Einstein-Messi

Türkler bazı konularda kendilerine olan güvenlerini kaybettiler. Özellikle üretim konusunda kendimizi ezmekten haz alıyoruz. ‘Biz yapamayız, bize yaptırmazlar’ mantığıyla hareket ediyor, birkaç bilim insanımızın şüpheli ölümlerinden kendimize korkular yaratıyoruz. Uzaya gitmekle alakalı komedi filmleri çeviriyor, kendimizi her zaman dünyanın en güçlü devletleriyle kıyaslıyoruz fakat ortaya bir şey koymakta sıkıntı çekiyoruz.

İşin daha kötü yanı ise her şeye rağmen ortaya çıkan değerleri sahiplenmiyoruz. Onlara kendi kıymetlerini değil, başkalarının kıymetlerini yakıştırıyoruz. Başına ‘yerli’ kelimesini getiri devamını o değerin mesleğinde iyi pazarlanmış kişilerin isimleriyle tamamlıyoruz.

Futbol izlemeyi seven birisiyim. Takip de ediyorum. Türk futbolu, altyapısı şusu busu diye konuyu dağıtmadan meseleye geleceğim. Bundan birkaç sezon önce Selçuk İnan çok iyi futbol oynuyordu. Takımı başarılıydı, en büyük pay onun iyi oyunu olarak algılanıyordu. Gazetecilerimiz ve toplumumuz hemen bekleneni yapıp ona bir lakap uydurdular; ‘Yerli Xavi’. Xavi İspanyol bir futbolcuydu, Selçuk ile aynı mevkiinin oyuncusuydu. Ve onlara göre Selçuk buydu.

Sonra Danimarka’dan bir çocuk milli takımımızda oynadı. Hızlı, kıvrak, çevik futboluyla hemen sevdik. Adı Emre Mor olan bu çocuk kısa sürede gündem oldu, kötü futbol oynayan ve genç yetenekler çıkartamayan Türk futbolunda umut olarak görüldü. ‘Ama Türkiye’de hiç oynamadı’ falan tarzı şeyler düşünenler olacaktır. Mesele bu değil. Aynı Selçuk İnan örneğinde olduğu gibi gazeteciler ve toplum bu genç oyuncumuza da lakap buldu; ‘Yerli Messi’ dediler.

Biraz da bilimsel alanlara dönelim. Aziz Sancar ismi kısa sürede ülke gündemi olmuştu. Kendisi DNA sarmallarındaki hasarları tamir edecek bir yöntem bulmuş, Edebiyat gibi alanlarda siyasi ödüller dağıtılan fakat bilim ödülleri tarafsızca verilen Nobel Ödüllerinden takdir görmüştü. Adını ilk duyup, verdiği ilk röportajı dinlediğimde hem ülkeme hem kendisine çok kızmıştım. ‘Nobel kazanmanın bedeli Türkçeyi unutmak olmamalı’ demiştim. Fakat o kendisini daha çok tanıtıp, örnek olacak söz ve eylemleriyle beni pişman etmişti. Aziz Sancar pişman etmişti ama basın ve toplum şaşırtmamıştı. Onun da lakabı hazırdı; ‘Yerli Einstein’ deyip geçtiler.

Mete Atatüre ismini duyanlar var mı biliyorum. Kendisi fizikçi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesinde çalışmalar yapıyor. ‘İmkânsız’ denilen bir konuda deney yaptı ve ‘Işık seviyesinin gürültü düzeyini’ ölçmeyi başardı. Onun için de durum değişmedi. O istediği kadar imkansızı başarsın, bizim gazetecilerimiz ve toplumumuz için en fazla Einstein olabildi.

Gökhan Ünel ise yaptığı çalışmalarla Avrupa’nın örnek bilim merkezi CERN’e davet edildi. Orada yaptığı çalışmalarını kendine saklayıp, aldığı payelerle kanal kanal gezerek hava atabilir, rahatça yaşayıp, ölebilirdi. Bilim insanı olmanın en önemli tarafını kullandı. Çalışmalarını sürekli çeşitlendirdi. Hızlandırıcılar üzerinde çalışıyordu. ‘Neden benim ülkemin de bir tane Hızlandırıcısı olmasın’ dedi. Kalktı Ankara’ya geldi, ekibini kurdu, işe başladı. Makinayı tasarlamak için gereken yazılım sadece iki ülkede vardı; ‘Amerika ve Fransa’. Bu iki ülkenin şirketleriyle görüştüler, ‘Bize yazılımı satın, Hızlandırıcı yapacağız’ dediler. Karşı tarafın cevabı; ‘Siz kara listedesiniz, size yazılım satamayız’ oldu.

İşte tam bu noktada; ‘Bu ülkede bu iş yapılmıyor, dağılalım’ diyebilirlerdi. Dağılmadılar, ‘Madem öyle kendi programımızı yazacağız’ dediler. İşi yarılamışlardı ki Amerikalı şirket tekrar görüşmek istediklerini söyledi. Artık güç ellerindeydi reddettiler. Kendi yazılımlarını yaptılar. Bu yazılım bitince Çinliler satın almak istediler. Ki bunlar ucuz şeyler değil.

Bu Hızlandırıcı denilen alet, kompozit, yani birkaç unsurdan oluşan bir şey. Dolaştırcı diye Türkçeye çevirdikleri bir parçası var. Yine ABD’den satın alma istiyorlar, 250 bin dolar fiyatla karşılaşıyorlar. ‘Bizim o kadar bütçemiz yok’ deyip bu parçayı da kendileri üretiyorlar. Ve sonunda Ankara’da, CERN’deki kadar büyük olmasa bile kendimize ait ve gerçek manada %100 yerli olan belki de tek aletimizi, Hızlandırıcı’yı yapıp, çalıştırıyorlar.

Gökhan Ünel’in hizmetleri bu kadar değil. Bana göre en önemli hizmeti CERN de kullandıkları malzeme ve aygıtların isimlerini Türkçeye çevirerek kullanıyor olması. Birazdan bahsedeceğim Oktay Sinanoğlu ile en önemli ortak paydaları bu. Ünel, yaptığı toplantılarda ‘Türkçe önemli’ diyerek bütün aletleri Türkçe karşılığı ile tanıtıyor.

Türk fizikçilerle sadece İstanbul ve Ankara’da değil, Kars, Tokat gibi şehirlerde çalışma kampları düzenliyor. Türkiye’den öğretmenleri alıp CERN’e götürüyor, onları misafir ediyor. Sebebi ise; ‘Türk çocuklarının bilim aşkıyla tanışması’ için. Öğretmenleri oraya götürüp o havayı solutuyor, öğrencilerine aktarmalarını istiyor.

Gökhan Ünel henüz yeterince meşhur olmadı. Fakat olduğu zaman ona da ‘Türk Einstein’ı deyip geçecekler.

Halil İnalcık Türk tarihçiliğinin yetiştirdiği en büyük tarihçidir. Sebebi birçok yabancı dili bilmesi, masa başında değil sahaya inerek araştırma yapması, farklı kaynaklardan edindiği bilgileri doğru sentezleyebilmesi, tarafsız olması ve çok çalışmasıdır.

Uzun süren yaşamı boyunca pek çok kahredici olay yaşamış, pek çok hadiseye üzülmüştür. Fakat ölümünün ardından ‘Yerli Heredot Hayatını Kaybetti’ başlığının atıldığını bilse daha tekrar eminim ölürdü.

Ve bu aşağılık kompleksinin ilk kurbanlarından rahmetli Oktay Sinanoğlu. Onunla ilgili kitaplar, makaleler yazıldı. Belgeseller çekildi. Türk tarihinin büyük müverrihleri arasında yerini aldı. Fakat bu toplum için ‘Türk Einstein’ı olmaktan başka bir şey ifade etmedi.

Türk milleti kendi değerlerini, emek verip oluşturdukları değerleriyle değil de başkalarının iyi pazarlanmış şahıslarıyla anmaktan bir an evvel vazgeçmeli. Tarihinde sayısız bilim insanı bulunduğunun farkına varmalı.

Milletler arasındaki farkı, bilgi, bilim kültürü, medeniyete sunulan katkı belirler. Üzeri örtülen bilim kültürümüzü tekrar canlandırmak için yukarıda haklarında kısaca bilgi verdiğim şahıslardan istifade edilmelidir.

Milletimiz için bilim üreten tüm ‘gerçek’ bilim adamlarına şahsım ve milletim adıma teşekkür ederim. Oktay Sinanoğlu ve Halil İnalcık başta olmak üzere tüm müteveffalara ise Allah’tan rahmet diliyorum.

Onlar kendi kıymetlerini çalışmalarıyla, emekleriyle, tırnaklarını kazıyarak elde ettiler. Bu emekleri hiçe sayıp pazarlama ürünü şahıslarla onları eşleyenlerden olmayalım. Onlar bizim değerimizdir. Oktay, Halil, Mete, Gökhan, Selçuk ve Emre’dir. Bunun farkında olalım.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone