Her Türk Köle mi Doğar ?- İsmail Bağatır

her

 

Devlet; insan topluluklarının bir arada,  huzurlu ve adaletli bir şekilde yaşaması için, belli coğrafî sınırlar üzerinde kurulmuş siyasi bir sistemdir. İnsan toplulukları bazen tek bir millet halinde, bazen de farklı milletlerden oluşan halk yığınları ile birlikte devlet kurmaktadırlar.

Devlet; sınırları içerisinde barındırdığı topluluğun kültür ve yaşayış şekline göre yasa belirlemekle birlikte, bünyesinde barındırdığı topluluğa fayda sağlayacak çalışmalar yapmak zorundadır. Onları; dışarıdan ve içeriden gelebilecek her türlü tehdide karşı koruma, eğitme, barındırma, doyurma, iş gücüne dahil etme, tedavi ettirme gibi,  insanoğlunun yaşamı için bütün gereksinimleri adaletli bir şekilde sağlamak zorundadır. Devlet denilen bu siyasi kurum bünyesindeki topluluğun menfaati için çalışmaktan çıkıp başka devletlerin menfaati için çalışmaya başlarsa, kısa zamanda yıkılmaya mahkûmdur.

Topluluklar; devleti yönetmesi için kendi aralarından seçtikleri kişileri görevlendirirler. Devletin ilerleyişini veya çöküşünü belirleyen ana unsur, bizzat o topluluğun kendisidir. Nasıl ki bir devlet yükseldiğinde bizzat o topluluğun kendisi takdir topluyorsa (Herkes,  Japonya devlet yetkilileri çok çalışkan demek yerine, bu Japonlar çok çalışkan millet demektedir) , yine bir devlet çöktüğünde de bizzat o topluluk sorumlu tutulmaktadır. Suçu yetkili kişilere atmak kolaycılıktır, suça ortak olma korkusudur, aymazlıktır. (örneğin; Osmanlı’nın yıkılışının bütün vebalini  Sultan Vahdettin’e yıkmak gibi).Yaşadığın toprağın koruyucu gücü olan devletin yöneticilerini seçtikten sonra  takip etmezsen, başka devletler onları takip ederler.

Dünya üzerinde çeşitli devlet yönetim şekilleri bulunmaktadır. Sınırları içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti adlı devlet,  bir rivayete göre demokrasiyle yönetilmektedir. Diğer yönetim şekillerine göre daha modern denilen bu demokratik sistem, devletin asli unsuru olan milleti, yüzüncü yılına girmeden sisteminin kölesi haline getirmiştir.

Beş yılda bir yapılan demokratik seçimlerle devleti yönetmesi için seçilen milletvekilleri; önce var olan anayasaya bağlı kalacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eder, daha sonra hız kesmeden mevcut anayasayı değiştirmenin yollarını ararlar. Anayasanın bazı maddeleri elbette ki değişebilir; gökten Tanrı tarafından indirilmediği için milletin menfaatleri doğrultusunda mevcut dönemin şartlarına uyarlanabilir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetmesi için seçilen milletvekilleri çıkardıkları yasalarla “milletin refah ve huzurunu nasıl tesis ederim” değil, “kendi kesemi nasıl doldururum, milleti kendime nasıl köle yaparım ve diğer devletlere nasıl hizmet ederim”  mantığıyla yasa değiştirdikleri için namus ve şeref üzerine ettikleri yeminlerin bir anlamı olmamaktadır. Onların nasıl kişiliklere sahip oldukları aşikâr bir biçimde ortadadır.

 

Millet mi devlete, devlet mi millete hizmet için vardır?

Devlet; milletine hizmet ettiği sürece kutsaldır. Millet de o devleti yükselttikçe saygınlık kazanır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki aslî unsur olan Türk milletinin fedakârlıklarını üç beş kelimeyle anlatmak mümkün değildir. Bir devletin kurulabilmesi için haddinden fazla gayret gösteren ve bedeller ödeyen Türk milleti; devletinin kurulmasından henüz yüz sene bile geçmemesine rağmen kurduğu devletin kölesi haline gelmiştir. Başka devletlerin esareti altında ancak bu kadar sömürülebilir, haksızlık görebilir, ötekileştirilebilirdi.

Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü durumu eskisinden farklı değildir. Geçtiğimiz yıllarda iki üç senede bir seçim yapmak zorunda kalan millet, senelerce hükümet kuramayan beceriksiz millet vekilleri tarafından devamlı suretle oyalanmış ve kandırılmıştır. Bugünün Türkiye’sini değerlendirirken her şeyin 2002 seçiminden sonra olduğu düşüncesine kapılmak ve bunu iddia etmek eski dinozor siyasetçilerin işidir. Bu utanmaz arlanmaz adamlar, şimdilerde olduğu gibi yine Din, Bayrak ve Atatürk maskeleriyle milletten oy istemek için türlü yalanlar söylemiş, “asgari ücretle çalışan işçiler nasıl geçinirler, köylüler hayvanlarına ve tarlalarına nasıl bakarlar, öğrenciler hangi şartlar altında eğitim alırlar, vatandaşlar hastanelerde nelere maruz kalırlar, esnaflar vergi borcunu ödemek için kimlerden borç alırlar” gibi sorunlarla asla ilgilenmemiş; emek, alın teri, iş gücü, eğitim gibi kelimeler, anarşistler tarafından ülkeyi karıştırmak için nifak tohumları olarak kullanılmıştır.

2014 Türkiye’sini ele aldığımızda milletin, devletin kutsallığına olan inancı zayıflamıştır. Çünkü millet kendi kurduğu devlet tarafından tehdit edilmekte ve sömürülmektedir. Mevcut sisteme, karşı gelenlerin karşısına kendi kolluk kuvvetleriyle beraber, terör örgütlerini de çıkarmaktadır.

’Hükümetle devleti birbirine karıştırmamak lazım lafı içi boş bir sözdür. Çünkü hükümet harici diğer kurumlar, hükümetten bağımsız bir organ gibi çalışmamaktadır. Hükümeti denetleyen mekanizma yoktur. Bütün ipler tamamen hükümetin elindedir.’’

Türk milletinin her ferdi, doğumundan ölümüne kadar devlete borçludur. Bu borç asla bitmemektedir. Bu borcu yıllarca millete kutsal bir şeymiş gibi aktaranlar, yıllardır milletin kanını emen siyasetçiler ve bürokratlardır. Hastaneye borçlu olarak doğan bir vatandaş, ölümünde bile, yıllarca alın teriyle suladığı, yeri geldiğinde kanını döktüğü toprağına gömülürken bile bir bedel ödemek zorundadır.

Bu neyin bedelidir?

Bir vatandaş ;

Dünyaya geldiğinde  “ayak bastı parasını” hastaneye peşin ödemiştir. Sağlık ocaklarında gördüğü tıbbi destek ve ilaç tedavilerini asla parasız alamamaktadır. Okula başladığı andan itibaren, on iki yıl boyunca okulun yakacağını ve giderlerini, okula ulaşımının ve okulda ki beslenmesinin bedelini peşin ödemektedir. Bilgi ve beceriye yönelik eğitim verdiğini iddia eden devlet, öğrencileri yeteneklerine göre ayıran sınavların bile ücretini peşin almaktadır. Üniversiteye gitmeye kalkan vatandaşın vay haline. Burada da devletin hiçbir imkanından faydalanamayan üniversiteli,  5 yıl boyunca ileride vereceği kölelik hizmetinin en iyisini yapabilmek için yarış halindedir.

Devlet; barınma, gıda, ulaşım, eğitim, kültür ve sanat, haberleşme, giyinme gibi tamamen insani ihtiyaçlarını karşılaması için öğrenciye 300 TL gibi bir rakam ödemektedir. İmkansızı başarıp, olmayan imkânlarla okulu bitiren öğrenci, devlet kademesine girebilmek için tekrar sınava sokulmaktadır. Tabi ki bu sınavın ücretini de peşin ödemektedir. Şansını özel sektörde deneyen vatandaş bu sefer de denetime tabi tutulmayan patronların ağına düşmektedir. Kendi mesleğini, ticaretle sürdürmek isteyen vatandaş, dünyanın en cesur insanları arasında yer almaya lâyıktır.
Neden mi?
Daha dükkânını açamadan, bir kuruş kazanmadan, devletin VERGİ diye adlandırdığı yasal haraçların içinde boğulmaya başlayan vatandaş, kendisini bankaların kredi tuzaklarında buluyor. Dükkânına alacağı demirbaş malzemeden tutun da,  alıp sattığı ve ürettiği her ürüne vergi ödemek zorunda bırakılıyor. İyi de bir mal üretilirken bile, üreten kurum veya kişiler,  sattığı malın vergisini ödemiyor mu? Bir ürün, yukarıda örnek verdiğim vatandaşın dükkanına girene kadar, dört-beş kişinin elinden geçiyor ve her geçişte, satan ve alan kişiden vergi alınıyor mu? Bir malın vergisi ödendiyse, vatandaş dükkânında neyin vergisini veriyor?  Veyahut şöyle diyelim; bir ürün,  üretiminden tüketicisine ulaşana kadar kırk kez vergiye tabi tutuluyor; neden?  Vatandaş üretim için hammaddeyi devletten ücretsiz mi aldı? Bünyesinde çalıştırdığı insanların ücretlerini devlet mi ödüyor? Üreticiden tüketiciye kadar olan sevkiyatlarda, taşıma görevini devlet mi üstleniyor? Bu esnaf-devlet ortaklığı nereden gelmektedir. Bu neyin haracıdır?

Sömürüden sorumlu bakanlık, her sene aynı propagandayı  ‘’Vergi kutsaldır’’ manşetiyle yapmaktadır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” misali, o manşetin ara başlıklarında da vatandaşı alenen tehdit etmektedir. Vergiyle; otoban, köprü, okul, hastane, yol, baraj, ulaşım araçları vb. şeyler yapılmaktaymış. Hepsi vatandaşın vergisiyle yapılıyorsa, bütün bunlar, mesela otobanlar neden ücretli? Hastanede tedavi olunca neden ücret ödenmekte? Barajlardan elde edilen su ve elektrik için neden ücret ödeniyor? Hangi ulaşım araçları vatandaşa ücretsiz? Tüm bunların kutsal vergiyle yapıldığını söyleyen devlet, bu hizmetlerin karşılığında neden tekrar ücret almaktadır? Sadece ücretini değil; ayrıca bu imkanlardan faydalanmanın vergisini de almaktadır.

Sömürü sisteminin, dahi köleleri ise şüphesiz ki asgari ücretlilerdir. 2014 temmuz ayı itibari ile evli ve iki çocuklu bir kişinin asgari ücreti -eşi çalışmıyorsa- 931 lira, eşi çalışıyorsa 903 lira olmuştur. Çalışan eş olunca, ücretin düşmesi kimseyi yanıltmasın. O eş de aynı şekilde 903 lira alıyor. Hiç değilse, birisinden kesinti yapılmasa, günde 1 ekmek daha fazla girebilirdi “kölehanelerine”. Fakat o kesinti değilmiş; maaş 903 liraymış, eşi çalışmadığından ötürü evden oturan eşe günlük  1 ekmek parasıymış .

TABLO1

2014 Haziran ayında,  dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.158.09 lira, yoksulluk sınırı ise 3.772.27 lira olarak açıklanmıştır. Bu resmen bir milleti psikolojik olarak aşağılamanın en basit metodudur.

Yoksulluk sınırının 4 kat aşağısında maaşla çalışan kişilere köle denmez de ne denir? Bir devlet, milletine bu kötülüğü neden yapmaktadır? Neyin ve kimlerin intikamını almaktadır? Bu devlet mi kutsaldır, yoksa o vergi mi?

Bir asgari ücretlinin;  ortalama fiyatlı bir buzdolabını alması için, ev eşyası için ayırabildiği 53.1 lira ile başka hiçbir eşya almaksızın 27 ay çalışması gerekiyor. Araştırmalara göre Türkiye’de ortalama ev kirası 596 lira iken, asgari ücretli buna 311 lira ayırabiliyor. Ortalama bir belediye otobüs bileti 1.68 lira iken asgari ücretli bir ailenin her hangi bir ferdi, gideceği yerden yürüyerek dönmek zorundadır. Eğitime ayrılan günlük bütçe 0,2 liradır; yani gazete bile alamamaktadır. Aklınıza takılmadan ben belirteyim; asgari ücretlilerde vergi vermektedirler. Yani devletin bu kini sadece esnaflara değildir. Bekâr bir insanın asgari ücreti ve kesintilerden sonraki aldığı ücret aşağıdadır.

TABLO2

 

İşveren, işçisinin ürettiği ürünün vergisini vermiyor muydu? Şimdi bu neyin vergisi, hayırdır? İşçi çalışırken terini mi sildi, yoksa yaptığı işe bir el atıp destek mi oldu bu devlet? Bu işçi-devlet ortaklığı nereden gelmektedir? Zaten aldığı ücretle ödeyeceği kiradan, yiyeceği lokmaya, alacağı ilaçtan, kullanacağı elektrik, su ve gaza kadar, bu paranın büyük bir bölümünü devlete verecek. Maaşa ortaklık neden?

Devletin hışmına sadece çalışanlar değil emekliler de uğramaktadır. 60 yaşına kadar, 25 sene çalışıp, sisteme kölelik eden emekliler,  kaçacaklarını sanmasınlar. Onlar da kullanacağı ve alacağı her şeyin vergisini ödemeye devam edecekler.’’Bize ancak mezarda rahat var’’ der yıllardır çalışıp, hiçbir şey elde edemeyip, halen kredi borcu ödeyen ve emekli olduğu halde çalışan büyüklerimiz. Merak etmeyin oraya giderken de devlet gölgesini üstünüzden eksik etmiyor. Bugün mezar yeri fiyatları el yakıyor. Buruk da olsa bir tebessüm beliriyor ölümü bekleyenlerin yüzünde.  “Yıllarca çalışıp didindim param bu mezar yerini almaya yetti” diye. “Küçük de olsa, başımı sokabileceğim bir yerim var artık” diyorlar.

Şüphesiz ki Vergi bir devleti ayakta tutan, maddi gelirlerden birincisidir. Devlet; milletine hizmet için yer altı kaynakları, turizm, (denizi olan ülkeler )liman ve balıkçılık, sanayi, teknoloji, tarım – hayvancılık-gıda üretimi gibi, jeopolitik yapısına göre bir çok gelir elde etme yöntemleri geliştirir. Ancak bunların hepsini özelleştirmiş veya başka sömürü gruplarına peşkeş çekmiş Türkiye Cumhuriyeti, tüm gelirini milletini sömürerek, alın terini çalarak, kursağındaki lokmaya ortak çıkarak sağlamaktadır.

Milliyetçilik, milletin menfaatlerini kendi menfaatinden üste tutmak değimlidir? Bugün azınlık durumuna kadar düşmüş olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin asli unsuru Türkler ve onun yılmaz savunucusu olduğunu iddia eden Türk milliyetçileri; milliyetçiliği vatan, bayrak ve toprak sevgisinden ibaret olarak görmekte, kafayı kuma gömmektir. Kendi sınırlarımız içerisinde yaşayan soydaşlarımız acı ve açlık içerisinde sömürülürken, hakkımız gasp edilirken, bedelini ödediğimiz her şey elimizden alınırken, başka devletlerin boyunduruğu altındaki soydaşlarımıza sahip çıkma çabaları trajikomiktir.

Önümüzdeki günlerde yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimlerinde, sizi yine bir tercih yapma  zorunda bırakan ve o tercihlerin  arasına Türk milliyetçisi aday koymayan, hatta Türk oldukları bile şüpheli adaylarla karşınıza çıkan, millet meclisini sirk haline getiren, kendilerini  Milliyetçi-Atatürkçü-Ulusalcı partiler olarak tanıtan bu şuursuzlara bir tokat atma zamanı gelmedi mi?

Artık boynumuza Milliyetçilik –Atatürkçülük-Ulusalcılık yalanlarıyla takılan kölelik zincirlerini kırma vakti gelmedi mi? Hepsi farklı semboller, söylemler kullanarak bizi sömürmedi mi? Bir milletvekili de çıkıp emekli maaşı, asgari ücret, açlık sınırı ve yoksulluk sınırının durumu ortadayken,  “biz bu kadar maaş almayalım ayıptır, adaletsizliktir, şerefsizliktir” dedi mi? Ülkede bu kadar çok aç ve yoksul varken, bir parti de “seçim yardımı kaldırılmalıdır” diye öneri getirdi mi? Ya da “dağıtılan bu para milletimin alın teridir” diye tekrar millete hizmet amaçlı kullanıldı mı?

Şahsım adına Türk milletini uçuruma götüren bu sisteme karşı duruyorum. Sandığa gitmiyorum. Her şeye rağmen milletimi özümden çok seviyorum.

Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin.

05/07/2014

İsmail Bağatır

 

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone