Halet-i Ruhiyemiz ve yahut Psikolojimiz- Yusufhan Güzelsoy

yus

Son asırlarda “hasta adam” olarak anılan Türk milleti, kurtulsun, iyileşsin diye birçok çareler öne sürülmüş, birçok fikir adamı hasta adamı ayağa kaldırmak için ilaçlar üretmeye çalışmıştır. Ancak bir dönem haricinde, öne sürülen çareler ve ilaçlar faydalı olamamış, o bir dönem haricinde “hasta adam” ayağa kalkamamıştır. Bunun en önem sebebi, ilacın bünyeye uygun üretilmemiş olmasıdır. Hastalığın devam etmesinin en önemli sebebi ise, tedavinin başarısız olmasından hasta bünye sorumlu tutulmuş, doktorlar üzerlerine sorumluluk almamışlardır. Mesela; çok uzun zamandır, ekonomiyi düzeltmek için milli çareler yerine yabancı sistemler veya modeller tercih edilmiş, başarısızlıktan Türk sorumlu tutulmuş ve “Türkler ekonomiden, paradan anlamıyor” denmiştir. Oysa Türkler, ekonomi sistemleri yabancı tesirlerle bozulmadan önce sadece askeri anlamda değil, ekonomi bakımından da dünyaya karşı bir üstünlük kurmuşlardır. Bir dönem gelmiş, Selçukluların sadece Tebriz’den aldıkları vergi, dönemin İngiltere’sinin toplam bütçesi kadar olmuştur. Bu dönemde Türkler, kendi ekonomi anlayışlarını hayata geçirmişlerdi. Bunda Türk lonca teşkilatlanmasının rolü büyüktür.

Sorunların çözülememesinin bir diğer sebebi ise, hasta adamın vücudunun bir bütün olarak düşünülmemesidir. Bir hasta “kanserim ama kolum kırık değil, sağ­lıklıyım” diyemez. O halde, Altay’ı Tuna’dan; Tuna’yı Kerkük’ten; Kerkük’ü Kırım’dan; Kırım’ı da Güney Azer­baycan’dan ayrı düşünemeyiz. Altay’daki inlerken, Tuna’daki “ben rahatım” diyemez. Bununla beraber, acı bir gerçek olarak, virüs Türk bünyesinin her yerine yayılmış, kanserim ama kolum kırık değil, bile diyecek noktadan çok uzaklarda kalmışız. Bir kanserdir ki, gencinden yaşlısına kadar herkeste bir bilinç kıyametine sebep olmuştur. Sokaktaki bir Türk, önce bir dostunun yüzüne gülüyor, ardından o dostu yanından uzaklaşınca, başka bir dostunun yanında diğerine sövüyor. Bir başka Türk, aynı kandan olan soydaşını mezhep farklılığı yüzünden umursamıyor ve hatta o soydaşının katledilmesini vacip görüyor. Bu sayede İslam dünyasının yükseleceğini sanıyor. Halbuki bu Türk, “ecdadım” deyip durduğu Osmanlı’nın, Protestanlığa deste* vermesinin ardında yatan sebebi kavrayamamıştır. Oysa Avrupalı bu sebebi kavramış ve kısa zamanda “insanî değerler” ve “hüma­nist felsefe” gibi ölçütleri ortaya koyarak hiç değilse askeri anlamda mezhep savaşır: sonlandırmıştır. Bu da Batı’nın Osmanlı’ya karşı güç dengesini bozmasının en önemli aşamalarındandır. Aynı oyunu bu kez Batı bize oynuyor ve bilinç kıyameti yaşayan Türk, bunun farkına varamıyor. Peki bu Türk, tabi lafta Türk, aynı mezhepten olan dostunun yüzüne gülüp arkasından sövmesini neye bağlıyor? Kol kanat ise öyle bir kırılmış ki, bir gün Kırım’dan, bir gün Kerkük’ten, bir gün Doğu  Türkistan’dan çatırdama sesi duyuluyor ve duyulan her ses sonrasında bir acı feryat yeri göğü kaplatıyor, bilinç kıyameti yaşayan Türk ise kendi kemiğinin kırılmasını umursamıyor. “Ben Arap’ın yarasını saracağım” diyor. Doktorlar ise “elde yok” diyerek acz içinde o kolu alçıya almıyor. Elde olmayanı, başkası vermeyince üretmek, zavallının aklından bile geçmiyor. Memleketi sevmeye ve idare etmeye talip oluyor ama çareler üretemiyor, fikirler ortaya atamıyor ve dahası gündelik siyasi kavgalarla vakit tüketiyor.

İşte bünyeye katılan bunca ortaya karışık fikirden sonra, o bünyenin psikolojisi de sağlam kalabilir mi? Gider, kendi dairesi çöp içinde iken, komşusunun dairesini temizlemeye kalkar. Komşusu da “bunun evi kirli iken benim evime gelmesi hırsızlık için mi” der ve onu kovmaya uğraşır. Arap dünyası konusunda olan da tam olarak budur. Karabağ’ı çöp Ermeni, Kerkük’ ü çöp Ya­hudi götürürken, Filistin meselesine müdahil olmaya kalkan çöl maceraperestleri, Araplar tarafından isten­memekte ve bu Araplar Amerika’nın sözlerini daha çok takmaktadırlar. Ama bu çöl maceraperestleri Türkiye’ye geldiklerinde, ellerindeki basın ve medya aracılığıyla kendilerini kahraman olarak kamuoyuna duyuruyorlar. Kamu da bunlara oy veriyor, günümüz kamuoyu ortaya çıkıyor. Tanrı, Türk’ün başına böyle bir bela vermiştir.

Kerkük’ten bahsediyorsun, anlamıyor. Karabağ’dan bahsediyorsun, Uygur’dan söz açıyorsun, anlamıyor. Nasıl anlatalım? Nasıl açıklayalım? “Türk’e Türk’ten başka çare yok, özüne dön” sözünden daha kolay anlaşılabilecek bir cümle olmadığını düşünüyorum. Hal böyle iken anlamayanlara, zor cümlelerle mi anlatmak gerekiyor? Anlatalım: Şemsi Paşa pasajında sesi büzüşesiceler pasajın içinde didişirken Kerkük’te seninle aynı kandan olanlar katlediliyor. Ülkede ise çok çeşitli çaşıtlar var. Sizlerin gözlerini kapatıyorlar. Mağrip yakınlarında ise bir Berberi bir Berberi’ye bre Berberi gel Berberîstan’da bir Türk katledelim, demiş. Bunu duyan Kartal durur mu? Kartal kalkmış dal sark­mış, dal sarkmış ama kartal kalkmamış. Gelmiş Orta­doğu’nun tam göbeğine oturmuş. Türkistan’da soydaşlarına siz bizim Sovyetlileştirebildiklerimizden misiniz yoksa Çinlileştirebildiklerimizden mi, diye sormuşlar. Onların da bir kısmı Mankurtlaştırabildiklerinizdeniz, derken diğer bir kısmı da Basmacılaşıp öz vatanında çeteci olarak gösterttiklerinizdeniz, demişler. El-Napolyon da “Arap Arap Arap” diye bağırırken parayı bulmuş, Kıbrıs’ta, bir de Ermeni ve Kürt meselesinde Türk’ü satmış. Türk de uyuyor gibi yapmaya devam etmiş. Sonrası… Türk düşmanları ermekte muradına, biz hala hayallerle yaşıyoruz.

Sorunları çözmek, halet-i ruhiyemizi tedavi etmek için, ileriyi görmek gerekir. İlerisi ise, oturulan yerden değil, ilerlenip gelinen yerden görülür. Bizim sınırlarımız batıda Edirne, doğuda da Kars ile bitmez.

Bunu vatan edebiyatı yapan sözde milliyetçiler böyle bilsin. Turan’ın suru, batıda Macaristan’dan itibaren çevrilir. Macar eline gelmeden, o surların ötesindeki Viyana görülmez. Turan’ın suru, doğuda Doğu Türkistan’dan itibaren çevrilir. Uygur eline gelmeden, taluy görülmez. Turan’ın suru, güneyde Afganistan’dan itibaren çevrilir. Hazara eline gelmeden, Babür’ün, Kutbeddin Aybek’in diyarı görülmez. Turan’ın suru, kuzeyde deşt-i Kıpçak bozkırlarından itibaren çevrilir. Oraya gelmeden, Moskof eli gözükmez, gözler kısılmaz, kulaklar donmaz. Vücut güçlenmez. En önemlisi de, gariban Türk çocuklarının üzerinde yapılan nükleer deneylerin hesabı sorulamaz. Turan surlarında bunca gedik açılırken, içeride zevk-i sefa peşinde koşan çerileri, bu vatan toprakları, bu ata ruhları neylesin? Çalışmayana, vatan toprağı ürün verir mi? Savaşmayana, ata ruhları yardıma gelir mi? Hakkını aramayana, kimse atalar mirasını verir mi? Savaşmayanın, çalışmayanın, hakkını aramayanın yaptığı vatan- millet edebiyatı, hamaset olmaz mı? Bu aciz insan, kul hakkı yemiş sayılmaz mı?

Akşamları insanları ekrana kilitleyen “star” yarışmaları, “reyting” alamadığı için yayından kaldırıldığı gün, bilin ki Türk çoktan uyanmış, cepheye gitmiş demektir. Ama bugün henüz bu gerçekleşmemiştir. Üstellik bu yarışmalarda, yabancı çocuklara özenen, onlar gibi giyinen, onların dilinde şarkı söyleyen ve bir tane bile türkü bilmeyen birçok çocuk yarışmaktadır. Bu yarış, neyin yarışıdır? Peki kendine ebeveyn diyenin halet-i ruhiyesi nasıl bir felaket yaşamaktadır? “Hayat boş, iç iç coş” diye diye vatan toprağının bereketini tü­ketenler ve vatan toprağı korunsun diye çalışan, ömür tüketenler… Milletin gözünde içip coşan doğrusunu yapan, vatan için ömür tüketense “cins” olan oldu.

Peki bu nasıl oldu? Dizilerde, tembel çocuklar yakışıklı ve moda tabirle popüler oldular. Asla yenilmeyen, asla bükülmeyen ve cehaletlerine rağmen nasıl oluyorsa her zorlukla mücadele edenler oldular. Serseriliklerini, ucuz “kader” sözleriyle anlatan karakterler olarak yazıldılar. Buna karşın çalışan, çabalayan ve öğrenen çocuklarsa, kaderlerini başkalarının ellerine bırakmayarak anı yaşamayıp geleceği planlayan çocuklar, birçok eğlenceleri kaçırmış, birçok partilerden mahrum kalmış, birçok kızların dışladığı, çirkin ve aptal karakterler olarak yazıldılar. “Eğlenceden olma, gel anı yaşa, geleceği ve geçmişi boş ver” fitnesi, çağımızın yasak elması olmuştur. Bu elmadan yiyen, bu cennet vatandan olur. Daha aşağılara sürüklenir. Bu gerçeği anlatmak ve anlamak bu kadar basittir. Anlamayanın beynine, anlatama­yanın diline, Tengri Teala rızası için birer el-Fatiha…

Türk masaya yatsın, tedavi olsun. İlk iş olarak maziye gidilsin. Doktor sorsun: Maziden sarsan olaylar nelerdir?

Afganistan’da Gurlular, Türkleri Hindistan içlerine kadar kovalayıp katlettiler. Karabağ’da Ermeniler, Türk toprağını işgal edip masum insanları katlettiler. Türkmeneli’nden kaçırılan 2000 Türkmen kızı, Saddam tarafından Kaddafi’ye hediye edildi. Filistin’de dedemin midesinde altın aradılar. Kıbrıs’ta çoluk çocuk deme­den binlerce soydaşımız katledildi.”

Doktor bir daha sorsun: Sizi sevindiren, özgüven veren olaylar nelerdir?

Hangi birini sayayım? Tarihin en büyük deniz savaşlarından ikisini benim atalarım yaptılar, ikisinde de muzaffer oldular. Modern ordu düzenini asırlar önce benim atalarım ortaya koydular. Başka bir millet var mıdır ki, Hunlar döneminde yaşayıp, aynı anda hem Çin’de hem de Avrupa’da kendi haklarında kayıtlar tutulsun? Aynı anda, üç kıtada imparatorluklar ve devlet kuran kaç millet vardır?

Bünyeyi kendine getirecek olan hamaset değildir. Tarihi olaylardan ders çıkarmasını bilmeliyiz. Felaketler tecrübemizdir. Tarihi olaylarla övünmesini de bilmeliyiz. Zaferler özgüvenimizdir.

Tanrı Türk’ü korusun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone