Çağın Gerektirdikleri (!)

“Çağın gerekleri” bahanesiyle bizim kadar avutulmuş bir millet olduğuna inanmıyorum. Ne zaman canımız yansa, dalımızı kıranların ağacını kökünden sökmek yerine bu tarz söylemlerle avutulmuşuzdur.

Çağın gerektirdiği nedir? Yıllarca duyduklarımızı söyleyelim: Karabağ işgal edildiğinde sorunu demokrasiyle çözmek. Doğu Türkistan’da katliam yapıldığında diplomasi yoluna gitmek (Aslında hiç gitmemek!). Hocalı’da katliam yapıldığı zaman “Onlar Şii, biz içişlerine karışamayız.” demek. Kırım’da Rusya’yı, Kerkük’te Barzani’yi, Afganistan’da Peştunları haklı görüp sorunları “Ver, kurtul” anlayışıyla bitirmek.

Devam edelim: Çağın gerektirdikleri arasında yıllarca NATO/ABD menfaatleri doğrultusunda tezkereler çıktı veya çıkması için meclise getirildi. İsrail ve Filistin arasındaki meseleye “İslam davası” adı altında öyle bir dahil olundu ki resmi ağızlardan en açık şekilde taraflı açıklamalar yapıldı. Karabağ için dünyaya kafa tutmak çağın gerektirdikleri arasında yok ama Filistin için her türlü bedel ödenebilir. Oysa İsrail ile husumetimizin temelinde din değil, vatanımıza dair “arz-ı mevud” hayallerine karşı mücadele olmalıdır. Krallarının güreşte yendiğini iddia ettikleri tanrılarının onlara ne vadettiği bizi ilgilendirmez. Onların zayıf tanrısı Türk’ün varlığını ve hiddetini unutmuş gibidir ki İsrail, Türklere husumet beslemektedir. Elbette bunun İsrail aleyhine sonuçları bugün, yarın olacaktır. Meselenin temeline din yerleşti mi insanları kandırmak da korkutmak da son derece kolay oluyor. Filistin’de çocukların öldürülmesini destekleyecek değiliz. Ancak bu bizim askeri değil diplomatik bir meselemiz olabilir. Hocalı’da ise soydaşlarımızın katliama uğramasını unutacak değiliz. Bu da bizim hem diplomatik hem askeri hem ekonomik hem insanı vazifemizdir.

5000 Ahıskalı Türk’e yerimiz yoktur ama milyonlarca Arap buyursun, gelsin. Budur çağın gerektirdikleri.

Başka ne var siyasi partilerin önümüze koyduğu gereklilikler içinde? İktidara gelmek için mutlaka Amerika ve İsrail menfaatlerini benimsemiş görünmek (Adamlar da enayi tabi). İktidara gelince onlara muhalif olmak (Bunun da bir bedeli yok tabi).

Daha fazla sayalım: Türk’üm dememek. Azınlıkların ismini, dilini, kültürünü yüceltmek. İcabında vaktiyle Davutoğlu’nun söylediği gibi “Tehcir insanlık suçudur.” diyebilmek. Sadece savaş ve operasyon zamanları Türklüğü övmek, ön plana çıkarmış gibi yapmak. Savaş ve operasyon sonrası TSK düşmanlığı yapmak.

Her çağın gerektirdiği şeyler vardır. Bunlar bir devre mahsus şeylerin üstündedir ve hayati niteliktedir. Bir devlet güçlenebilir ve zayıflayabilir. Bu her devrin değil, tarih içinde küçük bir zaman diliminin gerçeğidir.

Her çağın gerektirdiği ilk şey ise daima temelde kendi milletinin menfaatleri doğrultusunda hareket edip milli benliğini tanımak ve korumaktır. Dünyadaki dengeleri göz önünde tutmak ve buna göre akla uygun kararlar almaktır.

Bu ülkenin adı Türkiye’dir. Devlet Türk, millet de Türk milletidir. Bu millet Türkçe konuşur, Türkçe yaşar, Türkçe düşünür. Eğer bu ülkeyi Türklüğü merkezine almış insanlara yönetemiyorsa; eğer yetki sahipleri Türk mefaatini gözetemeyen, korumaktan çekinen, sadece siyasi dengelere göre hamaset üreten kimselerse, bu bizim için ancak bunalımlı, mutsuz bir devir anlamına gelir. İşte böyle yetki sahipleri sürekli millete “Bu çağın gerektirdiği şeyler bunlar” diyerek tavizleri, korkuları meşrulaştırıyor ve biz artık bunlara kanmamalıyız. Siyasi partiler, Türklüğü merkeze almak zorundadır. Bu millet siyasete ve siyasetçilere öncelikli olarak bunu dayatmalıdır. O zaman görülecektir ki her şey yoluna girecektir.

Çoğunluğun sultası olan demokrasiyi azınlığın iktidarı haline getiren düzen yerli bir düzen olamaz. “Aman şunu incitmeyelim!” gibi düşünceler, tehlikeli hassasiyetler romantizm değilse, bizim de Kerkük’ü, Musul’u istememiz romantizm değildir.

Ne olduğunu ve ne istediğini dünyaya haykırabiliyorsan tam bağımsızsın demektir. Ne olduğunu ve ne istediğini dünyaya haykıramıyorsan en tehlikeli esaret seninkidir: Korkak özgürlük.