Değişmeyen Tarih

KemalOnalir

Tarih, herkesin hakkında fikir sahibi olduğu, herkesçe milli bir kaynak olduğu kabul edilen, geçmişi araştırmaktan ziyade geleceğe yön veren bir bilimdir. Birçok farklı tanımı olan bu bilim kimisine göre bilim bile değildir. Ne olduğu bir kenarda dursun her ulusun kendine has bir tarih kültürü olduğu gerçektir. Kimisi yazarak, kimisi anlatarak, kimisi somut abideler ile tarih kültürünü sürdürür. Bazı uluslar ise zaten olmayan tarihlerini uydurarak var etmeye çalışırlar.

Ulusların eski çağlarında yani yazılı metin bırakma imkânının az olduğu dönemlerde kulaktan kulağa anlatılan tarih günümüzde metodolojik olarak ele alınmakta ve vesikaya dayalı yapılmaktadır. Bu tür tarih bazı uluslarda bütün halk tabakasına yayılmakta, bazılarında ise tarihçiler ve entelektüeller arasında ikamet eder bir biçimde kalmaktadır. Bu durum ulusun kültürel yapısıyla da alakalıdır. Misal, elle tutulur delil olmazsa pek inanmayan Avrupalılar için vesikaya dayalı metodolojik tarih bütün halk tarafından ilgi ile okunmaktadır. Fakat Doğu toplumları ve özellikle biz Türkler için tarih daha çok hamasi hikâyeler olarak süregelmiştir. Bu, bizlerde vesikalı tarih yok demek değildir. Tarih bilgini olarak yetiştirdiğimiz birçok allamemiz vardır. Fakat kültür olarak bizde tarihçilik, coşkun bir hâl ile kahramanlık hikâyeleri anlatan şahıslar ekseninde daha çok sevilmektedir.

Tarihimizin çok eski zamanlardan başladığı her Türk genci tarafından bilinmektedir. Fakat bu geniş tarih ne ölçüde ve hangi yöntemle öğretiliyor? İlk önce tarih öğretmenlerinin yetiştirilme şekline bakmak gerekir. Edebiyat fakültelerinde Tarih bölümü adı verilen şubelerde yetiştirilen tarih öğretmenleri, bütün dünyada terk olunmuş fakat bizde ısrarla sürdürülen ezbercilik metoduyla yetiştirilmeye devam ediliyor. Kendimde bu bölümlerden birine öğrenciydim oradan biliyorum. Her hocamız olmasa da büyük çoğunluktakiler ya dağıttıkları fotokopi makaleler ile yahut ‘’yakalayabildiğiniz ölçüde not alın’’ usulüyle ders anlatıyor ve bunlardan sınav oluyorduk. Fakat hepsinin ortak bir özelliği var. Bütün hocalarımıza göre ‘’Tarihçi; geçmiş ile bugünü sentezleyen ve olayları yaşandığı çağın koşullarına göre yorumlayan kişi’ ’imiş. Bütün hocalar üzerinde ittifak etti ise bu yöntemin uygulanma sistemi öğrenciye öğretilmelidir. Fakat bununla ilgili bir ders ne görmüş nede işitmiş değilim. Bilimsel tarihçiliğin vazgeçilmez bir gerekliliği olan metodoloji dersini ise yalnız iki dönem almış bulunuyorum. Asıl üzücü olan ise araştırmacılık özelliğimizin tamamen köreltiliyor olması. Ne yazık ki kişisel merak ve hırs ile kendini geliştirme arzusu olmayan bir öğrenci asla ilerleme kaydedemiyor ve ezberci müfredatın ezberci öğretmeni olup çıkıyor.

Ders kitaplarımızda Orta Asya Türk Tarihi, Türk Kültür Tarihi, Ebedi ve Abide Şahsiyetler hatta Selçuklu Tarihi pek seri geçilip konu derhal Osmanlı Tarihi ve Cumhuriyet tarihine bağlanıp ders yılı bitiriliyor. Bunun sebebi çok açık bir biçimde siyasettir. Her gelen hükümet tarih dersi müfredatını kendi siyasi görüşüne istinaden değiştirirse aralarında bir iki ders dönemi fark olan iki genç bile kuşak çatışmasına maruz kalabilir. Cumhuriyetçi zihniyet sahibi bir hükümet yalnız inkılap tarihine önem verirse, siyasal İslamcı bir hükümet gelirde Osmanlıcı tarih öğretirse, Türk tarihi öğretilmekten ziyade tahrif edilmiş olunur. Tarih öğretimi yaş guruplarına göre ayrılıp her yaş grubu için belirlenecek müfredat ile öğretilip, siyasetin boyunduruğundan kurtarılmalıdır. Misal, ilkokul çağında öğrenme merakına haiz çocuklara bahsettiğimiz kahramanlık hikâyeleri ile ilk milli şuur aşılanabilir. Ortaokul ve lise dönemlerinde sıkıcı olamayan, ilgi uyandıracak şekilde hazırlanan bir müfredat ile hem Türk tarihinin ana hatları öğretilir hem de Türk tarihinde sayısını Tanrı’nın bileceği kadar çok olan Abide şahsiyetlerin hayat hikâyeleri okutularak Gazi Mustafa Kemal’in de dediği gibi Türk çocukları kendinde daha büyük işler yapacak cesareti bulmuş olur.

Tarih bizim öğrencilerimiz arasında sıkıcı hatta daha vahimi gereksiz bir ders olarak görülüyor. Bu durum önlenmeli ve hal çaresi ne ise bulunmalıdır. Tarih şuurundan bihaber gençlik milletin ve devletin istikbali için tehlike arz eder.

Tarih eğitimi kıyaslamalı olmalı, çağlar ve toplumlar arasındaki fark iyi öğretilmelidir. Orta Çağ adını verdiğimiz dönemde Türk toplumu en ileri seviyede iken Avrupa toplumu en aşağılık dönemini yaşamıştır. Fakat bu kıyas ders kitaplarımızda yoktur. Adı geçen dönemde Türkler; ‘Kayseri, Hunat Hatun Bimarhanesi(Hastahanesi)’nde’ akıl hastalarını müzikle tedavi etmeye çalışırken Avrupa’da bu insanlar ‘şeytanın ele geçirdiği ruhlar’ denilerek diri diri yakılmışlardır. İşte bu farkın her dönem için iyice öğretilmesi gerekir. Son zamanlarda içine düştüğümüz aşağılık kompleksinden ancak bu şekilde kurtulabiliriz.

Tarih eğitimi sadece zorunlu eğitim sürecinde değil, yüksek tahsil sırasında da gereklidir. Tıp eğitimi alan bir genç, İbn-i Sina’dan habersiz olmamalıdır. Mimar adayları Koca Sinan’ın dehasını bilmek zorundadır. Havacılık bölümlerinde Vecihi Hürkuş, Hezarfen Ahmet Çelebi okutulmalıdır. Uluğ Bey’i bilmeyen Uzay Bilimciler eksik eğitim almıştır. Bu örnekler uzatılabilir.

Tarih manevi güç kaynağıdır. Maneviyatı bir kenara iten materyalist ideolojiler çökeli 25 yıl oldu. Memlekette yapılacak belli başlı düzenlemeler ile bu güç kaynağından en iyi şekilde faydalanabiliriz.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone