Hamza Sadi ÖZBEK- Emre Kizir

hamza

20704

Cumhuriyet tarihinin en utanç verici davası, bilindiği üzere 1944-45 ırkçılık-Turancılık davasıdır. Utanç verici olmasının tek nedeni ise; o mahkemede şahısların değil Türklüğün, milli şuurun, vatan aşkının yargılanmış olmasıdır. Yüreğinde milletinin aşkını taşıyan vatan evlatlarının tabutluklara atılıp, günlerce dayanılmaz işkencelere maruz kalması ve bu işkencelerin tek sebebinin o vatan evlatlarının ırkına olan sevdası olması kabul edilebilecek bir durum değildir. Hamza Sadi Özbek, bu davada yargılanan 23 kişiden biri olma şerefine erişmiş ve şeref madalyasını onurlu bir şekilde taşımıştır. Hakkında fazla kaynak bulunmamakla beraber unutturulmaması gereken bir şahsiyettir.

Özbekistan’dan Muğla bölgesine göçmüş bir Yörük ailesinin evladı olan Hamza Sadi Beğ, 01 Mart 1914’de Muğla’da dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Saadettin Efendi olup, ecdadı ilmiye sınıfına mensup, dönemin büyük şairlerini yetiştirmiş bir sülaledir. Annesi, Hasanpaloğlu Hacı İsmet Efendi’nin kızı Sıdıka Hanım’dır. İlk ve Ortaokulu Muğla’da bitirip bir süre burada öğretmenlik yaptıktan sonra Bursa ve İzmir Liseleri’nde tahsiline devam eden Özbek, İzmir Lisesi’ndeyken Edebiyat Öğretmeni Tahsin Burdurlu sayesinde Türkçülükle tanıştıktan sonra bu onurlu davanın bir neferi oldu. Muğla ve yöresindeki hemen hemen bütün milliyetçi etkinliklerin, eylemlerin düzenleyicisi ve önderi durumuna geldi. Henüz 16 yaşındayken Muğla Halk Gazetesi’nde, şiirleri yayımlanmaya başladı.

Ankara’daki Maliye Meslek Okulu’nu bitirdikten sonra çeşitli illerin maliye kurumlarında çalışıp daha sonraları Aydın Tahsisat Müdürlüğü’nde görev yaparken ırkçılık-Turancılık davası kapsamında gözaltına alınıp İstanbul’a götürüldü. Tabutluk diye tabir edilen, tabut boyu ve eni kadar olan, tepeden 500 wattlık ampul sarkıtılarak insanların kafa derilerinin kavrulmasına neden olan küçük hücrelerde günlerce işkencelere maruz kaldı. İri ve uzun boylu olması nedeniyle normal bir insanın bile sığamadığı tabutluklara zorla, çuval istifler gibi sokulan Özbek, boyunun uzun olması nedeniyle ampulün inanılmaz tesirine katlanmak zorunda kaldı. Hatta şöyledir ki; Atsız Beğ’in “Bozkurtlar” romanında geçen iri yarı “Yamtar” karakteri, Hamdi Sadi Özbek’in ta kendisidir.

Yargılama bitip aklandıktan sonra eski işine dönen Özbek, kısa süre sonra Torbalı Mal Müdürlüğü’ne atandı. Bu sırada Milas’ın yerli Türkmen ailelerinden Feyzullah Ağa’nın kızı Halide Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Neslihan ve Yeşimcan adında iki kız, Umurbeğ Adında bir erkek evladı dünyaya geldi. Yatağan linyit kömürlerinin işletilmesine önemli katkılarda bulunan Özbek, 1951 yılında Türk Milliyetçiler Derneği’nin Muğla Şubesi’ni kurdu ve kapatılışına kadar başkanlık görevini sürdürdü.

Türkçü dergilerde yazıları ve şiirleri yayımlanan Özbek, Atsız Beğ ve Nejdet Sançar ile bağını ve dostluğunu hiç koparmadı. Necmeddin Sefercioğlu, Hamza Sadi Özbek ile tanışmasını, kitabında şu şekilde anlatıyor: “ Sanırım 1959 yazı idi. Milli Kütüphane’nin Konu Kataloglaması Bölümü’nde çalışıyordum. Cam bölme ile ayrılmış bulunan yanımızdaki odadan Nejdet Sançar Hoca’nın yüksek sesle “Ooo! Kim gelmiş… Hoş geldin!..” dediğini duyarak ilgimi oraya yönelttim. Nejdet Hoca, adeta koşarak odanın ortasına kadar gitmiş, oraya erişmiş bulunan konuğu ile kucaklaşıyordu. Konuk, o güne dek görmediğim iri cüsseli, güleç yüzlü, yanaklarından kan damlayan, yakışıklı biriydi. Hareketlerinden çok nazik, çevresine saygılı bir insan olduğu anlaşılıyordu. Aralarında bir süre sohbet ettikten sonra Nejdet Beğ beni çağırdı. Ara kapıdan geçerek yanlarına vardığımda, onu bana “1944 işkenceleri sırasında tabutluğa sığmayan Hamza Sadi Özbek!” diyerek tanıttı. Masa önünde, onun karşısındaki sandalyeye ilişerek onları dinlemeye koyuldum. Adını daha önce Nejdet Hoca ile öteki Türkçü ağabeylerden duyduğum, ilgili olduğu olayları ve durumları haftalık Orkun dergisinden okuduğum Hamza Sadi Özbek ile tanışmam böyle gerçekleşti.” 1970 yılında ise yolu İstanbul’a düşen Özbek’i misafir eden Sefercioğlu, Atsız’ın Kartal Maltepesi’ndeki evini ziyaretlerini şu şekilde anlatıyor: “…Hafta sonlarının birinde de o, kızı Neslihan Hanım, oğullarım Kürşat ve Erhan ile birlikte Atsız Beğ’i ziyaret ettik. Bu ziyaret, o sırada Kartal Maltepesi’ndeki eski evinde oturan Atsız Beğ’i çok memnun etti. Evin arkasındaki, varlığını o ziyarette öğrendiğim küçük bahçede hoş sohbet saatleri geçirdik. Atsız-Özbek şakalaşmalarını dinlemek, seyretmek nefisti…”

Hamza Sadi Özbek, 1971 yılında kanser teşhisi nedeniyle Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Çok yakın dostu, ülküdaşı ve aynı zamanda meslektaşı olan Refet Körüklü, Özbek Beğ ile olan ilişkisini şu şekilde anlatıyor: “Önceleri ismen tanıdığım rahmetli Özbek ile nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum. Rahmetlinin ölümü dolayısıyla yazacağım yazımın başlığını “Atsız’ın Yamtarı” koyacaktım fakat düşündüm ki “Tabutluğa Sığmayan Yiğit” koyarsam dava arkadaşımı daha manalı anlatmış olurum düşüncesindeyim. Bu başlık içerisinde Yamtar’ında ifade edildiği düşüncesindeyim. Atsız Beğ ile konuşurken olsun, yazdığı mektuplarda olsun rahmetli Özbek’ten bahsederken isminin önüne mutlaka Yamtar eklerdi… Hamza Sadi Beğ, ülküdaşım olduğu kadar meslektaşımdı da, ikimizde maliyeciydik. Ankara’ya geldikçe Maliye Bakanlığı’na uğrar uzun uzun konuşur, dertleşirdik. Konuşmalarımızın özü hep Türkçülük ve milletimizin geleceği ile ilgiliydi… Hamza Sadi Beğ, 1971 yılında rahatsızlanmış, Hacettepe Üniversite Hastanesine kaldırılmış. Halide Yenge’nin haber vermesi üzerine çok üzüldüm, sık sık ziyaretine gittim. Bir gidişimde kan bulmakta zorlandıklarını söyleyince, “Amca bana neden haber vermediniz? Benim kan grubum 0. Ben size derhal kan verebilirim” dedim. Hamza Beğ boynuma sarılarak hem ağlıyor, hem de yengeye, “Halide Hanım, Halide Hanım! Türkçülük öyle yüce bir dava ki, bu davaya inananların aralarındaki dostluk bağı kan kardaşlığından daha ileri bir mana taşır” demişti. Bir pazar günü hastaneye ziyarete gittiğimde Hamza Beğ komada idi. Yanaklarını okşadım öptüm “HamzacığımHamzacığım!” diye seslenmeme rağmen bir türlü kendine gelemiyordu. Yatağının içinde adeta bir dağ gibi yatıyordu lenf kanserinden rahatsızdı. O sırada kapı çalındı “Gel” dememize rağmen kimse kapıyı açmıyordu. Kalktım kapıyı açtım, karşımda en az Hamza Beğ gibi irikıyım birisi ile karşılaştım. İçeri buyur ettim. Gelen Muğla yöresinin köylü kılığındaydı. İçeri girerken yüksek sesle “Ula Hamza! Bir burun kanamasından insan hastanede yatar mı? Bize bir şarjör boşaltsalar tesir etmez. Yatmaya utanmıyor musun? Kalk da köyümüze gidelim” diyerek komadaki Hamza Beğ’e yaklaştığı zaman aklın alamayacağı bir olay zuhur etti. Kendine gelemeyen Hamza kendine geldi yatağında doğruldu, gelen arkadaşıyla bir kucaklaşması vardı ki görülmeye değer! Manzara karşısında Halide Yenge ile birbirimize hayretle bakışarak kaldık…
Hamza Beğ’in ölüm haberini aldığım zaman İstanbul’a geçmiştim. Atsız Amca’ya uğrayıp Hamza Beğ’in ölüm haberini verdiğimde Atsız Beğ durgunlaştı. Dalgın gözlerle bir müddet pencereden dışarı seyretti. “Demek Yamtar öldü ha!.” Hemen sözünün arkasına “Yok olamaz! Yamtarlar ölmez. Bak Tevetoğlu, Mustafa Kafalı rahmetliden geri kalmazlar. Yamtar Hamza’nın yerini oğlu Umurbeğ doldurur.” demişti…

Atsız Beğ, Hamza Sadi Özbek ile dostluğunu hiç kaybetmemiş, hastalığından haberdar olur olmaz Hasan Oraltay’dan mektupları aracılığı ile bilgi almaya çalışmıştır. “…Hamza Sadi Özbek’in  hastalığı acaba ne imiş? Çok şişmandı. Felç gibi bir şey mi? Adresi bende de yok. Muğla ve İzmir’de iki posta kutusu vardı ama onları kaybettim. İnşallah iyileşir. Yaşının 60’tan aşağı olduğunu sanıyorum…” 6 Ağustos 1971.

“…Hamza’nın hastalığına çok müteessir oldum. Kızına mektup yazacağım. Zavallının kanser olduğunu bana Tevetoğlu söyledi. Bizim 1944’ün 23 kişisinden şimdiye kadar 4 kişi ölmüştü. Şimdi en yaşlılarından biri benim. Hamza da beni hemen takip edenlerden biridir. Sırayla gideceğiz…” 7 Eylül 1971.

“…Hamza’nın kızından cevap aldım. Maalesef Hamza kansermiş ve kurtulması imkansız…” 30 Eylül 1971.

“…Hamza Sadi Özbek’in de öldüğünü duymuşsunuzdur. Tanrı rahmet eylesin…” 5 Aralık 1971.

Ankara’da tedavisinden hiçbir sonuç alınamayınca, üstüne üstlük karısı Halide Hanım’ın hastanede Kur’an okutması üzerine doktorların: “Burayı iyice tekkeye çevirdiniz” demesinden rahatsız olan aile, Sadettin Bilgiç’in de yardımıyla özel bir ambulans tutulup, komadayken memleketi Muğla’nın yolu tutulur. Eskişehir yakınlarına gelindiğinde Özbek kendine gelir ve Muğla’da üç gün daha yaşar. 06 Kasım 1971 tarihinde hayata gözlerini yumar. Dua etmek için kabri başına gittiğinizde Arif Nihat Asya’nın, Hamza Sadi Özbek için yazdığı şiir karşılayacaktır sizi.

 

Çalan her kim olursa olsun kapını,

                 En yakınından önce onu sorardı;

                                          Hani, ey Muğla!

                 Senin bir Hamza Sadi Özbek’in vardı.

           

  Arif Nihat ASYA

                                     

 Tanrı Türk’ü Korusun!

 

 

KAYNAKÇA:

 Tanıdığım Ünlü Türkçüler-Necmeddin Sefercioğlu

Atsız’ın Mektupları- Yücel Hacaloğlu

Ortadoğu Gazetesi-13 Nisan 1996- Refet Körüklü

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone