de yapay unsurlara maruz bırakılırsa, toplum onu yadırgar, mesafeli yaklaşır.[1]

Bunların yanında, kabul görmüş, büyük bir kitle tarafından kullanılan kelimeler de yok değildir. “Sözcük”, hem köküyle, hem ekiyle Türkçedir. Türkçeden doğmuştur. “Bilgisayar” da böyledir. Birçok Türk lehçesinde ve dünya dillerinde, “kampyuter”, “kamputer”, “Computer” şeklinde kullanılan bir kelime yerine, biz bugün “bilgisayar” diyoruz. Şanslıyız.

Daha önce de değindiğim gibi, bu Türkçe bilincinin, özellikle lise ve üniversiteli gençler arasında azaldığı bir gerçektir. Yabancı dillerden alıntılanmış ihtiyaç dışı kelimeler kullanmak, kişiyi daha kültürlü yapmaz. Evet, dil sadece bir iletişim aracı değildir; kişinin ve toplumun seviyesini, toplum yapısını gösterir. Evet, kelime dağarcığının geniş olması, insanın dünyayı algılamasında çok önemli bir yere sahiptir. Ancak bunlar, süs olsun diye yabancı kelime kullanmayı gerektirmez. Hele ki kelime dağarcığını zengin tutmakla, oradan buradan şahsi anlamda kelime alıntılamak, toplumdan ayrı bir dil konuşmak aynı değildir.

Bu konuda, Servet-i Fünun örneğinden yola çıkarak bir eleştiri yapabiliriz. O dönemin edebiyatçıları, “sanat için sanat” görüşünü benimsemişlerdi. Gerçekten, sanatta verimlilik, özgür iradeye bağlıdır.[2] Dolayısıyla, “sanat için sanat” da “toplum için sanat” da, sanatçının tercihidir. Bu durum, Farsça, Fransızca veya Arapça sözlükleri açıp kelime tespit ederek şiir, roman, deneme, hikaye yazmayı gerektirmez. Sanat, özünde doğallık barındırır. Yapay olan şeyler, “sanat için sanat” olmasa bile, toplumda karşılık bulamaz.

Sonuç olarak: Sözlük açıp kelime bularak kelime hazinenizi geliştiremezsiniz. Ne yaparsanız yapın, düşünürken 200 kelimeyle kullanıp 1000 kelimelik herhangi bir metin yazarak bizi kandıramazsınız. Okumayız; okursak bile, yazarın ufkunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Vakit kaybımıza üzülürüz.

İşte size bir acı gerçek: Sosyal medyada, gereksiz yabancı kelime kullanımları, ciddi bir tepkiyle karşılaşmamakta, çok kez de, tepki gösterenler cehaletin lincine maruz kalmaktadır. Bu da toplumun düşünce dünyasındaki zayıflık ve yapaylığı ortaya koymaktadır. İhtiyaç dışı kelimelerin kullanılmasını savunmak, az kelimeyle düşünüp “iyi mizah yapan” veya “sistemle mücadele eden” (!) fenomen (?) şekline girenleri baş köşeye koymak ve milli bilinç sahibi, aklın ve bilimin yanında olan insanları ezmek, cahil toplumlarda olacak bir şeydir.

“Bir kızı gördüğüm zaman;

O: …

Me: …”

gibi ifadelerle yapılan paylaşımlar vardır. Bu ifadeleri görüp de sinirlenmemek mümkün müdür? “Ben” yerine “me” yazınca daha komik bir paylaşım yaptığını sanan insana “fenomen” adı altında “tanrı” gibi davranırsan, o insana anlatılan her doğru bir “günah”a döner. Allah Tanrı, günahkarı cehenneme atıyor. Sosyal medya tanrısı da engelliyor.

Bir süre önce, yorumlarda, “çok cringe”, “cringe oldum”, “cringe ya”, “cringesın”, “cringecım”, cringecız” gibi tuhaf ifadeler görmeye başladım. Kızmak ve gülünç bulmak için kelimenin ne olduğunu, anlamını bilmiyor olmam bir engel oluşturmadı. Daha sonra araştırdım, Ekşi Sözlük’te de etraflı yorumlara baktım ve “başkasının yerine utanmak”, “utanmak” gibi anlamları olduğunu gördüm. Anladım ki bu yorumları okuyunca ben de cringe olmuşum (!).

Bu konuya tepki gösteren Ekşi Sözlük’te bu konuya ve tepki veren üyelere ise, en son cevap olarak, “Witch King of Angmar” isimli bir kullanıcı, özetleyerek alıntıladığım şu cümleleri yazmış:

Birincisi, kimi ülkelerin dillerinden dünya literatürüne girmiş ve diğer dillerde ifade edilemeyecek veya ifade edilmeye çalışıldığında tam hissini kaybedecek kelimeler vardır. (…)

          İkincisi, biraz hayata nihilist çerçeveden bakmaya çalışın. Her şey boştur. Dilin ‘yabancı kelimelerin istilasına uğradığı’ görüşünüzü, doğmadan önce bir hiç olduğunuzu ve öldükten sonra da aynı hiçlik durumuna geçeceğinizi hatırlayarak yorumlayın.[3]

1-) Bizim toplumumuzda “cringe” ifadesi, “utandım” veya “yerine utandım” ifadelerinin yerini tutamaz. Böylece, mesajın alıcıya ulaşma oranı çok zayıftır. Dili amacı dışına çıkarırsanız, amacınıza ulaşamazsınız. Kısaca, utanırken utandıramazsınız.

2-) Yanlışlar karşısında “hiç” olmak, sadece ve sadece tek bir anlama gelir: Kaçmak! Bu türlü sorumsuz hareketlerin bir ileri noktası, tacize uğrayan herhangi bir insan görünce, mağduru ve tacizciyi görmezden gelmek, yani hiç olmaktır!

3-) Doğmadan önce “hiç” değilsiniz, “yok”sunuz. Doğduktan sonra da hiç olup olmadığınızı, benliğinizden geçip geçmediğiniz değil, akıl, mantık ve bilimle donanıp donanmadığınız belirler. Bebeğin veya çocuğun yaşına göre cahil olması doğaldır; 30 yaşına gelmiş bir kimsenin -özellikle yanlışlar karşısında- hiçliğe bürünmesi, kocaman bir boşluktur. İnsan, doğar ve büyüyüp ölene kadar sürekli dolmalı ve hiç olmaktan uzaklaşmalıdır. Hiçlik, boşluktur; boş olanı ise başkaları doldurur[4] ve insan dolan olduğu kadar, dolduran da olmalıdır.

Ve bu meselenin yabancı kelime istilasına karşı sorumlu davranmakla tek ilgisi, hiç olmak adı altında, yok olmak, kaybolmak, kaçmaktır!

“Kaç like gelir”, “Unfollow edeceğim”, “Follow me arkadaşlar”, “Postumda emek var” vesaire… Bunları eleştiriyoruz. Ya imla meselesi?

“(!)” işaretinin ne için kullanıldığını bilmeden, herhangi bir metni eleştirenler, hakaret ve linç boyutunda yazarlara saldıranlar vardır. Örneğin, “Bankayı soymak çok doğrudur (!)” yazarsanız, üç kişi anlar, üç kişi anlamaz. “-dA” ekinin yazımı hala ciddi bir sorundur. “Sen geldin, ben ise gelmedim?” gibi cümleler yazıp görüldüğü üzere soru işareti kullananlar vardır. “Değil” yerine “deyil” yazanlar vardır. Noktayı, virgülü nerede kullanacağını bilmeyenler, kestiremeyenler vardır.

Böylece milli eğitim sistemimize değinmek durumuna gelmiş oluyorum. Milli eğitim, milliyetçi anlayışla oluşturulur. Adına “milli” sıfatını eklemezseniz veya “gayr-i milli” eğitim derseniz, Türkçe konusunda, Türklük bilinci konusunda ortaya çıkan manzarayı anlayabilirsiniz. Ama bu sistemde, yani “milli eğitim” kavramında bu tablo kabul edilemez ve derhal düzeltilmelidir!

Milli eğitim sisteminde, bir öğrenciye, Türkçe imla kuralları konusunda bir şeyler anlatmak, sonra onu sınavlara sokmak yetmez. Bir şeyler anlatmadan önce, anlatırken ve anlattıktan sonra, kısaca sürekli olarak, milli bilinç ve dolayısıyla milli duyarlılık aşılayarak bunu yapmak zorundasınız. Milli duyarlılıktan uzak bireyler, imlayı doğru kullanarak kendini ifade edebilmenin öneminden uzak kalır. İmlayı anlayamayan metni anlayamaz. Metni anlayamayan okuma sevgisinden uzak kalır. Okuma sevgisinden uzak kalırsanız, cahil kalırsınız. Bu gerçeklere, bu sonuçlara ulaşmak çok mu zordur?

Türkçülüğün, milliyetçilik kavramının siyasileştirilmesinin en önemli sonucu da burada ortaya çıkar. Milli bilinç aşılamak isterken, siyasi sebeplerle, okul idaresi tarafından herhangi bir yaptırımla karşılaşabilirsiniz. Siyasileşmiş idarecilerin, siyasileşme kaygısı, kendi partilerinin kadrolaşma hedefleriyle bağlantılıdır. Eğer Türkçülük, milliyetçilik başta olmak üzere, devlet düzenimiz ve din, bir siyasi partiyle özdeşleştirilmemiş olsaydı, eğer bir siyasi parti, milli değerlerimizle ve devlet düzenimizle özdeşleşmemiş olsaydı, milli olması gereken her unsur milli olarak kalacak; milli bilince sahip bireyler siyasi parti yaftasıyla uğraşmayacaktı.

Diyebilirsiniz ki elbette bir parti cumhuriyeti, bir parti dini, bir parti de milliyetçiliği temsil etmek zorundadır. Hayır efendim! Türkiye’de kurulacak her siyasi partinin, bu milletin ve devletin değerlerine, düzenine ayrım yapmaksızın sahip olmak zorundadır! Kuşkunuz olmasın ki anlayış bu olsaydı, Türkiye’de bu kadar parti olmazdı. Adım başına siyasi parti düşen vatanda, millet birlik içinde yaşayamaz. Fitne iktidar olur, haset ise muhalefet. Geçmiş unutulur, bugünden de gelecek kaybedilir. Her devlet, kendi düzenini korumalı; anayasa hukukunu kullanarak her türlü düzen karşıtlığını, bölücülüğü, yıkıcı faaliyeti yok etme gücü ve iradesinde olmalıdır. Şunu söylemeden de geçemeyeceğim: Düzen karşıtı oluşumlara fırsat vermemek, silahlı teröre varan sonuçlara yol açabilir mi? Açabilir. Ancak milli eğitimin sağlam olduğu ülkelerde, yapıcılık ve koruyuculuk vardır; yıkıcılık ve bozgunculuk değil.

Ülkemizin eğitim kurumlarında, en alt kademeden en üst kademeye kadar, devlet karşıtı, vatan düşmanı kimselerin bazen gizli, bazen açık faaliyet yürüttüğü milletimiz tarafından bilinmektedir. Bunları tasfiye etmediğiniz, partileri devlete bağlı tutmadığınız, eğitim sistemini millileştirmediğiniz sürece, gelin de bu milletten Türklük ve Türkçe hassasiyeti bekleyin!

Yazının bu noktaya gelmiş olması da, “Türk’üm demek önemli değil” zanneden vatanseverlere bir başka cevap olsun. Türklük ve Türkçülük hassasiyetini artırmak isterken milliyetçiliğe, milli eğitime değinmemek elde değildir.

Asıl konumuza dönerken, değinmek istediğim bir diğer nokta ise, kelimeler kadar ifadelerin de düşünce dünyasını ortaya koymasıdır. Yine sosyal medya üzerinden gözlemimizi açıklayalım. Yapılan paylaşımlarda en çok şu gibi ifadeleri okuruz:

Sen şöyle diyorsun da bu mesele öyle değil, böyledir, bil istedim.

Bu cümle, birçok farklı alanda, birçok farklı düşünce veya kişiye verilen cevaplarda kullanılır. Adeta bir form gibidir. Veli izin kağıdına benzetebilirsiniz… Cümle kalıp, eğik olmayan satırları siz doldurun. Kaynağa, açıklamaya, en önemlisi de özgünlüğe yer yoktur.

Bunların klişe olduğu düşünülebilir. Ancak klişe böyle bir şey değildir. Özgün ve sabittir. Örneğin, “Bu devirde vefa, sadece bir semt adıymış.” derseniz, bu klişedir. Bu cümleyi değiştirerek kullanmak da hırsızlıktır. Özgün olmayan ifadeler, ilk verdiğim cümledeki gibidir:

“Sen İstanbul’u Fatih’in aldığını söylersin de, kurtaran Mustafa Kemal’dir, bil istedim.”

Gerçekler aforizma haline getirilirse, içindeki sağlam düşünce ve tezler kapı dışarı edilir. Toplum sorgulamaz; kimseyi de etkilemez. Atatürk’ü seven sevmeye devam eder; Atatürk’ü sevmeyen de buna karşın aynı şekilde cevap verir, yani form doldurur.

Örnekleri artırabiliriz:

“Sen / hamburgeri / seversin ama cenazene / Adana dürüm gelir. / bil istedim.”

“Sen / evinde rahat rahat uyursun / ama / Afrika’daki çocuklar açlıktan uyuyamıyor, / bil istedim.” (Bu cümledeki Afrika’daki çocuklar, hemen her türlü sahte duyara malzeme olmaktadır. Sonuç: Aforizmayla aç doyurulmuyor.)

Okumak gerekir; kitabı, insanları, hayvanları, dünyayı, evreni, düşünceleri, makaleleri, konuşmaları… Sorgulamak, değerlendirmek, bir sonuca varmak gerekir. Bütün bunlar, önce okuma ve yazmayı, sonra mutlaka imlayı bilmeyi gerektirir. Nihayetinde dil zenginleşecek, kültür seviyesi yükselecek, gereksiz yabancı kelime kullanmalara, veli izin kağıdı doldurmalara gerek kalmayacaktır.

Bunu kabul etmeyenlerin kültür seviyesi, kitaplardan oluşan bir merdivenden tırmanarak yükselmeyecek, aksine, dev aynasında sahte bir büyüklükte takılıp kalacaktır.

“Çok cringe…”

[1] Üniversite sınavlarına girerken, tek hedefe odaklanmıştım: Türkoloji okumak. Uydurma kavramlarla dolu metin değerlendirme sorularını okuyunca, neredeyse üniversiteden vazgeçecektim. Anlaşılmayan metinler üzerinden Türk gençlerini zekasızlıkla itham eden ve sorumluluğu üstünden atan tüm yetkili ve yetişkinleri uyarmak gerekir. Sorun gençlerde değil, yol gösterme ve yönetme görevi üstlenenlerdedir.

[2] Yine de, milli edebiyatın milli bilincin uyanışına, milli bilincin uyanışının da milli mücadeleye yaptığı katkı gözden kaçamaz. Memleket yanarken, yürekten gelen ve doğal olan edebiyat, aşkta da, hasrette de, mizahta da, kısaca her alanda vatan kaygısını az veya çok hissettirecektir.

[3] https://eksisozluk.com/cringe–1244059?p=4 Erişim: 06.09.2019

[4] Hiçlik felsefesinin, birtakım tasavvufçular tarafından ön plana çıkarılmasına şaşmamalıdır.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone