Hatıran Nerede Çocuk?

Yabancılar tarafından yazılmış bazı çalışmalarda, Amerika’da bulunmuş veya buraya getirilmiş, Türk yazısıyla yazıldığı belirtilen bir yazıt olduğunu öğrendim. 1738 yılında keşfedilmiş olduğu söylenen yazıt şimdilik ortada yok. Yazıtın en son Fransa’da bulunduğu bilgisi mevcut; bu bilgiye göre II.Dünya Savaşı sırasında bir İngiliz bombardımanıyla saklandığı kilisenin molozları arasında yok olduğu düşünülmektedir. Sekeller tarafından 1668 yılında yazılıp Transilvanya’da bulunan Unitarian Kilisesi’nde bulunan yazıtla bu yazıt aynı kaderi paylaşmıştır. Unitarian Kilisesi’ndeki[1] yazıt da Rus işgali sonrası ortadan kaybolmuştur.

Bir şekilde kaybolan yazıtlar sadece bunlar değildir. Böyle birçok örnek olmakla birlikte bu örneklerden bir tanesi İstanbul’da gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Selim döneminde, 1515 yılında Macar kralı Ulaszlo’nun İstanbul’a gönderdiği heyette yer alan Tamas Szekely, Çemberlitaş’taki Elçi Han’ı olarak bilinen binanın duvarına bir yazı kazımıştır. Ahmet Bican Ercilasun ise bunu yazılı bir taş olarak değerlendirmiştir. 1865 yılında çıkan bir yangından ötürü kaybolan bu hatıra, Kanuni devrinde İstanbul’a gelen Hans Dernschamm tarafından kopyalanmış ve Alman Babinger tarafından Fugger ailesinin arşivinde bulunmuştur. Bu sayede okunması mümkün olan metinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Bin beş yüz on senesinde bunu yazdılar. Kral Laslo’nun beş sefirini burada beklettiler. Bilayi Barlabaş iki sene burada idi… Hükümdar; Kedeyi Sekel Tamaş bunu yazdı. Hükümdar Selim Beğ buraya yüz at ile koydu.”

Yangınlar, savaşlar, yıkımlar, kasıtlı saygısızlıklar ve vefasızlıklar… Birçok nedenle nice hatıralarımız ya yok oldu, ya bir koleksiyonda keşfedilmeyi bekliyor. İnsan ürkerek de olsa sormadan edemiyor: Ya aynısı Kök Türk yazıtlarının başına gelseydi?

Kısaca Kök Türk Yazıtlarının Bulunuşu

Bilge Kağan, Köl Tigin ve Tonyukuk yazıtlarından gerek dikildikleri bölgede yaşayan topluluklar gerekse yabancı seyyahlar haberdardı. Çin kaynakları da bu yazıtlardan bize haber veriyordu. Yazıtların dikiliş tarihi bile belliydi. Ne var ki büyük ihtimalle bu yazıtların önemini bilen pek yoktu. Okuyabilen olsaydı, iş 19.yy’a sarkmazdı. Hele taşların uğradığı doğal ve doğal olmayan hasar karşısındaki hissizlik… Son asırlardaki Türkistan coğrafyasının bir tablosu gibidir.

Rusya ve İsveç’in 1709 yılında girdiği savaşın tek dikkat çeken sonucu, İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın Rus Çarı I.Petro’ya yenildikten sonra Osmanlı devletine sığınması olmuştur. Ancak bir de o savaşta Ruslara esir düşen İsveçli bir asker vardır ki adı Johann von Strahlenberg’tir. Strahlenberg, esirlik döneminde bol bol geziyor ve gittiği yerlerde araştırmalar yapıyor, haritalar çıkarıyordu. 1725 yılında, Yenisey’e gittiği bir gün yazıtları o da gördü ve Batı ilim aleminde ilk dikkat çekici yazıları yazdı.

J.V.Strahlenberg, şüphe yok ki İskandinav yazıtlarından ötürü bu yazıtlara aşinaydı. Herhalde ilk keşifler sonrasında kolaylıkla okunacağını düşünüyordu. Diğer yandan Batılılar arasında da tartışmalar baş göstermişti. Bu yazı kime aitti? Prusyalılara mı? Yunanlılara mı? Gotlara mı? Keltlere mi? Bizzat Strahlenberg İskit yazısı olduğunu söylüyordu; eğer İskitlerin ısrarla Hint-Avrupalı, Slav yapıldığı tezler göz önünde bulundurulmazsa ve kendisinin elinde bulunan, üzerinde tek satırlık yazı bulunduran madeni aynanın kopyaları düşünülürse haksız da sayılmazdı.

Pek çok yerden araştırmacı ekipler bölgeye gönderildi. Yazıtların çözümü için uğraş verildi. Çok kaynakta yazdığı gibi Thomsen ve Radloff yazıtları çözme yarışına girdi. Bu iki alim -ki Thomsen Danimarkalıdır- yarışın yanında yardımlaşıyorlardı ve nihayet Vilhelm Thomsen, 15 Aralık 1893’te yazıtları okuduğunu ilan etti. İlk okunan kelimelerin Türk, Köl Tigin gibi kelimeler olması ve metnin deşifresi sonrası yazıtın Türklerden kaldığı anlaşılınca elbette hayal kırıklığına uğrayanlar da oldu.

Özellikle İskandinav ülkelerinden bu yazıtlara ilgi duyulması onların kendi ülkelerinde ve Avrupa’da “run” (gizlenen, esrarlı, saklı) denen yazıtlardan kaynaklıdır, demek yanlış olmaz. Yine yazıtların çözümünde bunların da etkisi olduğu söylenebilir. Ne var ki tek nedeni bu değildir. Çünkü bütün Avrupa özellikle Sekeller sayesinde bu yazıya aşinaydı. Çemberlitaştaki handa ve Unitarian Kilisesi’nde yazılan yazılar gibi, daha birçok belge vardı. Doğu Roma İmpatorluğunun Kök Türklerle münasebetleri zamanından kalma belgelerde Türk dili ve yazısı “İskit” olarak adlandırılmaktaydı. 16.yy’da bir Macar şairi, Macarlardan İskit, Macaristan’dan “İskitya” diye söz etmekteydi. İskit, Hun ve Türk adları birbirinin yerine sıklıkla kullanılmıştır. İşte Avrupa, Sekellerin kullandığı yazının kökenleri üstüne fikir yürütürken bu yazılara da İskit demişti.

Avrupa uzun zamandan beri İskandinavya ülkelerinde “Futhark” olarak adlandırılan yazı sistemiyle yazılmış yazıların çözümüne kafa yormaktadır. Yazıları soldan sağa okumaktaki ısrar devam ettiği sürece daha çok kafa yoracağı düşünülebilir. İskandinav kökenli araştırmacıların kendi bu yazıların kökenini dışarıda ararken, daha 13.asırda Snorri Sturlesson “Prose Edda” eserinde Odin’in Turkland’tan geldiği belirtiliyordu. Eski ve yeni modern araştırmacılar İskandinav memleketinde yaşayanlara yazıyı Odin’in öğrettiğini belirtmekten de çekinmemişlerdir.

Biz bastığımız yerlere toprak diyerek basıp geçmeye devam edelim; Batı artık “run” tarafı kalmamış yazıları gizli kabul etsin. Tarih akıp gidiyor ve hatıralar da kendilerine vefasızlık edenlere kızıp silinmeye devam ediyor.

Dillerin Söyledikleri

Türkler eskiden kullandıkları yazı araçlarına “üzük” demekteydi. Üzük, “keski” ve “kesik” gibi anlamlara gelmektedir. Eski Türkçede kullanılan “bitik” kelimesinin köken itibariyle hangi dile ait olduğu belli değildir. Çinliler yazı aracına “pite” (fırça) diyordu. Samoyedler bu kelimeyi “pada” olarak kullanıyordu ve bunun bir anlamı “nakşetmek”, aşağıda göreceğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere “oymak” anlamında kullanıyordu. Sanskrit dilinde “pitaka”, Grek dilinde “pittakion”, “kitap kutusu / dolabı” anlamına geliyordu. Anlaşılacağı üzere burada da bir “oyma” anlamı vardır.

Kazak bilge Olcas Süleymanov, “Evin Nerede Çocuk?” diye sorduğu yazısında “yaz-” fiilinin kökenlerine inmiş ve anlam itibariyle benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bizim bugün mecazi anlamını kullandığımız bu fiil eski Slavcada “jaz” şeklindeydi ve “kesmek” anlamını karşılıyordu. Olcas Süleymanov’un bu kelimeyle alakalı bulgularına bakıldığı zaman kesmek, oymak anlamları görülmekte ve bunun sadece yazı için değil, örneğin, “ev” için de kullanıldığı görülmektedir:

“Jazba: “Kesilmiş”. (Eski Slavca olan bu sözcük fonetik olarak “yazma” kelimesiyle benzerlik göstermektedir.)

Jazba: “Yazıt”. Kıpçakça. Oğuz dillerinde “jazık”-“jazıt” şekillerinde.

Jazvo / Jazveco: “Uç, sivrilik”. (Süleymanov’un Rusça olduğunu belirttiği kelime Türkçede açıkça “yazıcı” kelimesine benzemektedir.)

Jazva / Jazvina / Jazvit: “Yara”, “Yarık”, “Yaralamak”.

Jazba: “Delik”, “teşik”, “mağara”; Jazbina: “Porsuk yuvası”. Slovence.

Jazvina: “Mağara”. Sırpça-Hırvatça.

Jazba: “Oda”. Polapça.[2]

Zba / İzba: “Oda.” Lehçe.

Spa: “Oda”. Aşağı Sırbistan.

Stwa / Jstwa: “Oda”. Yukarı Sırbistan.

Jistba: “Oda.” Eski Çekçe.

İspa / Jispa / İzba: “Oda”. Slovence.

İzba: “Kulübe”, “baraka”.”

Süleymanov bunların listesini uzun uzadıya vermektedir. Biz buna Macar dilinden bir ekleme yapalım: Sekellerin yazdığı Türk yazısına “rovas” denmektedir. Rovas, “oymak” anlamına gelen “roni” kelimesiyle aynı kökten, “ro” kökünden gelmektedir.

“Kesmek”, “oymak” anlamındaki “yazı”, bizde artık bildiğimiz anlamında muhafaza edilmektedir. “Oyulacak” olursa bugün Türkçenin bütün kollarında yapılacak araştırmalarda benzer sonuçlar ortaya çıkmasına şaşırılmamalıdır. Üzerinde durmadan farazi bir örnek verelim: Kırgız Türkçesinde “izildöö”, “araştırmak” anlamındadır. Süleymanov’un verdiği örneklerde, Türkçenin bütün lehçelerinde olduğu gibi “y” sesinin düştüğü örnekler vardır; örnek, “izba” (oda) gibi. Belki de izildöö, kazmak, oymak gibi bir kökten geliyordu.

Hatıran Nerede Çocuk?

Evet…

Kazak bilgemiz, “evin nerede çocuk” diye soruyordu. Ev demek hatıra demektir. Dünyanın bildiğimiz ve bilmediğimiz pek çok bölgesi atalarımıza mesken olmuştur. Hala da pek çok yerde Türklere rastlıyor, hiç bilmediğimiz bir yerde Türkleri veya Türklerden kalan izleri buluyoruz.

Genel anlamda bir değerlendirmede bulunacak olursak çoğunlukla kendimize karşı vefasız olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bir zamanlar dedelerimiz Anadolu’da yer alan harabelere başını yaslayıp nargilesini içiyordu. Bir düşünceye göre de Türkiye’de yer alan Türkçe yazıtlar Rumların sanılarak tahrip edilmiştir ki buna şaşmamalı ancak hayıflanmalıdır.

Bizde müzecilik faaliyetlerinin çok geç başladığı, müze olarak kabul ettiğimiz ilk yerin Osmanlı döneminde silah deposu olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi olduğunu unutmamalıdır. Bu bile bizlere pek çok şey anlatır.

Bir vefasızlık örneği daha vereyim. Tarihini kaybetmiş bir milleti kendi kafasında çizdiği eksik sınırların ötesine taşıyan, uzak tarihine götüren, onu en eski Türklerle tanıştıran lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Okumadığı tarihe yalan diyen utansın.

Yararlanılan Kaynaklar

Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları.

Tuncer Gülensoy, Barbar Türkler, Akçağ Yayınları.

İsmail Doğan, Göktürk Yazısı, Türkler Ansikolepdisi, Cilt: 3, sf.765-7757.

Olcas Süleymanov, Tarih Öncesi Türkler, Teas Press.

Özgür Barış Etli, Viking-Türk Sırları, Gece Kitaplığı.

Mehmet Levent Kaya, Yazı Sistemleri, https://bilimdili.com/toplum/dil/yazi-sistemleri/

“Bitik Ne Demektir?” Başlık Yazı; https://www.sabah.com.tr/sozluk/edebiyat/bitik-ne-demektir-eski-turkler-bitik-kelimesini-nasil-kullandi

 

[1] Bu kilisenin kurucusu ve bağlıları, Triniti ya da Teslis olarak bilinen Baba, Oğul, Kutsal Ruh inancını reddetmektedir.

[2] 18.yy’dan beri ölmekte olan Batı Slav dillerinden biri.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone