Farklı Bir Pencereden Atsız

alicanakyil

Bu güne kadar Atsız hakkında çok yazı yazıldı, çok söz söylendi. Fikri hayatına, düşüncelerine, yazılarına, şiirlerine, kitaplarına değinen çok eser kaleme alındı, neşredildi. Peki Atsız isminin arkasında nasıl biri vardı? Kalemi bin kılıçtan daha keskin olan Atsız gerçek hayatında nasıl biriydi? Fikirleri bin çınardan daha köklü olan Atsız’ın genel mizacı nasıldı? Dava inancı bin dinden daha sağlam olan Atsız insanlar içinde nasıl biriydi? Maalesef bizler Atsız ile aynı dönemde yaşayanlardan değiliz. Şüphesiz, Atsız ile aynı davaya iman etmenin verdiği kıvanç bize yeter de artar bile. Devraldığımız sancağı bir sonraki kuşağa aktarma gayemiz zaman dediğimiz kavramı anlamsız kılsa da, gönlümüz Atsız ile aynı dönemde mücadele etmeyi istese de, bizler bu şansı yakalayamayanlardanız. Ancak Atsız’ın arkasından yazılan eserlerden biraz da olsa bu konularda fikir sahibi olabiliriz. Türkçülerin aktardıkları anılardan, bahsettikleri olaylardan, Atsız’ı biraz daha farklı bir pencereden tanıyabiliriz.

Şimdi sizleri Atsız’ın mektuplarına, anılarına, sözlerine ve bilinmeyen yönlerine doğru bir yolculuğa çıkaracağım..

Türkçüler, Atsız’ın ağzından nükteler ve şakalar aktarıyor
-Hostes, kemerlerinizi bağlayın dedi ama ben bir türlü bağlayamadım. Yanımdakinin yanında olan hanım bağladı. Yine gülmeğe başladın değil mi? zaten sana ciddi bir şey anlatılmaz ki! Ben kemer bağlamasını nerden bileyim? Benim bildiğim Ötüken paketini bağlamak.
-Ekim sayısının yazılarını yazdım ama sanki mezarımı kazdım. Nezle oldum. Günde 4 aspirin ve 6 fincan çay ile modern bir tedavi takip ediyorum.
-Bizim romana gelince (Ruh Adam): Herkesin başka türlü anlayacağını biliyordum. Fakat o romanda her şey bir hakikattir. Yalnız, sembolik olarak yazılmıştır. İlerde ona şerhler-tefsirler yazılırsa pek çok tarihi hakikatler ortaya çıkar.

Atsız’ın mektuplarından bazı kısımlar
-Teselli de boş şeydir ama, galiba boş olduğu için bol bol verilir.
-Milli futbol takımının Lüksenburg’a yenilmesinden sonra Anayasaya, Türkiye’de futbol yasağı koyan bir madde zaruri oluyor. Zaten daha önce de Cezayir’e yenilmişlerdi. Birkaç yıl önce de Suudi Arabistan’ı güçbela 2-1 yenebilmişlerdi.
-İki gündür yaz geldi. Ortalığı kasıp kavurdu. Bizim buzdolabı da bozuldu. 160 TL’ye taksitle aldığımız dolabın tamirine 250 TL istediler ve birbuçuk ay sonra vereceklerini söylediler. Tabii güldük. Şimdi o dolaba elbise mi, kitap mı koymak daha münasip olur diye düşünüyorum.
-Benim hastalığımı tedavi eden doktor iki şeyden sakınmamı tavsiye etti. Üşümekten ve üzülmekten. Birincisini yapıyorum, bu elimde. Fakat üzülmemek, sıkılmamak elimde değil.

-Atsız’ın babası deniz subayı olduğundan, deniz savaşlarına ve savaş gemilerine karşı fazlaca ilgi duyardı.
-Atsız boğazına düşkün değildi. Hatta bu konuda kayıtsız olmaya yakın bir durumu vardı. Ancak çay içmeye bayılırdı. Bir gün İsmet Tümtürk, Atsız’a: “Bu renkli suyu içmekten ne zevk alıyorsun, anlamıyorum. Tadı tuzu olmayan bir sudan ibaret!” dedi. Atsız buna karşı parladı: “O, sebeb-i hilkat-i kainattır!”.
-Kılınçlı, döğüşlü hikayeleri ve romanları okumaktan hoşlanırdı. Roman ve hikaye yazmaya kalkışacak Türkçüler’e bu türü ihmal etmemelerini tavsiye ederdi. Aşk ve şehvet romanı okumaktansa, savaş ve dövüş romanları gençliğin gelişmesi için daha faydalı olduğunun üzerinde dururdu.
-İyi tavla, orta derecede satranç oynardı. İskambil oyunlarından hoşlanmazdı. Tavlada oyun şekli “açık” oynamaktı. Yani kendisinin de vurulmasına pek aldırmadan, karşı tarafı her fırsat düştükçe vurmak.
-Atsız çok iyi musahhihti. Dergi ve kitapların matbaalardan gelen provalarının tashihini o yaptığı zaman hemen hiçbir tertip hatası olmazdı. Atsız gibi aceleci ve teheyyüci ruh yapısında bir kimsenin tashih işinde bu kadar dikkatli ve başarılı olacağını kimse tahmin etmezdi. İmla ve noktalama kurallarında da çok titizdi.
-İyice yaşlandığı çağa gelinceye kadar soğuğa karşı dayanıklıydı. Çok sert soğuklardan bile pek şikayet etmezdi. Buna karşı, aşırı sıcak ona çok dokunurdu. Sıcak havalardan pek bunalırdı.

“Atsız’ın sözleri arasında; yüzde yüz şaka olanlar, yarı yarıya şaka olanlar veya içine bir damlacık şaka çeşnisi karışmış olanlar vardır. Sohbetlerinde sık sık tekrarladığı bir projesi vardı: Türkiye’yi kötü hükümetlerden kurtarmak ümidini kaybettiğimiz takdirde, uzak bir yere (mesela küçük bir adaya veya sarp dağlar arasına sıkışmış bir vadiye) gidip, orada bir avuç Türkçü’nün, Türklük geleneğine ve Türk ülküsüne tam uygun bir devletçik kurması. Dinleyenlerin çoğu bunu yüzde yüz şaka cinsinden saymışlardır. Halbuki, belki ancak yüzde yetmişbeşi şakaydı. Yüzde yirmibeş ciddi tarafı vardı. Bunu zaman zaman çok yakınlarıyla, pratik tafsilatına kadar inerek konuşmuştur.”

Mehmet Orhun’un aktardığına göre Atsız’ın ilk dersi
“Atsız Beğ’in liseye geldiğini öğrendik. Ertesi gün Türk Edebiyat Tarihi dersi vardı. Hepimiz kendimize itina ile bir çekidüzen vermeye çalıştık. Sınıftaki yerlerimizi aldık. Ben ön sırada oturduğumdan, açık kapıdan öğretmenlerin geldiği koridorun başı gözükürdü. Müdürümüz Suut Kemalettin Beğ, yanında gri elbiseli, orta boyda, tıknazca olan yeni hocamızla koridorun başında gözüktü ve sınıfa doğru yöneldi. Önceden anlaştığımız üzere hemen mümessile işaret verdim, o da sınıfı hazırol vaziyetine geçirdi. Birlikte sınıfa girdiler. Müdürümüz, “Yeni Edebiyat hocanız Nihal Atsız Beğ’dir.” diye takdim etti. Kürsüye oturmuyor, ayakta duruyordu. Kendisine dikkat ettim; 29 yaşlarında, tam delikanlılık çağında idi. Dik yürüyor, vücudunu biraz öne alarak hamle ve sebatkar adımlar atıyordu. Al benizli, kumral saçlarının kenarları alınmış, sağdan ayrılarak sola doğru taranmıştı. Alnı açıktı. Gür olan saçları, alnının sağ tarafına perçem şeklinde düşmüştü. Geniş omuzlu ve atletik yapılı idi. Gözleri hayet canlı, insanın içini okur gibi bakışı ve telkin ediciliği vardı. Kendisi, sınıfı boydan boya iki defa yürüdükten sonra, sınıfın Türk Edebiyat Tarihi üzerindeki bilgi seviyesini anlamak istedi. Sıra ile hepimize birer sual sordu. Sualleri öyle seçmişti ki; soru Edebiyat Tarihi’ndendi ama onu cevaplamak için de Tarih bilmek gerekiyordu. Bizler; kendisinin karşısında, o tarih kitaplarının verdiği bilgilerin, sonbahardaki solgun birer yaprakları gibiydik. Bu halimiz kendisini çok üzmüştü. Al olan benzi büsbütün kızardı… Gerçek tarih bilginlerinin rahlesinde yetişmiş ve Türkiyat Enstitüsü’ndeki asistanlığı sırasında Türk Tarihi’nin sistemleştirmiş, ilmin gerçek haysiyetini omuzlarında taşıyan bir insan olarak, biz Türk Çocukları’nın haline acımıştı. “Çocuklar, halinizi gördüm. Sizi bu duruma getirmiş olan o tarih kitaplarını bir yana bırakın.. Onlar yakılacak kitaplardır. Gerçek Türk Tarihi’ni şimdi ben size öğreteceğim. Defterlerinizi açın.” dedi. Defterlerimizi açtık. Hepimiz dikkat kesilmiştik. Diyordu ki: “Türk Tarihi’ni görüş tarzımız yanlıştır. Zira; okutulmakta olan 3 ciltlik Tarih Kitapları, Türk Milleti’ni; 40 yerde 40 devlet kurmuş ve bunların hiçbirini sürekli yaşatamamış; bazısını 100 yıl, bazısını 200 yıl, bazısını 300 yıl, bazısını 600 yıl yaşamış, sonra da çökmüş gösteriyor. Bu ilmi görüşe sığmaz. Türk Tarihi’ni bir bütün olarak ele almak lazımdır. Zira; Türk Milleti tektir. Yurdu da birdir, ortada ayrı devletler yoktur. Aksine, tek bir milletin başına geçmiş hanedan, sülale ve aileler vardır.” Zil çalmıştı. Yeni Hocamızı büyük bir coşkunlukla selamladık. Birinci ders böylece bitti. Hocamız bize benliğimizi hissettirmiş, özümüze kavuşturmuştu.  Soyadı kanunu, o tarihlerde daha çıkmamıştı. 1934’de çıktı. Bütün sınıf soyadlarını onun bize öğrettiği öz Türkçe adlardan aldık. Ben “Orhun”, diğer arkadaşlarım “Bozkurt”, “Arıman” vs. soyadlarını aldılar.”

Hikmet Tanyu’nun aktardığına göre Atsız
“Övülmekten sıkılan, şakacı, mizahı ve nükteyi seven, kendi üzüntü ve sıkıntılarından bahsetmeyen, kapalı biriydi. 21 yaşındaki Atsız’ın milli heyecanı, 71 yaşındaki Atsız’ın milli heyecanı ile aynı dinçlikteydi. Dost, ahbap hatırı için yanlış tanıdığına veya öyle kabul ettiğine eyvallah demez, kanaatini söylediği zaman dosdoğru konuşurdu. Cevap ve tartışmayı nezaketle kabul edip dinler, belgelerin ve ilmin ışığında bir tartışma ona manevi bir huzur ve zevk verirdi.

Muzaffer Eriş’in aktardığına göre Atsız
“Atsız, 50 yıl Türkçülüğün- Türk Milliyetçiliği’nin gelişmesi için bütün gücüyle yılmadan, yorulmadan çalışmış ve hiçbir taviz tanımadan, her türlü menfaat ve mevki hırsından uzak yaşamıştır. Türklüğün savunmasını yapmış,  eşsiz karaktere sahip bir fikir, ülkü ve mücadele adamı idi. Türkçülük mücadelesinden gözünü budaktan esirgemeyen örnek bir Türkçü idi. Bugün Ülkücü gençlerin inançlarının sağlam temele oturması, Türklük için yaşamak, onun için canını vermek düşüncesi Atsız’dan gelir. ERGENEKONDAN ÇIKIŞ tablosunun hazırlanmasında Atsız Hoca’nın emeği büyüktür. Hakiki “Türk Tipi”nin çizilmesi için titizlik göstermiş, giyim ve kuşamını ressama Atsız Hoca anlatmıştır.”

Fırat Kızıltuğ’un aktardığına göre Atsız
“Konservatuardaki ve icra heyetindeki çalışmalarım hakkında bilgi alırdı. Kendisi marşları ve askeri musikiyi çok severdi. “Bozkurtlar filme çekilirse, müziğini sen yapacaksın.” derdi.  Maltepe, Feyzullah Caddesi, 9 numaralı eve “Otağ-ı Hümayun” derdik.  O zamanlar Kafdağın ardındakilerden haber almak imkansızdı. Fakat benim transistölü radyom, Levent’ten, uzun dalgadan Bakü radyosunu alıyordu. Makaralı teypler yeni çıkmıştı. Binbir güçlükle, parazitlerle oradan müzik yayınlarını kaydediyordum.  Bu kayıtları hemen Atsız Hoca’ya götürüp dinletirdim. Üstünde konuşurduk. Reşit Behbutov, Zeynep Hanlarova ile bu günlerde aşinalık kurmuştuk. Kurmangazi Halk Çalgıları Topluluğu’nun plağından yaptığımız kayıtlar çok hoşuna gitmişti. Kazak şarkıları, Özbek şarkıları en beğendiği şarkılardı.”

Mustafa Kayabek Atsız’ın yalnızlığını şu şekilde aktarıyor
“Fikirleriyle beslenip, O’nun heyecanıyla heyecanlananlar, O’nun hayalini günün her saatinde karşılarında görebilirler. Bir kitabı okurken, bir sahifeyi çevirirken, sokağa her çıkışta, her köşeyi dönüşte; dallara ilk çiçeğin, ilk karın, ilk yağmurun düşüşünde Atsız Beğ’in yalnızlığı gözlerimin önüne gelir. O’nun bu yolculuğa, bu uzun yolculuğa,  çıkışını yalnızlıktan; yalnızca yalnıztan kaçışına bağlarım. O, gönlündeki yalnızlığı, “Veda” şiirinde, kelimelerin dayanamayacağı bir burukluk içerisinde anlatmıştır. Veda şiirinin üstüne çöken bu burukluğu; bir kitabı okurken, bir sahifeyi çevirirken, sokağa her çıkışta, her köşeyi dönüşte; dallara ilk çiçeğin, ilk karın, ilk yağmur tanelerinin düşüşünde şuramda duyarım ve gözlerim donuk donuk, kirpiklerim bulanık, Atsız Beğ’e “Güle… Güle…” derim.”

Ve yalnız Atsız, koca Atsız, Azrail ile karşı karşıya..

Yine Muzaffer Eriş, Atsız’ın son saatlerini aktarıyor
“Saat 15:00’da Atsız Hoca’nın evine geldik. Kapıyı Kamuran açtı. Kaniye postahaneye gitmiş. Atsız Hoca’nın durumunun ağır olduğunu, Buğra’dan mektup beklediğini öğrendik. Doktor Atsız Hoca’ya konuşmayı yasaklamış. Biz bu yasağı duymamış görünerek Atsız Hoca’nın odasına girdik. Atsız Hoca bitkin halde yatıyordu. Geçmiş olsun diyerek bir iskemleye ilişir gibi oturduk. Bizi görünce gülümsedi. Teşekkür etti. İlk sözü: “Çok sancım var, tahammül edemiyorum.” oldu. Alçak sesle devam etti: “Doktor Koroner yetmezliği diyor, keşke enfarktüs olsa” dedi..
Bir gün önce gelen doktor kalp mütehassısıymış; saat 16:00’da yine gelecekmiş.. Oksijen verilmesini söylemiş ve gitmiş.. Talebesi Adnan Besen Beğ bir yerden oksijen verme cihazı bulmuş, getirmiş. Nasıl takılacağını Reşide Yenge biliyor, onu bekliyoruz. Bu arada Atsız Hoca’ya yaklaşarak sordum: “Bu krizin gelmesine sebep ne, üzücü bir şey mi oldu?”. Elini manali ve sert bir şekilde sallayarak: “Muzaffer; kaç tane, neler neler!..”. Bu sırada Kaniye elinde bir sürü mektupla postahaneden geldi. Atsız Hoca: “Buğra’dan mektup var mı?” diye sordu. Yok cevabını alınca çok üzüldü. Başını duvara çevirdi. Bir ay önce Buğra’ya mektup yazmış; doktorun kanserden, parça alındığını ve neticenin birkaç güne kadar belli olacağını bildirmiş. Buğra iki gün sonra İstanbul’a geldiğinde mektubu alıp almadığını sordum. Almadım dedi. Yazık, Buğra’dan beklediği ilgi, son saatlerinde de yoktu.
Reşide Yenge geldi. Atsız Hoca’ya oksijen veriyor. Ayrıca sancısını dindirmek için Panaljin verilmiş, bir iğneci hanım aranıyor. Refet Beğ ve ben, Reşide Yenge ile birlikte Atsız Hoca’yı hastahaneye götürmeyi düşünüyoruz. Doktor radyografisini almaya 16:00’da gelecek. Hastahaneye götürürken ya yolda ağır bir kriz gelirse ne yaparız? En iyisinin doktoru beklemek olduğuna karar veriyoruz…
Aksiliklerin sonu gelmiyor; bu sefer dedoktorun gelmesi gecikti. Atsız Hoca doktorun gecikmesine sinirlenerek: “Laubalilik!” dedi. Doktor saat beşe doğru geldi. Aletini hazırlayarak Atsız Hoca’ya bağladı ve çalıştırmaya başladı. Hayret! Aletin 40 cm’lik bandı kalmış, o da 15 saniye içinde bitiverdi. Doktor çantasında, ceplerinde, çantasında bant arıyor, bulamıyor. Yok! Ben acele ediyorum. “Eczaneden şimdi alıp gelirim.” dedim, “Bulamazsın!” dedi.. Doktor bant almak için evine gitti. Çaresizlik içinde bekleşiyoruz. Atsız hoca sinirli, doktorun bu tedbirsizliğine kızarak söylendi. Avrupa’da enfarktüsten ölen yokmuş. Çok tesirli haplar varmış. Bizim doktorlar uyuyor mu? Yoksa.. Yoksa bu işin içinde bir ihanet mi var?! diye bir soru aklıma takılıyor.. Atsız Hoca yattığı yerden: “Memleketin mukadderatı işte bu gibilerin elinde!” dedi. Doktor yine gecikti. Nihayet 17:30’da geldi, bandı taktı, birkaç dakikada yeterli kayıtları aldı. Bandı tetkik etti. Atsız Hoca’ya dönüp sordu:
+Çarpıntı fazla, ne zamandır devam ediyor?
-Dün öğleden beri.
+Dünkü tansiyonunuz kaçtı?
-Dün sabah 16 idi, öğleden sonra 15.
Bu sefer Atsız Hoca doktora sordu:
-Şimdi kaç?
Doktor önce dokuz, sonra on dedi. Hoca gür bir sesle “ENFARKTÜS!” dedi.
Doktor her ani tansiyon düşmesinin enfarktüse delalet etmeyeceği karşılığını verdi. Atsız Hoca yanılmadığını ifade ediyor, gülümsüyor, doktora bir şeyler demek ister gibi bakıyordu. Bu sırada talebesi Adnan Besen geldi. Doktor hole doğru yürüdü, biz de arkasından çıktık. Bandı inceleyen doktordan bir ümit ışığı veya bizi sevindirecek bir haber bekliyoruz. Birden Kaniye’nin çığlığı: “Babam.. Babam fenalaştı”. Hemen koştuk. Atsız Hoca baygın! Doktor nabzının çok zayıf olduğunu söyledi. “Ümit var mı?” sorum cevapsız kaldı.. Holden hıçkırık sesleri geliyordu.  Reşide Yenge ve Kaniye boğulurcasına ağlıyordu. Bir ara doktor Atsız Hoca’nın gözkapaklarını kaldırıp baktı. “Göz bebeği büyüyor, ümit yok.” demek istiyordu. Tam bu sırada Atsız Hoca üç defa derin derin nefes aldı ve hayata ebediyen veda etti. Koca Atsız Tanrısı’na kavuştu. 1975, 11 Aralık Perşembe, saat 18:10.
Acı haberi arkadaşlara duyurmak için salona döndüm. Reşide Yenge buna itiraz etti: “Olmaz!” dedi. “Vasiyeti var, bana söyledi. Kimseye haber verilmeyecek diye tasrih etti.” Biz bunu dinlemedik. “Bütün günahlar bizim olsun, biz bu vasiyeti yerine getirmeyeceğiz.” dedik.”

“Er kişi niyetine” deyip sordular, “Nihal Atsız’ı nasıl bilirsiniz?”.
Saflar arasından bir ses, Gemuhluoğlu’nun sesi:
“Bir de soruyor, belki hayatında ilk defa böyle gerçek bir er kişinin namazını kıldırıyorsun! Bu musalla taşı, Atsız kadar er bir kişiyi çok az görmüştür Hoca Efendi!”

“Ömründe gülmedin rahat bulamadın,
Ölsen de nola ki anılmaz adın…
Hey Atsız, yirmibeş yılda kocadın,
Başında saçların beyazlanmadan…”

Atsız Türkçülük savaşının eri, gazisi, komutanıdır!

“Atsız, baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak arkasında silinmez izler bırakıp tarihe geçmiştir. Lütfen ellerinizi, kendini Türklüğe adayan bu büyük Türk Milliyetçisi için kaldırınız: El Fatiha…”

Aziz hatırasına saygıyla..

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone