Dahi Elitist ve Akademik Avamlar

Geçen gün Celal Şengör demokrasiye sempatisinin olmadığını, ideal yönetimin monarşi olduğunu söyledi. Bunun üzerine özellikle Atatürkçü kesim tarafından bir takım yorumlar yapıldı. Celal Şengör yandaşlıkla, Atatürk düşmanlığıyla, İngiliz hayranlığıyla suçlandı.

Celal Şengör “Dahi Diktatör” adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta Atatürk’ü farklı yönleriyle, dehasıyla, zekasıyla, bilge kişiliğiyle ve büyük komutanlığıyla ele aldı. Atatürk’ü bir dahi ama aynı zamanda da bir diktatör olarak anlattı.

Evet Atatürk en dahisinden bir diktatördü. Bu sayede cumhuriyeti kurdu, inkılapları gerçekleştirdi, yobazlıkla mücadele etti ve adını dünya tarihine altın harflerle yazdırdı. Diktatör deyince aklına Hitler gelen sol kolu nasır tutmuş ahmaklar ise buna itiraz ettiler; Celal hocaya yönelik saçma sapan ithamlarda bulundular. Keşke bir kez açıp o kitabı okusaydılar…

Yine aynı güruh, maalesef pek çoğu üniversitelerimizde profesör, bu sefer Celal hocanın demokrasi ve monarşi ile ilgili fikirlerine saldırıyorlar.

Geçen hafta Caner Kara’nın söyleşide dediği gibi “Bu sistem kendini eleştirmeyi günah sayar. Kendine alternatif yaratmaz ve tercihlerin kendi içerisinde yapılmasına izin verir.”

Demokrasinin ne menem bir şey olduğunu bundan binlerce yıl önce Platon ve Aristo da demiş olmasına rağmen, en çok kanın aktığı sistem demokrasi olmasına rağmen, 1938’den bu yana demokrasinin çocukları tarafından yönetildiğimiz halde hiçbir dönem hayatımızdan memnun olmamamıza rağmen, ABD’de de bile demokrasinin sorgulanmaya başlanmasına ve bu yüzden son seçimlerde seçmenlerin sadece %25’i sandığa gitmesine rağmen hala demokrasiyi Tanrı buyruğu gibi savunan sözde bilim insanları görmek aslında oldukça umut kırıcı.

Demokrasiler aristokrat yetiştirmezler. Aristokratların olmadığı yerlerde de üniversite ve bilim gelişmez. Hal böyle olunca büyük adamları olan ülkelerle büyük adamları olmayan bir ülke olarak yarışamayız. Celal hocanın mantığı işte buydu.

Almanya 1871’de birliğini oluşturana kadar prensler arasında en iyi üniversite bende olsun yarışı vardı ve bu Alman ekolü üniversiteleri bilimin merkezi yaptı. Bu üniversitelerde yetişen bilimadamları günümüz dünyasını inşa ettiler. Hitler’den kaçıp Amerika’ya gittiklerinde Amerikan üniversitelerine Alman ekolünü benimsettiler. Amerikan üniversiteleri bu ekol sayesinde dünyanın en kaliteli üniversiteleri haline geldiler. Diğer taraftan, hala lordları, aristokratları olan İngiliz üniversiteleri ise Amerikan üniversiteleriyle yarışır haldeler. 2016’da en iyi 500 üniversite sıralamasında ilk yirmide ABD ve İngiliz üniversiteleri haricinde 5; 2017’de ise sadece 1 üniversite var.

Üniversite muhabbetini geçelim.

Bizim en büyük derdimiz ne?

-Cehalet ve bu cehaletin içerisinden çıkan basiretsiz yöneticilerin yönetimi elinde bulundurması.

Bunun sebebi ne?

-Demokrasi.

Hiçbir dönem memnun olmadığımız yöneticileri kim seçiyor?

-Halk.

Koca siyasi bilimler profesörü ile kahvede burnunu kurcalarken bir siyasi parti genel başkanını Cuma Namazı’na giderken gördüğü için ona oy vermeye karar veren bir çobanın oyu bir mi?

-Evet. (Aysun Kayacı’yı saygıyla anıyorum)

Bu adalet mi?

-Hayır.

Adalet yoksa huzur da yok arkadaş.

Tanrı işi ehline verin demiş. Bizim atalarımızdan gelen inancımıza göre yönetme yetkisi kişiye Tanrı tarafından verilir. Buna Kut almak denir. Tanrı’dan vahiy bekleyelim demiyorum ama bu iş önemli ve kutsal bir iş. Bu kalabalığın takdirine bırakılmayacak kadar hassas bir konudur.

Celal hocanın da fikri budur. Örnek olarak da İngiltere’deki Avam Kamarası’yla Lordlar Kamarası’nı vermiş. Oradaki Lordlar öyle Rasim Ozan gibi değildir. Herbirinin 500 küsur yıllık kütüphanesi, üniversitleri, saygın bilimadamlarından ahbapları vardır. Kültürel bir aile mirasının temsilcileridir. Ve bu adamlar İngiltere’nin geleceği için kararlar alan adamlardır. Böylesine bir meclisle senin Binali’den, Bekir Bozdağ’dan, Berat Albayrak’tan oluşan kabinen nasıl yarışsın?

1938’den bu yana İngiltere ile Türkiye’yi kıyaslayın. İşte monarşiyle demokrasinin somut kıyası budur.

Hayatında Celal Şengör’ün yazdığı makale kadar (1826) kitap okumamış profesörler fikirlerini beyan etmeden önce Güliver’in hikayelerinden başlayarak bir kaç onbin kadar kitap okusunlar; ABD, Rus ve çeşitli Avrupa bilim akademilerine girsinler (adres sormak için girseler de olur), Çin’den Kanada’ya, Avrupa’dan Moğolistan’a kadar bir kaç üniversitede ders versinler sonra belki Celal Şengör’e dil uzatabilirler.

NASA beceremedi de adamı çağırdılar, herif oturdu Merkür’ün, Venüs’ün, Mars’ın sıradağlarını çizdi, tektonik hareketlerini ölçümledi. Kendi branşı olmamasına rağmen tarih ve felsefeden İngilizce, Almanca, Fransızca ve Türkçe kaleme aldığı yüzlerce makalesi var.

Celal Şengör bu ülkenin yetiştirdiği en büyük bilimadamadır. Şahsen her görüşüne katılmasam da bir laf ettiği zaman dinlenmeli, anlamaya çalışılmalı diye düşünüyorum.

Birileri onu sadece deprem zamanları televizyonlardan tanıyıp “depremci hoca” gibi saçma salak küçültmelerde bulunabilir. Ama onu dünya tanıyor ve sizin dünyadan haberiniz yok. Ben bizim çocuklara diyorum tarihe saplanıp kalmayın diye. Sizler ise kafayı 1920’lere öyle bir saplamışsınız ki bir de kalkıp günümüzü yorumlamaya kalkıyorsunuz.

Tarih geleceği şekillendirmek için kullanılan bir laboratuvardır. Orada yaşanılmaz. Günün belli zamanları girer, deney yapar, çıkan sonuçlarla günümüz dünyasına katkıda bulunursunuz. 1938’den bu yana bir bakın demokrasiye. Nasıl bir sonuç çıkartıyorsunuz? Bir de demokrat olmadığımız 1938’den Mete Han’a kadar giden yazılı Türk tarihine bakın.

O dönemlere ait anlatılabilecek binlerce başarı varken son 80 yılda neyi başarı olarak görüyorsunuz?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone