Gurbetçilerin Sosyo-Kültürel Farklılıklarının Referanduma Etkisi

İlk defa 1960’lı yıllarda Portekiz, İspanya ve Yunanistan’dan sonra Türkiye’den iş gücü temin etmek için göç alan Avrupa’da bugün yaklaşık 4,6 milyon civarında Türk yaşamaktadır. Toplam yurtdışında yaşayan Türklerin sayısı ise 5,5 milyon civarındadır.

Sosyo-kültürel anlamda gurbetçileri iki kategoride değerlendirmek gerek.

1) 1960’lı yıllarda Avrupa devletleriyle imzalanan işgücü anlaşmaları neticesinde aileleriyle birlikte göç edenler ve onların aracılığıyla daha sonraki yıllarda göç edenler,

2) Eğitim veya iş amacıyla bireysel göç edenler (beyin göçü).

İnceleyeceğimiz grup bu ikisidir.

Birinci gruba baktığımızda genellikle belirli köylerden ve ilçelerden Avrupa’ya yokluk içerisinde giden ve orada yıllarca tabiricaizse en pis işleri yapan kitledir. Kendi deyimleriyle “Hayatımız gavurun bokunu temizlemekle geçti.” derler.

Bu gruptaki soydaşlarımız Avrupa’ya ilk gittikleri hallerini korumuşlardır. Azınlıkta kalmak birbirlerine kenetlenmelerine, inançlarına ve değerlerine dört elle sarılmalarına neden olmuştur. Bozulmamaya çalışmak, ayıpladığı Avrupalılar gibi olmamak için direnmek asimile olmamalarını sağlamıştır. Fakat bugün bu kitlenin 3. kuşağı orada yaşamaktadır. Yani ilk gidenlerin torunları yetişkin olmaya başlamışlardır. Bu torunlar Alman okullarına giden, Türkçeden fazla Almanca konuşan, arkadaşlarından dolayı “Avrupai” hayat tarzına alışan fakat eve geldiğinde ayakkabılarını çıkartıp sofraya ailesiyle birlikte oturmak zorunda kalan, Türk kanallarını izleyen, kandil geceleri ibadetlerini aksatmayan vs. bireyler haline gelmişlerdir.

Peki, bu durum neye sebep olmuştur?

Cevabı “Almancı” kuzenlerinize, “Zekalıyım ama amele olmak istiyorum.” diyen gurbetçilere, gurbetçi sanatçılara bakarak anlayabilirsiniz. (İsmail YK’lar, Can Kan’lar…) Bu kişilerin bize tuhaf gelen hallerinin sebebi “arada kalmışlık”tır. Ne Doğu’lu kalabilmişlerdir, ne Batı’lı olabilmişlerdir. Ne oraya aittirler, ne buraya. Bu insanların kişiliği tam bir sentezdir (Eleştiri mahiyitende değil).

Bunların aksi yok mu? Tabii ki var. Sevgili akrabam Azra Akın, Hadise, Atiye vs. Bunların bize anormal gelen tarafları yoktur. Gurbetçi olduklarını bilmesek anlamayız mesela.

Konuyu dağıtmadan devam edelim. 60’larda giden, Avrupa’nın pisliğini temizleyerek hayatta kalmaya çalışan, zorunluluktan orada olan kitle değişimden korkar. Onlara göre eğer bir düzende hayatta kalabiliyorlarsa o düzen iyidir, risksizdir.

“Almanya’da parasız kalırsak ne ederiz?” mantığıyla 5 kuruşun hesabını yapan bu insanlar ekonomik kaygıyla hayatlarını geçirmiştir. Bu tür bireyler haliyle sosyal anlamda da yetersiz olmuşlardır. Bu da bakış açılarının belli bir aralıkta kalmasına sebep olmuştur. Perspektif genişlemeyince de gelişen dünyada sabit kalmış zihniyetleri doğrultusunda kararlarını vermişlerdir.

Çocuklar kişiliklerinin oluşma aşamasında ana-babalarıyla çok zaman harcarlar. Hal böyle olunca bu ailelerin çocukları da yalnızca onları kopya ederek onların inandıklarına inanmaya başlamışlardır. Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’na göre ise erken yaşta edinilen tutumlar, önemli deneyim ve olaylar olmadığı takdirde oldukça durağandır ve kolay kolay değişmezler.

Dolayısıyla, 60’lı yılların gurbetçileri ve onların nesilleri bir takım değerler çerçevesinde hayatlarını şekillendirmiştir. Bu değerler, yaşam tarzından kendilerini korumak kaygısı güttükleri Avrupalı’ya karşı milli ve manevi değerlerdir. Hepimiz biliyoruz ki Anadolu Türklerinin manevi hassasiyeti milli hassasiyetlerinden maalesef öndedir. Bu yüzden eğer bir politikacı oradaki soydaşlarımıza bu değerler üzerinden yaklaşırsa büyük ölçüde destek görecektir. Son referandumda ve öncesinde yapılan seçimlerde politik kişiliğini manevi değerlerle destekleyen iktidarın oradaki seçmenden aldığı destek bunu kanıtlamıştır.


Beyin göçüyle yani eğitim ve iş için bireysel olarak yurtdışına giden Türklerin sosyo-kültürel durumu birinci gruptan oldukça farklıdır. Onlar, şu an sahip oldukları iş ve eğitim imkanlarının sadece yurtdışında olmasını değil, ülkelerinin de aynı imkanlara sahip olmasını istiyorlar. Bu insanlar mesela Boğaziçi’ne gidebilecekken Cambridge Üniversitesi’ne gitmişler. Ülker’de çalışabilecekken Coca Cola’da çalışmak için yurtdışına çıkmışlar. Türkiye’de asgari ücretle çalışmak yerine ABD’de McDonalds’da asgari ücretle çalışmayı tercih etmişler.

Bu insanlar risk alabilen, değişime açık, somut ilerlemeler arzulayan, Avrupalı’nın, Amerikalı’nın sahip olduğu yaşam standartlarına kendi milletinin de sahip olmasını isteyen insanlardır. Layık oldukları veya arzuladıkları eğitimi, işi, hayatı kendilerine sağlayamayan yönetim yüzünden memleketlerini terketmek durumunda kalmışlardır.

Bu yüzden mevcut yönetimin daha da güçlenmemesi için, kendilerine sunulan yeni yönetim sisteminin ise memleketlerini ve milletimizi daha ileriye götüremeyecek olduğuna inandıkları için referandumda “hayır” oyu kullanmışlardır.

En fazla beyin göçünü ve bireysel göçleri İngiltere ve Amerika’ya veriyoruz. Oradaki soydaşlarımızın kararı ise %80’nin üzerinde “hayır” oyu olmuştur.

Buradan dersler çıkarılmalıdır. Bu yazıda gurbetçilerin hiçbiri aşağılanmamıştır. Benim şahsi görüşüm ise yurtdışında ikamet eden hiçbir Türk’e oy hakkı verilmemesi yönündedir. Çünkü oy vererek Türkiye’de seçmek istedikleri yönetimde kendileri yaşamıyorlar, bizim adımıza bizim yönetimimizi belirliyorlar. Oy kullanan gurbetçiler eğer seçtikleri parti iktidara gelirse Türkiye’ye yerleşip destekledikleri partilerin yönettiği bir düzende yaşamayacaklar. Vergi vermeden, Kürtlerin elektrik faturasını ödemeden, 25 bin liraya bindikleri Mercedeslere burada 225 bin lira vermeden, buradaki eğitim sistemiyle çocuklarını telef etmeden sadece medyada gördükleri seçim propagandalarından etkilenerek bizim yaşamımıza yön vermeleri adil değildir.

(Siyaset yazmayacağım demiştim ama dayanamadım. Neyse, eğer siyasetten sayılırsa bu son olsun. Kutadgu Bilig’e devam edeyim ben en iyisi.)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone