Demokrasinin Pembe Yalanı: Seçme ve Seçilme Hakkı

YusufhanGuzelsoy

Demokrasi içi boş bir kavramdır. Dolayısıyla herkesin bir demokrasisi vardır. İşi rast gitmeyen bir işadamı “Demokratik ülkede bunlar olmaz!” diye isyan edebilir ve demokrasiyi araç olarak kullanmaya çalışabilir. Ülkeyi bölemeyen bir siyasetçi “Demokrasi gereği bölücülüğü meclise taşıyacağım!” diyebilir ve bu kavramı sonuna kadar istismar edebilir. “Demokrasi bir duraktır, yeri geldiğinde inmesini bileceksin.” diyen bir idareci, kendisine karşı bir harekete girişilene kadar hatırlamadığı demokrasiyi kullanabilir ve milleti demokrasi nöbeti tutmaya çağırabilir. Demokrasi, “çağın gerekleri” söylemi arkasında dayatılan tavizleri vermeyenleri dışlayan bir sistemdir. Mecliste bugün terör vardır; aynı meclise Genç Atsızlardan bir isim girerse, Türk düşmanları “Demokratik ülkelerde bu olur mu?” diye kuduracaktır.

Demokrasi içi boş bir kavram olduğu için ABD’nin en sevdiği savaş bahanesidir. Irak’ta petrol varsa, orada mutlaka demokrasi de olmalıdır. Çin veya komünizm bir tehlike ise, Çin’de veya komünist ülkelerde demokrasi adına ihtilal yapılmalıdır. Üstelik bu demokrasi adına yapılan CIA veya US Army destekli ihtilallere halkın katılma zorunluluğu yoktur. Demokrasi kahramanı ABD halkın yerine de savaşır. Bu demokrasinin yılmaz savunucusu olan ülke, diğer ülkeleri nükleer silah ürettikleri iddiasıyla işgal edebilir; ama o ülkelerde nükleer silah bulamazsa altınlarını alıp kaçırabilir. Neticede bir demokrasi inşa etmenin bedeli çok pahalıdır.

Evet… Demokrasi adına ülkeler bombalayıp işgaller gerçekleştiren ABD’nin özellikle 2000’li yıllardaki seçimleri hep şüphelidir. Hatta 7 Kasım 2000’de 50 eyalette gerçekleştirilen ve George W. Bush’un Al Gore’u geçtiği seçimlerin hileli olduğu ispatlıdır. Florida eyaletinde 537 oy farkla Geroge W. Bush’un kazanması üzerine Al Gore mahkemeye başvurdu. Florida seçimlerinde kullanılan tüm oylar defalarca kere sayıldı. Her defasında farklı bir sonuç ortaya çıkınca, Yüksek Mahkeme 4’e karşı 5 oyla George W. Bush’u Başkan seçti. İlk defa Beyaz Saray’a gidecek olan Bush’un konvoyu ABD halkınca yumurta ve tükürük yağmuruna tutuldu. Büyük olaylar çıktı. Neticede zenginler kurban istiyor olacak ki Bush’un başkanlığı engellenemedi ve 11 Eylül’le alakası olmadığı ABD kaynaklarınca da belirtilmesine rağmen Irak işgal edildi. Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere Bush ve bütün bakanları petrol ticaretiyle uğraşmaktaydı. Kısacası bu hileli seçime rağmen kimse ABD’ye demokrasi getirmek için koalisyon gücü toplamadı.

Bu hileli seçimlerde Bush’un Al Gore’dan çaldığı toplam oy sayısı 130.000-260.000 arasındadır. Bush’un Florida’da 537 farkla kazandığını yazmıştım. Bu arada ABD’de yapılan bir ankette Amerikalıların en çok inandığı komplo teorilerinde birinci sırayı “George Bush hile yaptı.” diyenler (%31) alıyor. İkinci sırada ise “George W. Bush ve kabinesi 11 Eylül saldırısının içindeydi.” diyenler (%17) alıyor. Üçüncü sırada “Küresel ısınma büyük bir yalan.” diyenler (%14) var. Eğer “Obama Amerika’da doğmadı.” diyenler %12 değil de %70 oranında olsaydı “Diktatör Obama’yı devirmek için koalisyon güçleri kurulmalı.” derdim. Hoş, o da gidiyor yakında ve ABD’yi çok ilginç bir dönem bekliyor.

4 Kasım 2008 tarihinde yapılan seçimlerde de bir skandal ortaya çıkmıştı. ES&S iVotronics’in ürettiği dokunmatik oy kullanma cihazlarının yaptığı hatalı seçimler sonucu Barack Obama’ya kullanılan oylar rakibi John McCain’e gitti. Bu durum elektronik sistemin azizliği olarak da yorumlanabilir. Fakat Diebold’un ürettiği elektronik seçim sistemlerinin korsan müdahalelere açık olduğu ispat edilmiştir. 2004 seçimlerinde Diebold’un ürettiği cihazlarla oy sayımı yapılmıştı.

Ülkemizdeki seçimlerde AKP döneminde Sun Microsystems’in ürettiği yazılım olan SECSİS kullanıldı. Bu programın da dışarıdan müdahalelere açık olduğu ispat edilmiştir. Yunanistan, “ABD’deki seçimlere hile karıştıran yazılım” olarak nitelediği SECSİS’i, üretici Sun Microsystems ihaleyi kazandığı halde kabul etmemiş ve ihaleyi iptal etmişti. Aynı şekilde 2009 yılında Almanya Federal seçimlerinde Anayasa mahkemesinin kararıyla elektronik seçim sistemlerinin kullanılması “hile” ihtimali olduğu gerekçesiyle iptal edildi.

Dünyadaki bütün ülkelerin seçim sonuçlarına bakın. Neredeyse bütün ülkelerdeki seçim sonuçları, ABD merkezli düşünce kuruluşlarının tahminleri (?) ile çelişmemekte ve bu kuruluşlar çoğu seçim sonucunu nokta atışıyla bilmektedir.

Buraya kadar kendi belirlemediğimiz adayları kendi seçme hakkımızın olmadığını, en azından oy hakkımıza müdahale edilmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu gördük. Ya seçilme hakkı?

Kapitalizmin devletlerin yerini alma, yani bu devletleri şirketleştirme ideali büyük oranda gerçekleşmiştir. Kendi ülkemizde de bu durum büyük ölçüde geçerlidir. Devlet, öğrencisine kredi vermekte ve bunu geri almaktadır. Yine vatandaşlarına kredi sağlamakta ve bunu faiziyle geri almaktadır. Faiz oranlarının ne olduğu önemli değildir. Faiz sisteminin kalkıp kalkmayacağını belirleyecek olan hükümetler de değildir. İslamcı bir hükümet dahi gelse bildiğiniz üzere “İslami ekonomi” diye Hindistan’da uydurulmuş bir mevhum ortaya atılıyor ve özellikle Yahudi sermayesinin gücünü korumasına katkıda bulunuluyor. Biliyorsunuz ki faizler asırlardır Yahudilerden sorulmaktadır.

Devleti idare eden insanlar ya da çağın tabiriyle “demokratik insanlar” Kutadgu Bilig’i kendine rehber edinen kimselerden seçilmiyor. Milli ve manevi değerlerin tamamı bir hamaset ürünü olarak kullanılıyor. Siyasetçiler söylemde ideal idareci, icraatta ideal işadamı rolüne bürünüyor. Bu siyasetçiler için seçim ve parti çalışmalarının finanse edilmesi büyük önem taşıyor. ABD’de de Türkiye’de de her etkili siyasetçinin en az bir finansörü vardır. Mesela Barack Obama’nın baş danışmanı olan Google CEO’su Eric Schmidt, aynı zamanda baş finansörü idi.

Tam bu noktada seçilme hakkınızı sorgulamanız gerekiyor.

Yıllar önce derginin birininde bir söyleşi okumuştum. Kendisiyle söyleşi yapılan yönetmen şöyle demişti: “Cebinizde bir milyon dolarınız yoksa film çekemezsiniz.” Sanıyorum böyle bir şeydi. Kesin olarak emin olduğumsa seçimde aday olmanın çok daha maliyetli bir iş olduğudur. Eğer aday olursanız elinizdeki maddi güçle orantılı olarak medya ve basında yer bulacak, ona göre “geleceğin lideri” vb. sıfatlarla anılacak, ona göre alacağınız bir oy oranı olacaktır. Mecliste bulunan dört partinin her seçim döneminde devletten ne kadar pay aldığını biliyorsunuz. Demokrasi adına israf edilen o paralar ülkenin geleceğini karartıyor. Soruyorum: İstiklal marşını bilmeyen, duyduğunda ayağa kalkmayan, dış güçlere her türlü tavizi veren, seçim zamanı el öpüp seçimden sonra ayak öptüren siyasetçiler için bu kadar parayı harcamaya değer mi? Demokrasi yalanıyla sivil örümceğin ağına düşüp av olmak çok mu değerli bir iştir?

Parası olmayanlara gelince…

Son seçimlerden birinde -Bursa’da olması lazım- bir aday haber olmuştu. Bahsini ettiğim aday elinde bir mikrofonla düşük bütçeli bir miting yapıyordu. Düşük bütçeli olduğu için de tek donanımı mikrofondu. Konuşmayı sabit izleyiciye değil gelip geçenlere yapıyordu. Gelip geçenler de normal zamanda memleketteki her olayı “Demoğrasi eyidir!” diye Pollyanna tavrıyla yorumlayanlardır. Haberlerde bu aday “medeni cesareti yüksek biri” olarak tanıtılmıştı. Asıl medeni cesareti elinde mikrofonla gelip geçene seslenmesi değil parası olmadan seçime girip aday olmasıydı.

Bir aday daha vardı. Hepiniz onu gülerek hatırlarsınız.

Seçimlerin renkli yüzü olarak tanıtılmıştı. Sloganı “Ben bu tekere çomak sokarım!” idi.

Basın ve medya onu tekerin soytarısı yaptı. Herkes yine “Aaa memleket iyiye gidiyor.” dedi ve bir seçimlerde daha demokrasi şenliği yaşadık.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone