Hamasetçi Yılanların Yalanları

Türklerin hem en eski milletlerden olup hem de bugünkü dünya siyasetinde rol alacak şekilde varlığını sürdürüyor olmasının elbette birçok nedeni vardır. Bu nedenlerden biri, hiç şüphesiz, son derece hareketli bir kültüre sahip olmasıdır. Türk dünyası geniş bir coğrafyadır ve bu coğrafya bütün sınırlarında eski medeniyetlere komşudur. Bu hareketli kültür, hem eski medeniyetlerle alış veriş içerisinde olmuş hem de doğunun uzak medeniyetinden aldığını batının uzak medeniyetine taşımıştır. Dışarıdan aldığını kendi içinde, dışarıya verdiğini de temas halindeki toplum içinde içselleştirmiştir.

Diğer yandan bunların doğal bir biçimde gerçekleşmiş olduğunu da söylemek gerekir. Hususi olarak belli bir dinin, tarikatın ya da ırkın misyonerliğini üstlenerek Türk yurtlarına gelen ve hem dilimizde hem de kültürümüzde istilacılık yapmaya kalkanların verdiği zararları ayırt etmek gerekir. Dünden bugüne başımızda bir Arapçılık belası vardır. Batıcılık belası vardır. Bu ikisi de Atatürk’ün ifade ettiği “özleşme” kapsamında değildir.

Türkiye’de “Batılılaşma” hareketlerinin cumhuriyetle birlikte başladığı zannedildiğinden birtakım muhafazakar yazarların istismarcılığı başımıza bela olmuştur. Din, şapka, kılık ve kıyafet, alfabe, kültür ve daha birçok konuda yaygın bir şekilde istismarcılık yapılmaktadır. Bu istismarı gerçekleştirenlerin tamamı, tarihte başımıza bela olmuş misyonerlerin bir devamıdır. Dini ve milli kimlik üzerinden yapılan duygu sömürüsü, Türkiye’de günümüz siyasetinde kimin güçlü kimin güçsüz olacağını belirliyor ve bir milleti kendi tarihine düşman ediyor. İstismarın farkında olan kimi insanlar kendi tarihine sövüyor, farkında olmayan da bilinçsizce sahip çıkmakla kendi tarihine sövüyor.

Siyasi istismarın her türlüsü hamasete dayanır. Bu hamaset iyi sonuçlar vermez. Duygularını kullandıran adam aklını da kullandırır ve sonunda bir tımarhane manzarası ortaya çıkar. Yurdumuzda “Bir millet uyanıyor!”, “Diriliş 2023’te olacak!” gibi kendi kendini gaza getiren ve izlediği dizilerden etkilenen bir kesim, daha yakın zamanda bütün hıncını birkaç portakalı bıçaklamak, sıkıp suyunu içmekle çıkardı. Dünyaya kafa tutmanın böyle bir şey olduğu sanılıyorsa, en azından bu yanlış anlama sürdüğü müddetçe, hiç değilse bu asır da dünyanın kafasının rahat olacağı düşünülebilir. Kim böyle bir düşman istemez ki? Haçlı seferleri sırasında Türk sultanlarının portakal bıçakladığını düşünsenize… “Kudüs elden gidecek!” diyen zavallının boynu vurdurulurdu.

Tüm bu gülünçlerin temelinde şüphe yok ki şişirilmiş cahil yazarların hamaseti vardır. Çoğu siyonizm tarafından kullanıldığının bilincinde değildir. Siyonizme kafa tuttuğunu sanarken Kudüs’ten yola çıkan yılanın kendi kalbini delip geçerek yoluna devam ettiğini göremez. Birçoğu deli Kadir gibi sıyırır ya da ömrünün sonunda pişman olur. Allah bu millete bu gibi birçok örnek sunmuştur. Son örneği Gülen hareketinin geldiği noktadır. Ne var ki insanlar yine ders çıkarmasını bilememiştir. Abdülhamit tüccarlığında zirve yapan yayınların arkasında cemaatin olduğu neden bu kadar çabuk unutulmuştur? Mesela Mustafa Armağan… Bu tüccarların başında gelir ve 15 Temmuz’a kadar cemaate Haşhaşi denmesini bile eleştirmiş, safını korumuştur. Bugün “Payitaht Abdülhamit” dizisinin danışmanlığını yapıyor. FETÖ ile mücadele ettiğini sanan bir millet, FETÖ yazarının danışmanlığını yaptığı bir diziyle gerçekleri öğrendiğini sanıyor.

İngiliz elçisini tokatlayan, Mehter marşı çaldıran Abdülhamit… İşte hamasetin zirve yaptığı nokta budur. Abdülhamit’in sürekli övülen zekası, bu ikisini yapmayı da reddeder. Reddetmiştir de… Başarılı bir denge politikası güden, yerine göre tavizler veren bir padişahın İngiliz elçisini tokatladığını düşünmek… Bir yandan Enver Paşa’ya sövmek diğer yandan Abdülhamit’le Mehter grubunu yan yana getirmek… Oysa Abdülhamit’in kendisi Batı müziğine meraklıdır; piyano ve keman enstrümanlarında uzmanlaşmıştır. Alman imparatorunun karısını koluna takıp sarayda ağırlarken Osmanlı şehzadesi piyano, Alman veliahtı keman çalıyordu. II.Wilhelm Türkiye’ye ayak bastığında karısı Victoria’nın elinden tutup kayıktan inmesine yardımcı olan Abdülhamit’ti. Bu hareketi Avrupa’da “Batılı nezaketi” olarak nitelendirilmişti.

Aynı dizinin bir diğer hamasetçisi, birkaç yazıda da bahsettiğim Türk Tolkien’i Selman Kayabaşı’dır. Kendi kafasında bambaşka bir tarih, bambaşka tarihi şahsiyetler vardır. “Muhafız” romanında, Abdülhamit’i Enver ve Mustafa Kemal Paşa’larla buluşturmuş ve yüzlerini kızartmıştır. O derece ruh hastasıdır. Kayabaşı, Armağan gibilerine kalsa, Osmanlı hiç gerilememiş, hiç toprak kaybetmemişti. Bütün hataların müsebbibi üç kıtada savaşan Türk askerleriydi. Sarayda gerçekleştirilen ziyafetler, balolar, padişahların gönlü kanayarak (!) yapılıyordu. Hatta çoğundan bu garibanlar habersizdi.

Abdülhamit’in Wilhelm’le yakınlaşmasını sadece bir denge politikası gibi görmek gülünçtür. Eğer denge politikası güderek bu denli yakınlaşmışsa bile çok büyük bir hata yapmıştır. Karşılama ve görüşmeler sırasındaki coşku, Osmanlı’yı son derece doğal bir biçimde dünya savaşının içine çekmiştir. Dahası, zaten Osmanlı’nın hala önemli topraklar üzerinde hakimiyeti olan bir devlet olarak savaşın dışında kalması da imkansızdır. Bunun içindir ki Osmanlı önce İngilizlere yaklaşmak istemiş ancak başarılı olamamıştır. İngiliz canavarı kan damlayan keskin dişlerini çoktan hazırlamıştır.

Devam edelim.

Yılbaşı kutlamaları sırasında IŞİD tarafından gerçekleştirilen katliam sırasında da bolca hamaset yapıldı. Osmanlı’da zaten yılbaşı kutlamaları yoktu, dendi. İlk taşı her zamanki gibi günahsız olan atmadı; sokakta milletin namusuna sözle ve gözle tacizde bulunan asalaklar, oh olsun, bile dedi. Oysa IŞİD’in gözünde yılbaşı kutlasın ya da kutlamasın; Türkiye’de yaşayan insanların çoğu kafirdir. Türk bayrağı küfrün simgesidir, Türk devleti de küfür içindedir. Yani asalakların kellesi de tehlikededir; bir bombalı saldırıda havaya uçabilir ya da bir yolla IŞİD’in eline düştüğünde kendisine her türlü vahşilik yapılabilir.

Osmanlı’da yılbaşı kutlaması yok muydu? Vardı. Hem de öyle ruh hastalarının iddia ettiği gibi padişahın etrafındaki devlet adamlarının isteğiyle kutlanmıyordu. Osmanlı’da Batılı anlamda yılbaşı kutlamaları 2.Mahmut’a kadar gider. Mesela Hüsrev Paşa ve beraberindeki devlet adamları, 1829 yılında İngiliz elçisinin düzenlediği yılbaşı balosuna katılmış ve sabaha kadar eğlenmiştir. Hüsrev Paşa bu iş için “Kafir işiydi ama katılmaya mecbur kaldık.” demiştir. Acaba neden?

Yılbaşı kutlamalarının ne denli çılgınca yapıldığını araştırmak isterseniz, kaynak çoktur. Yazının ana konusu yılbaşı olmadığı için üzerinde çok durmayacağım.

Bunlardan başka ramazanla ilgili de pek bilinmeyen bir şeyler vardır. Mesela şairler her ramazan geldiğinde bu ayı öven veya şikayet eden ramazaniyeler yazardı. Şikayet edenler içkiden ayrı kalacağı için yakınırdı. Meyhane sahipleri kendilerini unutturmamak için kapı kapı gezip ikramlarda bulunur, ramazandan sonra beklediklerini belirtirlerdi. İçkiye hasret kalanlardan camilerde bulunan çeşmelerin mermerine yaslanıp şarap içtikleri zamanki ferahlığı düşleyenler vardı. Daha eskiye gidersek, Fatih zamanında bile Türklerin meyhane hayatının çok canlı olduğunu yazan tevarihnameler vardır. Bunlar laiklikle mi gelmiştir?

Hamaset…

Şimdi 1923’e gidelim. Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nü yeni yaptırmış olsun. Onun için de çok miktarda para harcandığını farzedelim. Bir açılış töreni canlandıralım kafamızda (Mümkünse Kayabaşı’nın yüz kızartma faciası gibi olmasın!). O açılış törenine Papa ta Vatikan’dan kalkıp geliyor.

Bu olayı bugün Mustafa Armağan gibiler nasıl anlatırdı? Bunun üzerine nasıl bir hamaset yapardı?

Ak Saray’ın açılışına, Papa, hiç üşenmeden kalkıp geldi. Olabilir… Belki onun farklı bir hesabı vardır. Bunu bilemeyiz. Ancak bu olay medya ve basında nasıl servis edildi?

“İşte dünya liderliği…”

“Papa, Ak Saray’ın açılışına geldi. Çapulcular beğenmiyor.”

“Devletimiz meydan okuyor.”

Vesaire…

İskilipli Atıf, Osmanlı devrinde adir bir suçtan soruşturma geçirmiş biriydi. İstiklal mahkemelerinde bir değil iki kez yargılandı. Şapka risalesinden değil, devlet düşmanlığı sebebiyle Şeyh Sait ayaklanmasına yaptığı katkıdan ipe gitti. Bal gibi de İngiliz-Yunan yanlısıydı. Atatürk’ün hayatının sonlarına ait fotoğraflarda bile sarıklı kimselerle bulunduğunu görebilirsiniz. Kaçı asılmıştır?

Bugün fes giyerek cumhuriyete tepki koyan soytarılar, dün fese karşı da ayaklanma çıkarmıştı. Derdi Türk’le, Türk milletiyle olana şapka da bahane olur, kılık-kıyafet de… Bu arada Abdülmecid’in, 2.Mahmut’un tablolarındaki şahıslar ta kendileridir. Dublör filan değildir. O tabloları trene bakarak gibi izleyenler için Batılılaşma 1923’te başlamış olabilir. Zulüm de o zaman başlıyor ya hani…

Ya Şalcı Bacı palavrasına ne demeli? Ala Hasanoğullarından 315 doğumlu Hüseyin kızı Fatma, Ümmüşan’ı bir ramazan ayında evine davet ediyor. Mesele karışık bir aşk meselesi! Teravih namazını kılan zavallı Ümmüşan, Fatma ana tarafından balta sapıyla öldürülüyor. Fatma ana da asılıyor. Yıllar sonra Ispartalı Fatma ana, oluyor sana Şalcı Bacı…Kabataş’taki kadının nenesi yani… Olayın belgeleri TBMM tutanaklarında mevcuttur.

Latin abecesinin benimsenmesi daha derin bir mevzudur. Kısaca değinecek olursak, Sultan Abdülhamit de bu abeceyi benimsemeyi düşünmüştür. Azerbaycan Türk’ü Mirza Fetheli Ahundzade, Osmanlı’ya Latin abecesine geçme teklifinde bulunmuş ve bu önerisi hem Abdülmecid hem de dönemin aydınları arasında önemli bulunmuş, incelenmiş, ancak neticeye varılamamıştır. Bir vakit Türkoloji kongresi düzenleyen Rusların önce çılgınlar gibi Latin abecesini savunması, Türkiye bu abeceyi benimsedikten sonra ise panikleyerek Türk dünyasının Türkiye ile bağlantısını kesmek için Kiril’i kabul ettirdiğini de eklemek gerekir.

Daha bir sürü mesele…

Hamasete lüzum yoktur. “Dinimizi elimizden aldılar!” diyenler, dininizi elinizden alanlardır. 1869 yılında Prag şehrinde Hahambaşı Simon de Yhuda’nın mezarına giden Reichhorn, attığı nutukta bunu baştan itiraf ediyor. Diyor ki: “Alaylarımızla, saldırılarımızla din adamlarını öncelikle gülünç sonra da iğrenç bir hale getireceğiz; dinlerini deaynı surette gülünç ve nefrete mucib kılığa sokacağız. Çünkü bizim, dinimize, ibadetimize sıkı bağlılığımız onlara üstünlüğümüzü, ruhlarımızın üstünlüğünü ispat edecektir.”

Cübbeli masum bir cahil mi? Akrabası olan bir soytarı, Osmanlı torunu gibi geçinen bir devşirme, Yaşar Nuri Öztürk’e öylesine mi saldırdı?

Bir daha düşünün ve düşmanın istediği gibi olmayın. Hamasi nutuklar atan siyonist yılanlara tekmeyi vurun ve “Korktukları şey olun: Türk olun.”

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone