DHKP-C Terörünün Tarihi, Stratejisi ve Gençlik Üzerindeki Faaliyetleri-Batuhan ÇOLAK

batu

 

 

Terör örgütlerinin faaliyetleri genellikle belirli bir ideolojik amaç çerçevesinde geliştirilmektedir. Bu doğrultuda eylemler yapılmakta, strateji ve planlama oluşturulmakta, propaganda çalışmaları ve militan yetiştirme faaliyetleri gerçekleştirilmektedir.
Türkiye’de, sol tandanslı birçok terör örgütünün 1970’lerden günümüze kadar sürdürdükleri anlayışın temelinde, mevcut düzenin yıkılması ve yerine iktidarında kendilerini konumlandırdıkları sosyalist yapıda bir sistemin meydana getirilmesi düşüncesi yatmaktadır. Bu zihniyetin yöntemi ise terördür.
1970’de Mahir Çayan’ın öncülüğünde kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), Türkiye’de örgütlü ve sistemli olarak hareket eden ve şiddeti esas alan temel yapı görünümdeydi. Çayan ve arkadaşlarının kurduğu bu yapı; örgütlenme, hiyerarşi ve eylem stratejilerinde Latin Amerika ülkelerindeki sol-devrimci örgütlenmeleri örnek almıştır.
THKP-C ve türevlerinin hedefi, devlet sistemini ortadan kaldırarak, yerine işçi sınıfının önderliğinde Marksist-Leninist bir yapı kurmaktı.
Bu bakış açısı dönemin Kürtçü-Sol gruplarında da hissediliyor, o dönemde Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olan Abdullah Öcalan da Çayan’ın konuşmalarından ve THKP-C’nin faaliyetlerinden etkileniyordu. Devrimin şehirlerde başlayıp daha sonrasında kırsal kesime yayılacağını savunan THKP-C, kendisinden sonra gelen birçok sol terör grubunu yakından etkilemiştir, tıpkı DHKP-C gibi…

 

1978’de DHKP-C’nin Temelleri Atılıyor

1972 yılında, Mahir Çayan’ın güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada hayatını kaybetmesiyle THKP-C dağılma sürecine girmiştir. Örgütte, Çayan’ın yerine geçmek isteyen adayların çoğalması liderlik kavgasına yol açıyor ve THKP’nin içindeki etkili isimler yeni örgütlenmeler kuruyorlardı.
1978 yılına gelindiğinde, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi olan 26 yaşındaki Dursun Karataş, çeşitli gerekçelere dayanarak Devrimci Sol (Dev-Sol)’u kurduklarını ilan ediyordu.  THKP-C iki ana gruba ayrılmıştı, İstanbul kanadı (Dev-Sol), Ankara grubu ise (Dev-Yol) olarak faaliyetlere başlamıştı.[1]
Dev-Sol eylemlerinde genellikle MHP ve Ülkü Ocakları’nı hedef alırken, güvenlik güçleriyle de çatışmalara giriyordu. İstanbul’da bazı polis karakollarına saldırı düzenleniyordu.
Dev-Sol, bu dönemde Türkiye’yi daha da karıştırmak, terör eylemleriyle kaos yaratabilmek amacıyla sansasyonel suikastlar planlamıştı. 27 Mayıs 1980’de eski Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak, 19 Temmuz 1980’de ise eski Başbakan Nihat Erim Dev-Sol tarafından katlediliyordu.
Olay yerinde yapılan incelemelerde “Gün Sazak’ı cezalandırdık, şimdi de Nihat Erim’i Cezalandırıyoruz. (Dev-Sol)” yazılı bir bildiri bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde başbakanlık görevi yapıp öldürülen tek isim Nihat Erim’dir. [2]

 

İdeoloji: Şiddet Yoluyla Devrim

Dev-Sol’un kurucusu Dursun Karataş’a göre barışçıl bir sosyalizm mümkün değildir. Amerika’da Marx ve Engels’in barışçıl çözüm önerisinin uygulanabilirliği kısmen mümkündür. Karataş, Türkiye gibi ülkelerde sosyalizme geçişi sağlayabilmek için devlet sisteminin tümüyle kaldırılması gerektiğini savunmaktadır.

Dev-Sol’a göre:
*Barışçıl bir geçiş hayaldir,
*Devlet mekanizmasını parçalamadan devrimin kalıcı olması mümkün değildir,
*Sosyalist devletin kurulması parlamento çoğunluğu ile değil, kitlelerin örgütlü silahlı gücüne dayanması ile mümkündür.[
3]

 

Örgütte “Dayıcılar” ve “Darbeciler” Bölünmesi

Dursun Karataş’ın 1978 yılında Dev-Sol olarak adlandırdığı örgütlenmesi 1980 darbesinden sonra dağılmıştı. Karataş yargılamalar sonucunda idam cezasına çarptırılmış ancak 1989 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nden firar ederek yurtdışına kaçmıştı.
Darbe döneminde yurtdışına kaçan örgüt militanlarının topladıkları maddi destek, kurdukları lobiler sonrasında Dev-Sol kendine yetebilecek maddi güce kavuşmuş, çeşitli ülkelerden gelen silah, para ve lojistik imkânlarla yeniden toparlanmaya başlamıştı.
Karataş, cezaevinden kaçtıktan sonra örgüt içerisindeki konumu giderek otoriter ve tek adam kimliğine büründürmeye çalışıyordu. Bu durum Dev-Sol (DHKP)’un yayınlarına da yansımıştı. Dönemin Dev-Sol güdümündeki yayın organları incelendiğinde Karataş’ın tıpkı Öcalan gibi kendisini ön plana çıkardığı, örgütlenme içinde tek adam pozisyonuna gelmek istediği anlaşılıyordu.
“Önderlik” adı altında kendisini tartışmasız bir lider olarak konumlandıran Karataş, cezaevinden kaçtıktan sonra yurtdışında rahat ve lüks bir yaşam sürüyordu. Ancak bu durum örgütün en güçlü isimlerinden biri olan Bedri Yağan tarafından tepkiyle karşılanıyordu. Yağan, Karataş’ın lüks villalarda örgütün maddi imkânlarından yararlandığını, demokratik olmayan baskıcı kararlar aldığını ve kadınlara düşkünlüğünü eleştiriyordu.
Bedri Yağan ve arkadaşları bir süre sonra Dursun Karataş’ı devirmek için planlar kurmaya başlamışlardı. Bu planlar, Karataş’ın kaldığı villada Yağan ve arkadaşlarının baskınıyla örgüt içi darbeye dönüşüyordu. Yağan örgüt liderliğini ele geçirirken kaldığı villanın bodrum katına hapsedilen Karataş bir süre gözetim altında tutuluyor, Yağan ve arkadaşları tarafından sorgulanıyordu.
13 Eylül 1992 tarihinde Almanya’da yapılan bu darbede Bedri Yağan’a, Aslan Şener Yıldırım, İbrahim Bingöl gibi isimler de destek veriyordu.[4]
Karataş bir şekilde tutulduğu yerden kaçıyor ve Türkiye’deki faaliyetlerini yürüten kişilere telefonla ulaşarak Yağan ve arkadaşları tarafından “tutsak edildiği”ni ve en kısa zamanda kendisinin bu durumda kurtarılması gerektiğini ifade ediyordu. Ancak olaylar Karataş’ın istediği gibi gitmiyor ve Dev-Sol’un Türkiye’deki en etkili isimleri Yağan’a destek veriyordu. Bunun üzerine Karataş cezaevlerindeki Dev-Sol’dan bazı isimlere mektup yazarak onları kaçırarak yeni bir örgütlemeye gitme planları yaptı.
Dev-Sol ilginç bir dönemden geçerken Karataş, Yağan’a tuzak kurma çalışmalarına başlamıştı.

 

DHKP-C Kuruluyor

Örgütün lideri konumundaki Karataş’a yapılan darbeden sonra Dev-Sol’un yerine yeni bir örgütlenmenin kurulması çalışmalarına başlanmıştı.
Dev-Sol’un liderliğini ele geçiren Bedri Yağan Türkiye’de faaliyetlerine devam ederken, 6 Mart 1993’te İstanbul Kartal’da yapılan emniyet operasyonu sonrasında 4 yöneticiyle birlikte ölü olarak ele geçirilmişti.[5] Bu durum örgütte giderek gücünü yitirmeye başlayan Dursun Karataş için bulunmaz bir fırsattı.
Bedri Yağan’ın ölümünden sonra, Dursun Karataş uzun yıllar destek gördükleri Suriye’ye giderek I.Kongre adı altında Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephe’yi (DHKP-C) kurduklarını ilan etti. Ardından bunu Dev-Sol yandaşlarına, kadrolarına ilan ederek yeni yapılanmaya destek istedi.
DHKP-C tanınmayan bir örgüt olmasından dolayı bir an önce kamuoyunda kendisini tanıtmak istiyordu. Bu amaçla eski Adalet Bakanlarından Mehmet Topaç, Ankara’daki bürosunda DHKP-C’li teröristler tarafından öldürülüyordu. Topaç DHKP-C tarafından öldürüldüğünde tarihler 29 Eylül 1994’ü gösteriyordu.
Sonrasında Dursun Karataş ve DHKP-C’ye yönelik emniyet operasyonları sıklaşıyor örgütün lider kadrosu yurtdışına kaçıyordu. Hakkında kesinleşmiş idam cezası olan örgüt lideri Dursun Karataş 26 Ocak 1995 yılında Fransa’da tutuklanıyordu. Türkiye’nin tüm taleplerine rağmen Fransa, Karataş’ı iade etmiyor ve örgütün adeta yaşamasına devlet olarak destek veriyordu.
Bu olaydan yaklaşık 2 ay sonra Gazi olayları olarak bilinen İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki şiddet olayları meydana geliyordu. DHKP-C bu olaylarda başrolü kimselere bırakmıyordu.
1996 yılında ise Sabancı Suikastı[6] ile DHKP-C, kamuoyunda oldukça tanınan ve bilinmezliklerle dolu bir örgüt haline dönüşmüştü.
Bu dönemden itibaren örgüte yönelik operasyonlarını sıklaştıran güvenlik güçleri birçok bölgede DHKP-C’ye göz açtırmıyordu. Örgüt, çok sayıda militanını kaybediyor ve cezaevlerinde yapılanmaya başlıyordu. Artık DHKP-C’nin etkili olduğu yerler cezaevleriydi.
2000’li yılların başında F tipi cezaevlerinin açılması ve birçok örgüt mensubunun buralara yerleştirilmesi gündeme gelmişti. DHKP-C bu durumu protesto ediyor ve “ölüm orucu” adını verdikleri eylemlere başlıyorlardı.
2008 yılına kadar suikast, canlı bomba gibi terör eylemlerine imza atan DHKP-C, örgüt kurucusu Dursun Karataş’ın Hollanda’da hayatını kaybetmesi sonrasında dağılma sürecine giriyordu.

 

PKK ve DHKP-C

PKK ile DHKP-C’nin örgütlenme modellerinde büyük benzerlikler bulunmaktadır. Her iki örgüt de Mahir Çayan’ın THKP-C’sinden etkilenmiş ve özellikle “önderlik” adı altında lidere koşulsuz sadakat ve kutsallaştırma vardır.
PKK kırsal bölgelerden şehirlere yayılan bir eylem stratejisi izlerken, DHKP-C ise şehirlerden kırlara yayılmayı amaçlamaktadır.
Her iki örgüt de Marksist-Leninist’tir. PKK Kürt ırkçılığı üzerinden kitlesel halk ayaklanması hedefiyle hareket ederken, DHKP-C’de etnik köken biraz daha geri plandadır.

DHKP-C ile PKK’nın tezleri çoğu noktada uzlaşmakla birlikte iki örgüt arasında gizli bir uzlaşma ve kimi zaman da kamuoyuna ilan edilen anlaşmalar yapılmıştır.
DHKP-C, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu için “Kürdistan”  ifadesini kullanmaktadır.
DHKP-C’nin örgütlenme sahalarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri yoktur. DHKP-C özellikle 1990’lı yıllardan itibaren şehirlerde örgütlenmeye başlamış, yaptıkları eylemlerde de ünlü isimlere suikast düzenleme yoluna gitmişlerdir.
DHKP-C’nin kimi yayınlarında da Dursun Karataş’ın Kürt kökenli olduğu vurgusu yapılmaktadır:
“25 Mart 1952’de bu kadim kentin (Erzurum) Cevizdere Köyü’nde, Kürt bir ailenin çocuğu olarak doğdu Dursun Karataş”.[7]
1996’nın son günlerinde PKK ile DHKP-C’nin bir süredir gizli yürüttükleri ittifak çalışmaları kamuoyuna duyuruluyordu. Bu anlaşma[8], PKK’nın yayın organlarında ilan ediliyordu:

DHKP ve PKK olarak! Bu ittifak protokolüyle halklarımızın bu ihtiyaç ve beklentilerine, umutlarına cevap olabilmenin ilk adımını atmış bulunuyoruz. Bu adımın geliştirilmesi, tüm halk güçlerinin bu ittifaka kazanılması, halklarımızın devrimci birliğine duyduğumuz inancın bir gereğidir.”[9]

 

Devrimci Cephe

 

Yapılan ittifak duyurusunun ayrıntılarında ise diğer Marksist-Leninist gruplara da “gelin birlik olalım” mesajı verilmek isteniyordu:
Bu ittifakla halklarımızın devrimci cephesini inşaa etmekte ve düzenden zarar gören, bu düzene karşı mücadele eden ve etmek isteyen legal, illegal, grup, örgüt, parti ve kuruluşlarının aynı ittifak çatısı altında yer almalarını sağlamak için gerekli bütün çaba ve özveriyi göstermeye hazır olduğumuzu ilan ediyoruz.”[10]
DHKP-C ile PKK’nın yaptığı bu anlaşma birçok alanda etkisini kısa bir zamanda göstermiştir.[11] Özellikle PKK’nın doğrudan ulaşamadığı, örgütlenemediği üniversitelerde DHKP-C merkezli oluşumlar ortaya çıkmıştır. Bu oluşumların içerisindeki birçok kişi, ‘Kürt milliyetçiliği’ yerine ‘Marksist’ söylemleriyle saflara kazandırılmıştır.

 

DHKP-C Alevilik İlişkisi

1980 öncesinin sol örgütlenmelerinin birçoğu 1990 sonra işlevsiz, ideolojisiz bir kimliğe bürünmeye başlamıştı. Etnik kimliklerin ya da dini farklılıkların suiistimal edilmesiyle kendilerine yaşam alanı sağlamaya çalışan bu yapılar, propagandalarını da bu temelde geliştirmeye çalışıyorlardı.
PKK, Kürt kimliği üzerinden yaptığı açılımlarla kendisine yaşam alanı açmaya çalışırken, DHKP-C bu konuda biraz daha başarısız bir görüntü çiziyordu. Milliyetçiliği reddetmesine rağmen Kürt milliyetçiliğine göz kırpıyor, Alevi kökenli vatandaşların arasına gizlice sızarak propaganda yapıyor, üniversitelerde sol görüşlü öğrencileri kendi saflarına katmaya çalışıyordu.
Aynı zamanda örgütün etkinlik alanlarının sınırlanması ve belirli mahallelere sıkışan eylemler DHKP-C’nin büyümesinin önünde engel teşkil ediyordu. Bu kapsamda örgüt yayınlarında yer verilmemesine ve söylemlerine yansımamasına rağmen Alevi kimliği üzerinden Marksist-Leninist bir örgüte dönüşmek isteniyordu.
DHKP-C “alevi” kimliğini suiistimal ederek, kandırmaya çalıştığı vatandaşlar arasında sadece belirli mahallelerde etkinlik sağlayabiliyordu. İstanbul Gazi Mahallesi, Maltepe, Gülsuyu gibi bölgeler örgüt tarafından “kale, kurtarılmış bölge, bizim mahalle” gibi ifadelerle tanımlanıyordu.
Bu durum örgütün kullandığı sembollere de yansımıştır. Kırmızı kuşakların ve bantların kullanılması, yapılan görsel propaganda çalışmalarında “güneş” figürünün sık kullanılması, hayatının kaybeden örgüt militanlarının genellikle cem evlerinde düzenlenen törenlerden sonra defnedilmeleri dikkat çekiyordu.

 

DHKP-C’nin Üniversite Faaliyetleri

DHKP-C’nin üniversitelerde çok etkin olduğu bilinmektedir. Eylemci ve yönetici kadrolarındaki ihtiyaçları, üniversitelerde kandırdıkları gençlerden sağlayan DHKP-C, propagandasını öğrencinin hassasiyetleri doğrultusunda yapmaktadır. Örgüt, kendilerine muhtaç olma ihtimali olan kişilerin hassasiyetlerini tespit edip, sonrasında ikna ve kandırma sürecine girmektedir.
DHKP-C’nin, molotof, suikast, bombala ve canlı bombalı eylemlerde üniversitelerden sağladığı militanları kullanmaktadır.
İstanbul’daki üniversitelerde daha yoğun faaliyetlerde bulunan DHKP-C çoğu zaman PKK ile işbirliği yapmakta, özellikle üniversitelerde ortak hareket etmektedir.
DHKP-C gençleri kandırırken; Alevilik, sosyalizm, eşit toplum, adaletli bir ülke, Amerika karşıtlığı, Kürt milliyetçiliği gibi kavramları kullanmaktadır.

DHKP-C, PKK gibi üniversitelerde etkin olan terör gruplarının öğrencileri kandırmada izledikleri başlıca yöntemler şu şekildedir:[12]

 

Okul dernekleri, öğrenci toplulukları gibi sosyal alanlar üzerinden propaganda yapma,

Üniversitelerde panel, sempozyum, etkinlik, öğrenci toplulukları, konserler adı altında çalışmalar yaparak örgüte yandaş toplama,

Üniversiteler dışında çeşitli paravan dernekler kurmak ve kurmuş oldukları dernekler vasıtasıyla; sözde kültürel, sportif etkinlikler düzenleyerek gençleri saflarına çekme, [13]

Özellikle maddi durumu kötü öğrencilere ev ve burs olanakları sağlayarak sempatisini kazanma ve sonrasında örgütün elemanı haline getirme,

Yurt, kantin ve öğrenci evleri gibi alanlarda etkinlik kurma,

Hemşericilik yöntemini kullanarak ve etnik milliyetçilik yaparak kendilerine yakın buldukları öğrencilere yakınlaşma ve propaganda yaparak örgüt saflarına çekme,

Yemeklerin azlığını, ders araç gereçlerinin yetersizliğini, eğitim kalitesizliğini, yurt ve benzeri tüm kitleyi ilgilendiren sorunları protesto etme,[14]

Üniversitelerde kendilerine yakın akademisyenlerle bağlantı kurmak, kadrolaşmak ve bu kişiler üzerinden öğrencilere ulaşma,

STK kuruluşları üzerinden yasal görünümlü faaliyetler yaparak, asıl amaç olarak propaganda yapma,

Erkek ve kız öğrencileri örgüt saflarına çekmek için, örgüt üyesi olan kadın ve erkekleri kullanma,

Afiş, bildiri, dergi, kitap, CD gibi propaganda araçlarının ücretsiz dağıtımını sağlama,

İnternet üzerinden kurulan illegal siteler, sosyal medya ve yakın görüşlü sanatçıları da kullanarak örgüt propagandasını yapma,

Çeşitli vaatler ile öğrencileri kandırma (Seni bu okulun sorumlusu, bu ilin valisi veya güvenlik sorumlusu yapacağız gibi).

Örgütlerin gençleri kandırmasının yanı sıra “gönüllü” olarak da bu oluşumlara katılanlar vardır. Bu konuya ilişkin yapılan akademik araştırmalarda ulaşılan en önemli veri, örgütlerin saflarına çekmeyi planladıkları kişilere ulaşmalarındaki yetenekleridir. Sempati duyan bir kişi için,  örgüte ulaşmak ve katılmak çok kolay olmasa bile, örgütler istedikleri kişilere ulaşmak için aynı zorlukla karşılaşmamakta, daha doğru bir ifade ile kurbanları kendileri seçmektedirler.

 

Örnek Olay I: Suikast, Bombalama, Gasp gibi Terör Eylemlerine Karışan Üniversiteliler[15]

Türkiye, “Sultan Işıklı” ismini ilk olarak 21 Eylül 2011 tarihinde Ankara Kumrular Sokak’ta gerçekleşen 5 kişinin hayatını kaybettiği, onlarca kişinin yaralandığı terör saldırısının hemen sonrasında, terörle mücadele ekipleri tarafından olay yerinde gözaltına alınmasıyla duymuştu.[16] Gözaltına alındıktan sonra patlamayla ilişkisinin olmadığı düşünülerek serbest bırakılan Işıklı “patlamayı gördüm, yardım için oraya gittim. Daha sonra ne olduğunu anlamadan polisler tarafından gözaltına alındım, ben de slogan atmaya başladım” sözleriyle kendisine haksızlık yapıldığını iddia etmişti.

 

Sultan Işıklı

 

16 Haziran 2012 tarihinde Polis Memuru Zekeriya Yurdakul[17], İstanbul Gaziosmanpaşa’da yemek yediği sırada, arkasından yaklaşan 2 teröristin saldırısı sonucu şehit edilmişti. Başına ve vücuduna onlarca mermi isabet eden polis memuru olay yerinde hayatını kaybederken, saldırganların uzun namlulu silah kullandıkları ve biri kadın 2 kişi oldukları belirlenmişti.[18] Bu olaydan kısa bir süre sonra saldırıyı yapanların eşkâlleri polis tarafından tespit ediliyordu. Emniyet, Kumrular saldırısında gözaltına alınan DHKP-C terör örgütüne mensup olduğu belirlenen Sultan Işıklı’nın ve bir erkek teröristin olayın faili olarak arandığını belirlemiş ve genç kızın fotoğraflarını basına ve emniyet güçlerine dağıtmıştı.

 

Tüm bu gelişmeler sonrasında Işıklı’nın annesi Cennet Güneş ile avukatları Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde bir basın açıklaması düzenliyordu. Güneş, kızının böyle bir olaya karışmadığını iddia ediyordu:

 

Bu bir komplodur. Bütün gazetelerde televizyonlarda kızımın fotoğrafları terörist olarak yayınlanıyor. Benim kızım böyle bir şey yapmaz. Kızım üniversitede okuyor. Haberlerde yurtdışında eğitim almış deniyor. Kızım üniversite okurken sürekli yanımdaydı. Söylenenlerin hepsi yalan. Hayatından endişe ediyorum. Yurtseverdi kendisi. Kızım demokratik bir öğrenci. Parasız eğitim istedi ve pankart açtı diye bu suçu üstüne atıyorlar. MOBESE’deki görüntülerdeki benim kızım değil. Başka bir yerdeki görüntüsünü alıp yayınlamışlar. Benim çocuğumu katlederlerse bunun sorumlusu kim olacak? Böyle yerlerdeki görüntüsünü alıp yayınlıyorlar. O karıncayı bile incitmez“[19]

 

Bu iddiaların ardından, hem emniyet yetkilileri hem de fotoğrafları yayınlayan basın kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulunan Güneş, kamuoyunda konuyla alakalı tartışmaları da artırıyordu.

 

Polis memuru Zekeriya Yurdakul’u yemek yediği sırada, arkasından yaklaşarak uzun namlulu silahlarla hunharca katledip kayıplara karışan Sultan Işıklı ve Hasan Selim Gönen, 20 Temmuz 2012 tarihinde bindikleri taksinin polis tarafından durdurulması üzerine emniyet güçlerine ateş açıyorlardı. Çıkan çatışmada bir polis memuru yaralanırken, Hasan Selim Gönen ağır yaralı olarak ele geçiriliyordu. Işıklı ise taksiyi gasp ederek kaçma girişiminde bulunuyor ancak polislerin müdahalesi sonrasında yaralı olarak yakalanıyordu.

 

Hasan Gönden Sultan Işıklı

 

2002 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünü kazanan ve ailesinin geleceğinden umutlu olduğu Hasan Selim Gönen polisle girdiği çatışmadan sonrasında yaralı olarak kaldırıldığı hastanede hayatını kaybederken, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olduğu ve 2010 yılında okulu bıraktığı belirlenen Sultan Işıklı[20] tedavisinin tamamlanmasından sonra tutuklanarak cezaevine gönderiliyordu.[21]

 

Ankara’daki Kumrular saldırısı, İstanbul’da bir restorana bomba koyulması[22], polis memuru Zekeriya Yurdakul’un şehit edilmesi ve son olarak yakalandıkları sırada bir polis memurunun yaralanması gibi olaylarda adı geçen bu kişilerin ortak özellikleri, terör örgütüyle üniversitede tanışmış olmalarıydı.

 

Kadın teröristin annesinin “kızım üniversitede okurken sürekli yanımdaydı” dediği sırada kızı; silahlı eğitim, bombalı saldırı ve bomba hazırlama gibi yöntemlerle insanları acımasızca katletmenin inceliklerini öğreniyordu.

 

Yaşanan bu hadise anne-babaların da çocuklarının gelecekleri açısından, gittikleri ve edindikleri çevre hakkında bilgi sahibi olmalarının ne kadar gerekli olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

 

Tüm bu olaylardan sonra İstanbul Adliyesi’nde Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği (TAYAD) tarafından düzenlenen Eylemde tutuklanan Işıklı’nın hastanedeki tedavisinin yarım bırakıldığı iddia edilirken, “Sultan Işıklı’yı öldürtmeyeceğiz” şeklinde pankartlar açılıyordu. [23]

 

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi de konuya ilişkin bir basın açıklaması yayınlıyordu:

 

Bu pervasız yargısız infaz politikasının son bulmasını isteyen herkes, Hasan Selim Gönen’in katillerinin yargılanması ve Sultan Işıklı’nın yaşama hakkı için duyarlılık göstermelidir. Zira bu noktada verilecek olan mücadele, yargısız infazlara karşı verilecek bir hak ve hukuk mücadelesi olacaktır!”[24]

 

Ankara’daki Kumrular Saldırısı sonrasında herhangi bir açıklama yapmayan, polis memurunun şehit edilmesinden sonra sessizliğe bürünen, Türkiye’ye yönelik terör saldırılarında ortalıklarda görünmeyen bu STK’ların söz konusu terör örgütlerinin çıkarı olduklarında, takındıkları tavır ayrı bir inceleme konusudur.

 

Örnek Olay II: DHKP-C’nin Tuzağına Düşen Genci Babası Kurtarıyor[25]

İzmir’de 13 Kasım 2011 tarihinde, 16 yaşındaki lise öğrencisi oğlunu terör örgütünün elinden kurtarmak isteyen bir babanın tepkisi büyük ses getiriyordu.

 

DHKP-C’nin gençlik yapılanması olan DEV-GENÇ’in eylemi sırasında “bunlar oğlumu terörist yapmak istiyor” diye bağıran kişi, dikkatleri bir anda üzerine çekiyordu. Bu sözlerin sahibi, eylemcilerin arasında bulunan lise öğrencisinin B.E’nin babası İsmail E.’den başkası değildi.

 

 

Eylem sırasında tepkisini dile getiren baba İ.E[26]

 

Uzunca bir süredir oğlunun görüştüğü kişileri, gittiği yerleri takip eden baba, son olarak “gençlik kampına gidiyorum” diyerek evden çıkan gencin peşine düşmüştü. Marmaris’e tatile gittiğini söyleyen oğlunu, Kocaeli Kandıra’daki DEV-GENÇ’in yasadışı eyleminde bulan baba, oğlunu eylemcilerin içinden zorla da olsa çıkarmayı başarmıştı. Bu sırada eylemi görüntülemek için orada bulunan kameralara yansıyan sözleri, yasa dışı bu örgütlerin yasal dernekler üzerinden faaliyetlerini nasıl sürdürdüğü konusunda da önemli bilgiler veriyordu:

 

Bunlar terör örgütü. Benim oğlumu, çocuklarımızı kandırıyorlar. Beni çiğnemeden oğlumu alamazlar. Evlat sevgim onları yenecek. Bu gördüğünüz grup benim 17 yaşındaki oğlumu kandırıp, terör örgütünün yasal dernekler üzerinden organize ettiği kamplarına götürdü. Hiç birisinin çevrelerine bir faydası yok. Masum pankartların arkasına saklanıp terör örgütüne eleman kazandırmaya çalışıyorlar. Ama bildikleri dört tane slogan var ve sayıları da hiç bir zaman 15’i geçmiyor. 10 tane arkadaşları cezaevinde, hepsi de bomba düzenekleriyle yakalandı. Çocuklarımız terörist olmasın.”[27]

 

Terör örgütünün gençliği kandırma yöntemleri açısından iyi bir örnek olan bu olaylar zincirinde, oğlunu kurtarabilmek için şehir şehir dolaşan babanın sözleri her şeyi özetliyordu:

 

Onu beğendiklerini söyleyip motive etmeye çalışıyorlar. Ama başaramayacaklar. Ben tek başına sonuna kadar mücadele edeceğim. Baba yüreğimle onları yenip oğlumu onların elinden kurtaracağım. Ben onların karşısında koskoca babayım. Aileler de çocuklarının kullanılmasına izin vermesin. Oğluma da bu işlerin sonunun olmadığını, ölene kadar da arkasında durup onu kurtarmaya çalışacağımı söylüyorum. Bunlar bir baba ile oğlunu karşı karşıya getirdiler, bu mu devrim, bu mu eşitlik ve özgürlük”[28]

 

Bu sözlerinin ardından eylemci grubun arasına girerek oğlunu çıkarmak isteyen baba hiç ummadığı bir tepki ile karşılaşıyordu. Eylemciler olaya tepki gösteriyorlar ve babayı tartaklamaya başlıyorlardı. Eylemci gruptaki kişiler, kendilerinden yaşça büyük ve aynı zamanda kalp hastası olduğu öğrenilen babayı, kameraların önünde tartaklamaktan çekinmiyorlardı.

 

 

Baba İ.E (solda) göstericiler tarafından tartaklanırken[29]-[30]

 

Bir baba ile oğlu karşı karşıya getirip, çocuğun önünde babayı darp etmek isteyen eylemcilerin “eşitlik, özgürlük, insan hakları, faşist devlet” gibi sloganları kullanarak hareket etmeleri, içinde bulundukları çelişki ve karmaşayı da gözler önüne sermektedir.

 

Olay sonrasında yaşadıklarını anlatan işçi emeklisi 2 çocuk babası İsmail E. mücadelesini sürdüreceğini ve bu kişilerin gerçek amaçlarını anlatmaya devam edeceğini söylüyordu. Oğlunun örgütle ilk olarak nasıl temas kurduğunun sorulması üzerine, geçen Mart’ta gittiği konserde tanıştığı iki kişi tarafından Dev-Genç toplantılarına götürüldüğünü  açıklıyordu.[31]

 

Masum gibi görünen bir etkinlik, çocuklarımızın, gençlerimizin, terör örgütlerinin içinden çıkılması zor cenderesine girmelerine sebep olabilir. Bu konuda gençlerimizin de bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Tanımadıkları kimselerden kulağa hoş gelen iltifatlara, “sana görev vereceğiz, sen de liderlik özellikleri var, sen farklısın, düzeni değiştirebiliriz, çalışmalarımıza destek ol” gibi sözlere kanmamaları, gittikleri, bulundukları her ortama ve kişilere güvenmemeleri gerekmektedir.

 

Bu bilincin ve algının oluşmadığı şartlarda, birey kendisini grup psikolojisinin içerisinde bularak, içinden çıkılması güç bir sürece girebilmektedir.

 

Genel Değerlendirme

DHKP-C’nin eleman temin etme ve örgütlenme sürecindeki propaganda söylemi, Marksist-Leninist temelde şekillendirilmiştir. Devlet yapısının reddedildiği ve devlete ait olan her şeyin düşman olarak görüldüğü bu anlayışta, anarşi meşru bir yöntem olarak görülmekte ve düzenin değiştirilmesi için, masum insanlar dahil ölümlerin yaşanması gayet doğal karşılanmaktadır.

 

DHKP-C, 2008 yılında örgüt lider konumundaki Dursun Karataş’ın hayatını kaybetmesi sonrasında çözülme sürecine girmiştir. Örgütün giderek azalan etkinliği belirli mahallelerle sınırlı kalsa da, üniversitelerdeki yapılanmalar son derece etkilidir. Son dönemde üniversitelerde daha da belirginleşen PKK-DHKP-C birlikteliği, üniversitelerin başlıca sorunu haline gelmiştir.

 

İktidara yakında medya organlarının son dönemde sürekli olarak gündeme getirdiği DHKP-C’nin eylemlerinde herhangi bir artış söz konusu değildir. Ancak dikkat çeken olaylara imza atarak “biz buradayız” mesajı vermeye çalıştıkları da bir gerçektir. AKP Genel Merkezine, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Polisevi ek binasına yapılan roketatarlı saldırılar, ABD Büyükelçiliği’ne yapılan canlı bombalı saldırı DHKP-C’nin son dönemde dikkat çeken eylemlerindendir. DHKP-C’ye yakın legal görünümlü kuruluşlara yönelik emniyet operasyonları ve hazırlanan iddianameler örgütü zor durumda bırakmaktadır. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne (ÇHD) yapılan emniyet operasyonundan kısa bir süre sonra AKP Genel Merkezi’ne yapılan saldırı dikkat çekicidir.

 

2013 yılında İstanbul Maltepe Gümüşsuyu Mahallesi’nde Hasan Ferit Gedik’in hayatını kaybettiği olayda DHKP-C iddiaları yeniden gündeme gelmiştir. Bölgede PKK-BDP-DHKP-C etkinliklerine devam ederken, uyuşturucu pastasından pay alıp, bölgede etkili olan organize suç örgütleri ile DHKP-C arasında ciddi bir sürtüşme söz konusudur.

 

Burak Can Karamanoğlu Olayı

Son olarak Berkin Elvan eylemleri sırasında yine DHKP-C ismi gündeme geldi. İstanbul Okmeydanı’nda yaşanan olayda elektriklerin kesik olduğu ve bundan dolayı mobese kameralarının görüntü almadığı bir ortamda patlayan silahla, Burak Can Karamanoğlu isimli genç hayatını kaybetti. Olayın duyulmasıyla birlikte sosyal medya üzerinden “faşistleri cezalandırdık” gibi mesajlar yayan DHKP-C yanlısı internet siteleri dikkat çekti. Karamanoğlu’nun hayatını kaybettiği günün ertesinde ise DHKP-C olayı sahiplendiğini ilan etti.
Örgüt kurucusu Dursun Karataş’ın hayatını kaybetmesinden sonra DHKP-C’nin gücünü yitirmeye başlaması bilinen bir gerçek. Örgütün geçmiş dönemde hakim olduğu mahallelerde yeniden güç toplamak için eylemlere girişebileceği konuşuluyordu.
Mahir Çayan ekolünde “silahlı eylem” en temel propaganda olarak görüldüğü için DHKP-C’nin güçlendiği ilk fırsatta yeniden silahlı eylemlere girişeceği bilinen bir gerçek. Özellikle Okmeydanı merkezli gelişen olayların bu minvalde değerlendirilmesi sağlıklı olacaktır.

 

dipnotlar

[1] THKP-C içinde faaliyetlerde bulunan kadroların zihin dünyalarını kavrayabilmek için bu anekdot son derece dikkat çekicidir:

 

1974 yazında Kıbrıs’ta EOKA’nın estirdiği terör üzerine adadaki Türkleri korumak için çıkarma yaban Türk Silahlı Kuvvetleri, dönemin THKP-C kadroları ve Dursun Karataş gibi isimler olayı protesto ediyorlar, duvarlara “Bağımsız Birleşik Kıbrıs” yazıları yazıyorlardı. Bu yazılar sırasında Karataş gözaltına alınmış ve bir süre sonra serbest bırakılmıştır. Bkz: Bizim Dayımız, Boran Yayınevi, İstanbul, 2010, s.51

 

[2] Ayrıntılar için bkz. 29 Temmuz 1980 Tarihli Ulusal Gazetelerin İlgili Haberleri

 

[3] Dursun Karataş, “Haklıyız Kazanacağız”, Haziran Yayınevi, İstanbul, 1989, s. 711

 

[4] Emin Demirel, “Siyasi Yapılanmalar ve Terör Grupları”, Renk Yayıncılık, İstanbul, 2011, s.302

 

[5] Demirel, a.g.e., s.273

 

[6] Sabancı Suikasti’nin sanıklarından Fahriye Erdal, üniversitede DHKP-C ile tanışmış, cinayeti gerçekleştirdiğinde İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler Bölümü 2.sınıf öğrencisidir.

 

[7] Bizim Dayımız, Boran Yayınevi, İstanbul, 2010, s.40

 

[8] DHKP-C’nin PKK ile yaptığı anlaşma hala devam etmektedir. Bu iki örgüt belirli alanları paylaşmak suretiyle çoğu zaman işbirliği yapmaktadırlar. PKK’nın 1995 sonrası şehir eylemlerinin temelini oluşturan; bombalı saldırı ve üniversite faaliyetlerinin birçoğunda DHKP-C ile ortaklaşa hareket edilmiştir. 2000 sonrası dönemde, çok fazla dile getirilmemiş olsa da bu iki örgütün ittifakı devam etmektedir.

 

[9] Serxwebun, Sayı: 180, Köln, Aralık, 1996

 

[10]Serxwebun, Sayı: 180, Köln, Aralık, 1996

 

[11] DHKP-C ve PKK’nın işbirliği üniversitelerdeki yapılanmalarda günümüzde de devam etmektedir. Bu birliktelik resmi olarak ifade edilmiyor olsa bile, işleyişte iki örgüt birçok noktada ortak eylemler düzenlemektedirler.

 

[12] Batuhan ÇOLAK, “Terör Kıskacında Üniversiteler”, Altınpost Yayıncılık, 2013, Ankara, s.53-54

 

[13] Mahmut  Karaaslan, “Terör ve Gençlik”, “Doğu Anadolu’da Güvenlik ve Huzur Sempozyumu Bildirileri”, Elazığ: Fırat Üniversitesi Yayınları, 1998, s.55

 

[14] Karaslan, a.g.b.  s.56

 

[15] Çolak, a.g.e., s.61-62-63

 

[16] O günkü ana haber bültenlerinde “masum vatandaşın gözaltına” alınması şeklinde verilen haberlerdeki eleştirel yaklaşımlar dikkat çekmişti.

 

[17] Saldırı tarihine kadar (4 aydan beri) Etiler’de görev yapan 5 yıllık polis memuru Zekeriya Yurdakul’un, geçen yıl Mardin’e atandığı ancak eşinin hamile olması nedeniyle tayinini bir yıl ertelemişti. Yurdakul’un bir hafta sonra yeni görev yeri Mardin’e gitmek için hazırlık yaptığı öğrenildi. Şehit edilen Zekeriya Yurdakul’un eşinin Kuran kursu öğretmeni olması nedeniyle Sarıyer’deki Osman Kabil Camii’nin lojmanında yaşıyordu.

 

[18] http://haber.gazetevatan.com/polise-silahli-saldiri/458257/1/Haber Erişim Tarihi: 22 Temmuz 2012

 

[19] http://haber.gazetevatan.com/bu-bir-komplodur/459424/7/Haber Erişim Tarihi: 24 Temmuz 2012 ve http://www.istanbultimes.com.tr/guncel/kizim-karincayi-incitmez-demisti-h15384.html Erişim Tarihi: 22 Temmuz 2012

 

[20] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/07/21/dhkpcli-isiklinin-annesi-yikildi Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2012

 

[21] http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=396629 Erişim tarihi: 27 Temmuz 2012

 

[22] İstanbul’da ünlü bir fast-food şubesinin tuvaletine bomba koyduktan sonra kayıplara karışan kadın teröristin de Işıklı olduğu iddia ediliyor. Bombanın çalışanlar tarafından fark edilmesi, zaman ayarlı bombanın patlamadan polisler tarafından etkisiz hale getirilmesi ile büyük bir faciadan dönülmüştür. Ayrıntılar için bkz. http://haber.gazetevatan.com/istanbulun-gobegindeki-mcdonaldsta-bomba-panigi/454396/1/Haber Erişim Tarihi: 1 Ağustos 2012

 

[23] http://www.haberler.com/istanbul-adliyesi-onunde-sultan-isikli-protestosu-3806391-haberi/ Erişim Tarihi: 26 Temmuz 2012

 

[24] http://www.chd.org.tr/haber_detay.asp?haberID=743 Erişim Tarihi: 25 Temmuz 2012

 

[25] Çolak, a.g.e., s.69-70-71

 

[26] http://www.milliyet.com.tr/Milliyet.aspx?aType=SonDakikaGaleri&ArticleID=1463561&PAGE=7 Erişim Tarihi: 17 Kasım 2011

 

[27]http://gundem.milliyet.com.tr/liseli-oglunu-orgutten-kurtarmak-icin-karsi-eylem-yapti/gundem/gundemdetay/16.11.2011/1463561/default.htm Erişim Tarihi: 17 Kasım 2011

 

[28] Doğan Haber Ajansı’nın 16 Kasım 2011 tarihli haberi

 

[29]http://www.milliyet.com.tr/Milliyet.aspx?aType=SonDakikaGaleri&ArticleID=1463561&PAGE=4 Erişim Tarihi: 18 Kasım 2011

 

[30] KanalTürk Televizyonu 16 Kasım 2011 tarihli Ana Haber Bülteni’nin de “Evladı İçin Savaş Verdi” isimli görüntülü haberinden bir kare.

 

[31] http://www.stargazete.com/politika/oglunu-orgutten-kurtarmaya-calisan-babanin-yardim-cigligi-haber-397863.htm

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone