“Derin” Palavralar

1950’li yıllardan 70’li yıllara kadar yaşanan gelişmeler, ABD için yeni bir “derin strateji” belirleme ihtiyacı doğurmuştur. Bu strateji günümüzde de güçlü şekilde etkisini sürdürmektedir. ABD’nin tüm dünyada giriştiği işgaller, kalkıştığı ihtilaller, Coni hesabına çalışan siyasilerin ihanetleri, havayı Amerikan toplumu aleyhine değiştirmeye başlamıştı. ABD, perde arkasında da Siyonist güçler başka ülkelere açık müdahaledense iki farklı şekilde girmeye karar vermişti: İlk olarak, vakıflar, akademiler, yardım kuruluşları vb. CIA hesabına çalışacak unsurlar; ikinci olarak, ülkelerin milli-dini varlıklarına sızan unsurlar.

Şehit Necip Hablemitoğlu, ilk olarak saydığım unsurları büyük ölçüde deşifre etmişti. Yine pek çok yazar, akademisyen, araştırmacı tarafından bu unsurların deşifresine devam edildi. Ancak en büyük tehlike ikinci olarak saydığım sızmalardır. Bunlar bazen vakıflardan, akademilerden, yardım kuruluşlarından destek görerek büyür. Bu duruma siyasiler, spor ve sanat dünyasından ünlüler de destek olur. En tipik ve güncel örneği, FETÖ’dür. Bazen de görünüşte bağımsız olarak çalışan, ancak herhangi bir siyasi zümrenin savlarını meşrulaştırmaktan başka bir iş görmeyen sözde yazarlar, araştırmacılar, akademisyenler ortaya çıkar. Bunların içinde sosyal medya uzmanları da önemli iş görür. Bir anlamda, yazarlar birtakım palavralar sıkar, sosyal medya uzmanları da milliyetçi, solcu, dindar vs her türlü grubu internet üzerinden etki altına alır.

İçeriden gerçekleştirilen saldırıların en mühimi elbette din üzerinden olanlardır. Bir de, tamamen hamaset içeren milliyetçi nutuklar vardır. Bunlar içi boş, fikir üretmeyen ve tamamen palavralardan oluşan laf ebelikleridir. Mesela, en etkili hamaset, “derin devlet” noktasında yapılmaktadır. Yanlış yapan tüm siyasiler derin devletin adamı gibi sunulmakta; yanlış olan her fikir ya da politika, derin devlet kavramına mal edilmektedir.

“Börü Budun”, “Teşkilat”, “İhtiyarlar Heyeti” ve daha birçok uydurma, bu palavraların en etkilileridir. Mesela, Börü Budun, benim çocuk yaşlardan itibaren duyduğum, okuduğum güzel bir öyküdür. Ancak şurayı tekrar edeyim: Öyküdür! Hakkında da yüz binlerce uydurma bilgi vardır. En gülünç olanı, 2000 yıllık bu teşkilatın, sırlarını rakı masasında ortaya saçan üyeleri yüzünden dağılmasıdır. Murat Bardakçı, “Börü Budun Palavrası” yazısından anladığım kadarıyla, bu uydurma örgütün Kurtlar Vadisi Pusu dizisindeki “İhtiyarlar” senaryosundan sonra uydurulduğunu düşünüyor. Oysa Börü Budun daha eski bir hikayedir.

Diğer bir uydurma ise, “İhtiyarlar Heyeti” denen örgüttür. Bu da Kurtlar Vadisi Pusu senaristlerinin hayal ürünü bir yapılanmadır. Keza “senaristin yazdığı senaryo” olur. Daha ötesi değil… Üstelik bu yapılanma, Necmettin Erbakan’ın ifadelerinin değiştirilerek sunulduğu bir senaryoyla tanıtılmıştır. “Fetullah Hocaefendi”, “FETÖ” oluncaya kadar başka, FETÖ olduktan sonra -kısmen de olsa- başka türlü tanıyacağınız bu örgütün üyeleri ihtiyarlıktan bunamış olsa gerektir. Yoksa onlar da mı aldatılmıştı? Senaryo işte…

En sinsi palavracı ise Selman Kayabaşı’dır.

Selman Kayabaşı’nın “Kafkas Ruleti-Fırat’ın Ayak Sesleri” romanını yayımlandığı 2005 yılında okumuştum. O kitapta dikkatimi çeken şu olmuştu: Gladio’dan, Ergenekon’dan söz ediliyordu. Kısa bir süre sonra, Türkiye Gladio kavramıyla, Ergenekon davasıyla tanışmıştı. 2005 yılı aynı zamanda o dönemde Türkiye’de ABD Büyükelçisi olarak görev yapan -sırasıyla- Edelman ve Wilson’un Ergenekon sürecine dair ilk mesajları verdiği yıldı. Bu arada aynı romanda -hatırladığım kadarıyla- romanın baş karakteri Sungur Fırat, “Yurt dışında Türkiye için çalışan cemaatleri cumhuriyet düşmanı diye fişlediniz. Onlarla beraber hareket etmek gerekir.” filan diyordu.

Selman Kayabaşı bu romanını devam ettirdi; Kafkas Ruleti’nin ikinci serisini yazdı. Sonra “Teşkilat” romanına geçti. “Çam da bizim, kozalak da!” romanın bir anlamda sloganıydı. Sungur Fırat, Türk devletini perde arkasında idare eden gizli bir teşkilata girip yükselmeye başlıyordu. Böylece Selman Kayabaşı, bizim Tolkien’imiz olmaya başlamıştı. Kendi kafasında “derin dünya” kurmuştu. Tarihi olayları değerlendirip yeni bir tarih yazdı. Tarihteki devletlere ve kişilere yeni roller verdi. Teorilerini gerçek gibi sundu ve hem kendini hem de memlekete dair ümitvar insanları bu şizofrenik hayallere inandırdı. Günlük hayatta tartıştığınız bazı insanlar, o romanlarda yazanları gerçek olarak beyinlerine kazıdığı için, memleket meselelerine dair gerçekçi yorumlar yapmak, gerçekçi sonuçlara varmak zorlaştı. Neticede, Selman Kayabaşı, kendisine ve çevresine yeni bir dünya meydana getirdi.

Selman Kayabaşı, bu doğrultuda sadece bir araştırmacı-yazar-senarist olarak değerlendirilebilir mi? O aynı zamanda bir umut taciri olamaz mı?

Bu da benim teorim: Bal gibi de olur!

Toplumu iyi gözlemleyen bir siyasetçi, iyi propoganda imkanlarını elde ederse, kendini zorlamadan, sesini kısmadan iktidara gelebilir. Bizde bu iş abartılıyor gerçi ama olsun… Neticede umut tacirleri vızır vızır çalışıyor. 2023, Lozan’ın süresinin dolması ve madenlerin kullanımı, bor, milli savunma sanayi, Osmanlı, derin devlet vesaire… Birçok konuda milletin hayalleri, beklentileri, umutları suistimal ediliyor; insanlar milli bir şizofreniye sürükleniyor.

Gerçek olanla sahte olanı, samimi olanla samimiyetsiz olanı ayırt etmek zor gibi gelse de öyle değildir. Siyasetçilerin dününe, bugününe bakın, yarın nasıl davranacağını, nasıl konuşacağını tetikte bekleyin. O zaman birtakım senaryoların uydurma olup olmadığını göreceksiniz.

Mesela “derin devlet” meselesi…

Dün çete, bugün devletin ta kendisi. Yarın da Darth Vader’in ajanlarını ifade edecek bu kavram herhalde…

Son derece gizli kalmalıdır bu yapılanma… Tabi Kozmik odayı saymazsak! Devleti şeffaflaştıralım, diye mahremine girmeye kalkanlara “Dökülsün bakalım belgeler!” diye destek veren milli (!) yazarlarımız vardı. Değil mi Cem Küçük?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone