Cunta’nın Günahları!

Bugün 12 Eylül 1980 darbesinin 37. yıl dönümü. Bundan 37 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuş, TSK adına Kenan Evren darbe bildirisini okumuştur. Bu olay milletimizin bir kesimi çok hayırlı bir iş olarak görmüş, kutlanmıştır. Darbe sonrasında takınılan tavır ve bir takım hadiseler ise halen tartışılmaktadır.

**

Başlarken 12 Eylül’ü doğuran ortama bakmak gerekiyor. Herkesin bildiği gibi ülkenin gençliği iki ana gruba bölünmüştü. Bunlardan milliyetçi olanlar bir grubu, o zamanın tabiriyle ‘sağcıları’, komünist, sosyalist olanlar ise ‘solcuları’ oluşturuyordu. İslamcılar ise ‘Yat mücahid’ emrini aldıklarından piyasada yoklardı. Esas çatışmalar milliyetçi gençler ve komünistler arasında yaşanıyordu.

Okulların işgali, eğitime zorunlu ara verilmesi, kahvehane taramaları, sokak olayları, nümayişler Eylül 1980 tarihinden önceki gazetelerin ana sütunlarını doldurmaktaydı.

**

İşçilerin manipüle edilerek dayanışma kisvesiyle kamplaştırıldıkları sendikalar da 12 Eylül’ün önemli müsebbiplerindendi. Tıpkı öğrenciler gibi iki kampa bölünen işçiler sık sık karşı karşıya geliyor, bu olmazsa greve veya lokavta gidiyordu. Bu durum toplumun kamplaşmasını derinleştirdiği gibi ekonomi alandaki sıkıntıları da körüklüyordu.

**

Ecevit ve Demirel’in eline kalmış olan ülke bu iki siyasetçinin birbirine yaptığı kaprislerin arasında kalmış, hükümet kurulması konusunda bocalayıp durmuştu. Bu istikrarsızlık toplumsal olaylara ve ekonomiye müdahaleyi aksatmış, 12 Eylül’e giden yola bir taş daha konulmuştur.

**

Askeri darbe gibi toplumsal bir olayın asla tek bir yönü olmaz. Göçler, savaşlar, barışlar vs bütün bu toplumsal hareketler gibi yönetim değişimlerinin de benzer yönleri vardır. 12 Eylül ise toplumsal bölünme, ekonomik ve siyasi buhranın ortak ürünüdür. Okulunda eğitim verilemeyen, fabrikasından ürün çıkmayan, başında adam akıllı hükümet olmayan, gençleri ortak bir hedefe yürümeyen bir yapının doğal olmayan yollarla yönetim değiştirmesi kaçınılmazdır. 12 Eylül bu yönüyle aşırı değil, doğal bir sonuçtur.

12 Eylül’ü icra edenler ilk başta milliyetçi, Atatürkçü olarak görülmüş, milliyetçi kesim büyük beklentilere girmiştir. Çok geçmeden durum anlaşılmış, bugün hala tartışılan idam kararları ve muameleler vuku bulmuştur.

12 Eylül ve 12 Eylülcülerin bütün günahları yanında 2 günahları asla affedilmeyecek, bedeli ödenmeyecek büyüklüktedir. Bunlardan birincisi; vatan evlatları ile vatan hainlerini bir tutmasıdır. Bu durum bugün de değişmiş değildir. Devletimiz garip bir şekilde, milliyetçi, vatanperver insan ile vatan haini arasına bir fark koymuyor.

Bu durum o dönemde de böyleydi. İdamına hükmedilen 9 Ülkücü bunun en büyük delilidir. ‘Sağı da solu da biz biliriz’ tavrı 12 Eylül’ün icracılarının aslında cahil insanlar olduklarını göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti yaşamak istiyorsa yıllardır sürdürülen, hatta Atatürk’ün bile düştüğü, bu yanlıştan vazgeçmelidir. İyi ile kötünün, ahlaklı ile namussuzun, bilen ile bilmeyenin, vatansever ile vatan hainin arasında fark olmak zorundadır. 15 Temmuz sonrası ısrarla dile getirilen ‘liyakat’ meselesi özünde budur.

Bu 12 Eylül’ün ve 12 Eylülcülerin affedilemeyecek birinci günahıdır, suçudur.

**

İkinci kabahatleri ise Turgut Özal’ın bizzat kendisidir. ‘Our boys did it’ meselesini samimi ve gerçek bulmasam bile bu durum, tek başına, baş şeytanın aklıma düşmesine sebep oluyor.

Darbeden sonra sivil siyaseti yeniden düzenleyen Kenan Evren ve ekibi bir sağcı, bir solcu parti kurulmasını düşünmüşlerdir. Dönemin siyasi kadrolarının tamamı yasaklı olduğu için de bu iş için adam aramaya başlamışlardır. Bu iki partiyi kurdurduktan sonra da Turgut Özal’a üçüncü bir parti için izin vermişlerdir. O partinin adı Anavatan Partisi, amblemi bal peteği şekli verilmiş Türkiye haritası üzerinde bal arısı olmuştur. Seçimler yapılmış Özal yeterli çoğunluğa ulaşmış, hükümet kurma yetkisi 2 hafta gecikmeli olarak verilmiştir. O sırada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’dir.

İşte o Özal, AKP hükümetlerinin gerçekleştirdiği birçok projenin mucididir. Saddam’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan milyonla Kürd’e vatandaşlık vermiş, Güneydoğu bölgemize yerleştirmiştir. Sovyetler Birliği o görevdeyken dağılmış, yeni kurulan Türk Cumhuriyetlerini gidip gezmiş fakat başka hiçbir bağlantı kurmamıştır.

Fetullah Gülen’in önünü dolaylı yoldan açan Turgut Özal’dır. Darbecilerin ‘laiklik’ kartını oynayarak önlerini kestikleri cemaat ve tarikatların üzerindeki baskıyı kaldıran O’dur. Yani dolaylı yoldan 15 Temmuz’un mimarlarındandır.

Çözüm Süreci ihaneti Özal’ın projesidir. Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı, anadilde eğitim, siyasal haklar gibi söylemlerin ilk bülbülü O’dur. İcrası AKP’ye nasip olmuştur.

Menderes, Özal ve Erdoğan ile alakalı yazdığım başka bir yazıda bu konuyla alakalı daha başka bilgiler vermiştim. Konunun dağılmaması için burada bırakıyorum.

**

Sonuç olarak 12 Eylül, militarizme heves eden genç Türkçülerin düşündüğü gibi bir ameliyattan daha fazlasıdır. Kısa bir süre içinde sorunları çözmemiş, halının altına süpürmüştür. 2 yıl sonra bütün pislik tekrar evimize dağılmıştır. Bugünün apolitik, bilgisiz, cahil gençliğinin yaratıcısı 12 Eylül’dür. Bugün birbirine düşman görünen ama arka planda birbirinden beslenen fikir karmaşasının sebebi 12 Eylül’dür. Üniversitelerin elini kolunu bağlayan YÖK’ün kurucusu 12 Eylül’dür. Ahlaklı, uyanık Müslüman değil, biat eden, sorgulamayan asalak yetiştiren din eğitiminin mimarı yine 12 Eylül’dür.

Bu durumu değiştirmenin yolu birlik olmaktır. Hala olan biteni anlamayan gençliğin artık uyanması, Güçlü Türkiye, Oğuz Birliği ve Turan istikametine hep beraber yürümesi lazımdır. Durum böyle devam ederse bugün 37. yaşına giren Eylül çalısı daha çok büyür, gül bahçesi memleketten geriye bu çalıdan başka bir şey kalmaz.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone