HİLKAT GARİBELERİNİN DÜNYASI

YusufhanGuzelsoy

 

Gökyüzünde kara bulutlar dolaşmaya başlayalı 50 sene olmuştu. Kara, kapkara… İnsanın kabuslarında bile göremeyeceği bir karanlık yeryüzünü sarmıştı. Üstte mavi gökle altta yağız yer arasında insan değil, hilkat garibeleri yaşıyordu. Kara bulutlarla beraber gelmişlerdi. İnsanlardan kimisi onlara köle olmuş, kimisi ise çeşitli ülkelere kaçmış, kendileri için dünyanın gürültüsünden uzak bir yaşam meydana getirmişlerdi.

 

Kuryasa şehrinin efendisi Angutos, başkanlık binasındaki ofisinde yine hiçbir iş yapmadan oturuyordu. Angutos’un kafası kuş kafası, gövdesi insan gövdesi idi. Hem gülünç hem de ürkütücü bir görüntüsü vardı. Ahlak kurallarına, milli değerlere, zekaya, saygıya ve dahi tüm manevi kavramlara düşmandı. Kuryasa şehrinde arkeoloji çalışmalarını, dünyaya ele geçirmelerinin üstünden sadece 50 yıl geçmiş olmasına rağmen yasaklamıştı. Diğer şehirlerde olduğu gibi… “Şu insanlara bak…” derdi, “ne kavramlar uydurmuşlar, kendilerini ne kadar kısıtlamışlar. Medeniyetle, kültürle, boş işlerle uğraşmışlar”.

 

Aniden kapısının çalınmasından nefret ederdi. Yine böyle bir durum oldu; kapısı, her zamankinden daha büyük bir gürültüyle çalındı. Angutos da her zamankinden daha büyük bir tepki verdi, başının arkasını duvara çarptı. Ayağa kalktı, bir oraya gitti, bir buraya… Sonunda kendisini toparladı. Her zamanki mağrur ifadesiyle “gel” dedi. Gagasını dik tutuyordu.

 

İçeri giren Çiftebaş’tı. Gövdesinin üstünde iki başı vardı. Ancak iki başının çeyreğini dolduran bir beyni yoktu. Gövdesinin iki yanında iki kolu vardı. Buna rağmen dört koluyla yarım yamalak iş görebilirdi. Panik halindeydi yine… Belli ki bir şeyleri doğru yapmıştı. Hilkat garibelerinin dünyasında bu çok büyük bir hataydı. Angutos’un karşısına dikildi:

 

-Efendim! Yine bir şeyi doğru yaptım.

 

-Bugün gökyüzüne baktım. Kara bulutlarda bir delik gördüm. O delikten bir mavilik görür gibi oldum. Hoşlanmayacağım bir haber alacağım dedim. Nihayet dediğim oldu. Dediğim gibi çıkmasına vesile olduğun için seni bağışlıyorum. Dediğim gibi olmasını severim.

 

-Efendim… Âmâlar için kaldırımlara sarı çizgi çektim. Fakat bir şeyler olması gerektiği gibi oldu.

 

Çiftebaş’ın iki suratı birden asıktı. Angutos, istemeye istemeye pencerenin kenarına geldi. Dışarı baktı. Küçük kara gözlerini birkaç saniye kapalı tuttu. Kasıldıkça kasıldı. Fakat bağırmadı. Sakinleşti, Çiftebaş’a döndü:

 

-Sarı çizginin geçtiği yerde bir direk yok. Ama bu sorun değil. İhmal’e söyle, sarı çizginin tam ortasına bir sokak lambası diksin. Âmâlar için, görenlerin dünyasını mı karartalım?

 

İhmal bu işlerin ustasıydı. Ayağı eksik köprüler, kapağı olmayan foseptik çukurları, tesisatı dışarıda bırakılmış elektrik sistemleri… Giriş kapısı olmayan gökdelen ve kapının olması yere yaptığı 5 basamaklı merdiven ise sanatının zirve noktasıydı. Ne zaman bir koyun köprüden aşağı uçsa, köle insanların çocukları foseptik çukuruna düşse, herhangi bir canlı elektrik akımına kapılıp çarpılsa ya da büyük heveslerle dikilmiş yamuk yumuk binalar kullanılmadığı için çürümeye başlasa, çok büyük haz duyar, babası Pişkin’i yâd ederdi. Böyle durumlarda aslında herkes Pişkin’i yâd ederdi. “Kapı yoktu da bütçemiz var mıydı”, “Elektrik çarpması iyidir”, “Çukura düşeceksek hep beraber düşeceğiz” gibi özlü sözleri, resmiyle beraber paraların üzerine basılmıştı. Bu sözlerden elbette oğlu İhmal ilham alıyordu.

 

Hilkat Garibeleri dünyayı ele geçirdikten sonra, ayırt etmeksizin dünyadaki bütün kitapları yakmışlardı. Devlet binalarını, müzeleri, evleri, alışveriş merkezlerini ele geçiren Garibeler, dini yapıları ele geçirememişlerdi. Bu yüzden, kendileri yeni ibadet merkezleri inşa etmeye başlamışlardı. Minareye benzer bir kule yapmışlar, tepesine Davut Yıldızı dikmişler, binayı da havraya benzetmişlerdi. Garibeler, insanların birçok değerlerini reddettikleri halde, nedense ibadet etmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Kitapları yaktırmaları ve dini ibadetlerini yerine getiren insanların dini yapılarını sıkı sıkıya korumaları yüzünden nasıl ibadet edeceklerini, neye inanacaklarını kestirememişlerdi. Aydınlanmak için içlerinden en cahil olanları seçip onlara araştırma yapma görevi verdiler. Cahil Garibeler, aramadılar, taramadılar, düşünmediler ve bir sonuca vardılar: Lucifer’e tapacaklardı! Hemen dini yapıları olan Diyalog’un içine bir Lucifer heykeli dikmişlerdi.

 

Kuryasa şehrinin efendisi Angutos, her hafta Salı günü yapılan ibadeti yerine getirmek için mağrur duruşuyla başkanlık binasından çıktı. Omuzlar üstünde Diyalog’a götürüldü. Lucifer’e saygıdan, Diyalog’un bahçesinde yere indirildi. O da mağrur ifadesini bırakmıştı. İçeri girdi. Tüm Garibeler Lucifer heykelinin önünde secdeye kapanmış çıt çıkarmadan duruyorlardı. Garibelerin arasından yürüyüp en öne geçti, o da secdeye kapandı. Ardından ayağa kalktı ve ahalisine döndü. Herkes sırayla gelip ayağını öpmeye başladı. Angutos, bütün evren için kötülük dileklerini sunduktan sonra, tekrar başkanlık binasına yöneldi. Ofisine geldikten sonra, bu sefer daha sakince kapısı çalındı. Gelen Çiftebaş’tı:

 

-Efendim! Maskara geldi.

 

-Gelsin! Neşemizi bulalım.

 

Maskara, her zamanki gibi, yeryüzünde bulabildiği tüm ilginçlikleri bulmuş, Angutos’un ofisine getirmişti. Bir ayı, bir aslan, bir insan, bir ördek, bir karga, bir köpek, bir de kedi getirmişti. Hepsinin boynunda zincir vardı. Angutos’un emriyle ofise getirilen canlıların bir adım önünde yanlarına geçen Maskara, kendine güvendiğini gösteren çakal sırıtışıyla söz girdi:

 

-Efendimiz! Büyüğümüz! Yenilmezimiz! Yenilemeyecek olanımız!

 

Angutos’un gövdesi şiştikçe şişiyordu. Öyle ki, patlayacağını düşündüğü an daha fazla şişmedi. Maskara devam etti:

 

-Şimdi şu ilginçliklere bakmanızı rica edeceğim!

 

Canlılar tüm ilginçliklerini sundular. Gösteri ayıdan başladı, aslanla ve insanla devam etti. Fakat ördekten sonra ofiste bir tek Maskara’nın fark etmediği bir soğukluk oldu. Maskara tekrar söze girdi:

 

-Gördüğünüz gibi efendim! “Lucifer” diyen ayı, “Angutos” diyen aslan, düşünüp sorgulayan insan, “vak vak” diyen ördek, “gak gak” diyen karga, “hav hav” diyen köpek ve “miyav miyav” diyen bir kedi!

 

Bir an kendi de dumur oldu. Anlamsız bakışlarla önce yere, sonra etraftakilere baktı. Öfkelendi:

 

-Ne?! Nasıl?! Ne demek “gak gak” diyen karga, “vak vak” diyen ördek! Bu nasıl olur! Efendim, beni bağışlayın, bunların cezasını ben keseyim.

 

Angutos’un suratı asılmıştı. Bugün bir şeyler ters gidiyordu. 50 yıldır, âmâya, dilsize dar ettiği, şerefsizce yürüttüğü bu efendiliğinin yine sarsılacağını hissediyordu. Yanılmamayı, “ben demiştim” demeyi seviyordu. Ama… Ama bu sefer, yanılmak istedi. İlk defa… Evet, ilk defa yanılmak istedi. Bunu fark edince de ilk defa kendinden nefret etti. Neler oluyordu? Ben demiştim demeyi nasıl istemezdi? Hepsinden öte, nasıl kendinden nefret edebilmişti? Olacak iş değildi. O, kapkaranlık iç dünyasında bunları düşünürken, yine bir ilk olmuştu. Kapısı çalınmadan içeri biri girmişti. Bu gelen, en sadık adamı, General Papyon idi. O da timsah başlı, insan gövdeli idi. Başları değil ama gövdeleri, Angutos’la birbirlerine güven veriyordu. Zaten dünyada birbirlerine güven duyan tek Garibeler onlardı. Ümitsizce birbirlerine baktılar. Neden sonra Papyon söze girdi:

 

-Efendim… Hani şu, Ötüken şehrini kuranlar var ya… Yemyeşil ormanları olan, ırmakları şarıl şarıl akan, ak evlerin, yiğit erkeklerin, sadık kadınların, edepli çocukların, bilge yaşlıların yaşadığı diyarın sahipleri…

 

-Evet…

 

-Hani şu, ülkelerinin etrafını demirden dağlarla çevirdiğimiz Türkler…

 

-Evet…

 

-Demir dağı eritmişler efendim.

 

Angutos yine yanılmamıştı. Fakat ilk defa olarak “ben demiştim” diyemiyordu. Zorladı kendini… Fakat “ben demiştim” demeyi anlamsız buldu. Vücuduyla hep övünmüştü. Ama ilk defa, “keşke kafam kuş kafası değil, gövdem kuş gövdesi olsaydı” dedi. “Uçar, kaçar, kurtulurdum”. Sonra, atlı Türkler aklına geldi. Ellerinin üstünde bürküt olanlar… “Kaçış yok” dedi.

 

Saltanatının sonu geliyordu. Son kez pencereden dışarı baktı. Bu kez bulutların dağılmaya başladığını fark etti, mavi gökyüzü besbelliydi artık… Saltanatının sonu gelmişti.

 

-SON-

28.3.2016

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone