Hindistan’da Türk Hakimiyeti Dönemi-1

yusufhanguzelsoy

Şanlı Türk tarihinin Ön-Türk dönemi gibi, Memlûk dönemi gibi ihmal edilen dönemlerinden birisi de, Hindistan’da Türk hâkimiyetinin yaşandığı dönemdir. Bu dönemin ihmal edilmesi, gözlerden kaçması önemsiz bir şey değildir. Türk tarihinin en parlak dönemlerinden birisini karartmak, Türk evlâtlarının düşmemesi gereken bir hatadır.

***

Türklerin Hindistan’a müdahaleleri, Delhi Sultanlığı kurulana kadar sıkça gerçekleşmiştir. Fakat bu dönemdeki Türk etkisi, “dış müdahale”den öteye gitmemektedir. Bu dışarıdan müdahalelerin en önemlisi, 17 sefer ile Gazneli Mahmut döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde Türkler, Hindistan’a dışarıdan etki etmiş, orada bir yönetim düzeni kurmamıştır.

Bu düzenin temeli, Delhi Sultanlığını kuran Komutan Aybeg ile atılmıştır.  Aybeg; Hindistan ordusunda bulunan, parayla satılmış kölelerden ya da kendi isteği ile bu coğrafyaya gelip paralı asker olmuş büyük bir birliğin komutanı idi. Aybeg’in tam adı “Kutbettin Aybeg”tir.

Arabistan yarımadasında hüküm süren Abbasi devletinin zenginlerine ya da yöneticilerine köle olarak satılan; ama daha sonra Abbasileri kontrol altına alan Türkler ile çoğunluğunu köle olarak satılan askerlerin oluşturduğu birliğe komuta eden, muhtemelen kendisi de köle olarak satılmış Aybeg’in Hindistan’ı kontrol altına alması ne kadar benziyor değil mi?

Hindistan ve Arabistan yarımadasında ayrı devletler değil, devletlere hakim olup “Türk hiyerarşisi” kurduğumuzu unutmayalım.

***

Aybeg’in saltanatı, kendisinden sonra gelecek Delhi Türk sultanları gibi kısa sürmüştür. Aybeg – yaşlılıktan olsa gerektir – yerini damadı olan İl-Tutmuş ( ya da İl-Tutmış)a bırakmıştır. İl-Tutmuş; Aybeg’in bıraktığı hiyerarşi kurma görevini devralmış ve yerini kızı Raziye Sultan’a bırakana kadar sürdürmüştür. İl-Tutmuş, sultanlığı kızına bırakmakta haklıydı. Çünkü; Raziye Sultan oldukça yetenekli ve etkileyici biriydi. Maalesef saltanatının 4.yılını dolduramadan bir Hint milliyetçisi tarafından öldürülmüştür.

***

Tarihimizin ilgi çekici olmasına karşın pek bilinmeyen şahsiyetlerinden birisi de, “Soylu Balban” adındaki Türk’tür. Bu Türk gerçekten soyluydu. Türkistanlı olan ailesinin soyu, muhtemelen Karahanlı ya da Göktürk dönemine kadar gidiyor olsa gerekti. Zira adının Türkçe olması, çocuğunun adını Türkçe koyması ve Türk töresine tabi olması bu ihtimali güçlendiriyor.

Balban da Hindistan’a köle olarak satılan Türklerdendir. Muhtemelen ticaret yapan kervanı korurken ya da yurdu için savaşırken esir düşmüştür. Tabi neticede ataları gibi yükselmiş; önce devlet yöneticisi olmuş, ardında da Hindistan’a hükümdar olmuştur!

Balban; Babür imparatorluğunun güdeceği birleşik Hindistan politikasının temelini atmıştır diyebiliriz. Hindistan’ın doğusuna yönelmiş ve Bengal körfezine kadar olan bölgelere başarılı müdahalelerde bulunmuştur. 1287 yılında vefat eden Balban, arkasında büyük bir isim ve ilginç bir yaşam bırakmıştır. Bu arada belirtmekte fayda vardır. Balban; saltanatının son 7 yılında hükümdar değildir. Hükümdarlığı, oğlu Buğra’ya bırakmıştır.

Buğra Han; Türk töresini, Türk gelenek ve göreneklerini yaşatmaya devam etmiştir. Buğra Han’ın Türk töresine bağlılığı ve eski Türk dininden esintileri Hindistan’a taşıması, Babür devletinden “Ekber Şah”ın din-i İlahi anlayışına etki etmiş olabilir. Çünkü, biliniyor ki, Ekber Şah’ın din-i İlahisi, eski Türk dininin Hindistan versiyonundan başka bir şey değildir!

***

Delhi Türk Sultanlığı, gerçek manada Türk hiyerarşisinin sağlandığı bir dönemdir. Türk devlet yöneticileri, soylu Hintlilerle bile evlenmemişlerdir. Türk boyları arasında evlilik fazla görünmez. Buna karşın Hindistan’a göç zor olduğundan yeterli Türk nüfus desteği alamayan yöneticiler, farklı Türk boylarıyla bile olsa evlenmeye razı gelmişlerdir.

Hindistan iklimi yalnızca askeri seferleri değil, sanatı da, göçleri de etkilemiştir. Türkler, Hindistan’da parlak bir Sultanlık kurmuş; ancak bu Sultanlık Türk ile beslenemeyince Hintlilere kalmıştır.

Hindistan’daki ilk İslami eserler de, Türkler tarafından yaptırılmıştır.

***

Hindistan’daki Türk hakimiyetinden bahsedince, Babür devletinden söz etmemek olmaz. Babür imparatorluğu, döneminde zenginliğin, sanatın, edebiyatın, gücün simgei olmuştur. Askeri alanda ilerleme, politika ve medeniyet alanında ilerleme ile de desteklenmiştir. “1876’da, İngiltere kraliçesi Victoria kendisini Hindistan imparatoru ilan ettiğinde başına koyduğu taç, Babürlülerin son hükümdarı 2.Bahadır Şah’ın başından 18 yıl önce düşen taçtır.” Jean Paul Roux

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere batı dünyası, yine büyük bir medeniyeti zorbalıkla ele geçirmiş ve zenginliklerin üzerine konmuştu! Yine Delhi Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu döneminde de görüleceği üzere medeniyet inşa etmek de Türklerin işiydi!

***

Babür İmparatorluğu, adını yiğit Babür Şah’tan alır. Babür; Timur ve Cengiz gibi iki büyük şahsiyetin torunudur. Dolayısıyla, döneminde – en doğal hakkı olarak – Cengiz devletinin mirasçısıdır. Eğer bir Türk olarak o dönemde yaşasa idim, mirası devralması için bütün varlığımla Babür’ün destekçisi olurdum.

Babür’ün gücü, Hint kaynaklarında “Tanrılaştırılmış” diyebiliriz. O, büyük bir savaş ile kültür medeniyetinin kurucusudur. Yiğittir, güçlüdür, etkileyicidir, hele ki Hintlilerin gözünde yenilmezdir. Büyük bir avcı, iyi bir yüzü, harika bir edebiyatçıdır. Yabancı tarihçilerin de anlattığına göre işte Babür, böyle önemli bir karakterdi. Ancak maalesef Babür de, Balban gibi ismi pek anılmayan Türk yiğitleri arasındadır.

Babür’den sonra yerine oğlu Hûmayûn geçmiştir. Devlet yönetimine ilgisiz, askeri alanla hükümdar olana kadar fazla ilgili olmayan Hûmayûn, tahtını bir süre Afganlılara kaptırsa da, İmparatorluğu geri almasını bilmiştir. Buna rağmen artık iş işten geçmiştir. Hûmayûn, İmparatorluğu ele geçirdikten kısa bir süre sonra ölür. Yerine oğlu Ekber geçer.

Diyebiliriz ki Ekber Şah, babasının bütün hatalarını telafi ettiği bir “başarı” idi! Hûmayûn belki Türk şahsiyetleri arasında biraz zayıf kalıyordu; ama oğlu Ekber Şah, bu zayıflığı telafi etmiştir.

Ekber Şah; Hindistan’daki Türk yöneticileri arasında dine en ilgili olan hükümdardı. Bu ilgi, asla boş bir ilgi değildi. Tamamen “toplumsal” nitelikte olan ilgi, Hindistan’ın görülmemiş bir İmparatorluğa sahip olmasını sağlamıştır. Hindistan’da ve Afganistan’da çok sayıda ilginç evlilik gerçekleşir. Bu evliliklerden bir örnek verecek olursak, hayvanlarla evlenmeyi de sayabiliriz. İşte bu evliliklerden en yaygın olanı çok küçük yaşta evlendirilme idi. Ekber Şah, bu evlilikleri sonlandırmıştır. Müslüman olmayanların ödediği “haraç” vergisi de, Ekber Şah tarafından kaldırılmıştır.

Bu dönemde Hindistan’ın zenginliği, Avrupa’yı geride bırakmış ve “efsanevi” boyutlara ulaşmıştır.

Ekber Şah; biraz da Hazar devletini hatırlatır. Hazarların eşitlik ve hoşgörü felsefesindeki samimiyetine ve politikalarına, Osmanlı dahi ulaşamamıştır. Hazarların yöneticilerinin sofraları, her dinden insanla doluydu. Ekber Şah’ın da öyle…

Düzenli “din” tartışmaları, en bilinmeyen dinlerin bile temsilcilerinin Ekber Şah tarafından sofralara davet edilmesi, Ekber Şah üzerindeki Türk gelenek ve göreneklerinin etkisi, yeni bir “din” olarak sayılabilecek “Din-i İlahi”nin doğmasına neden olmuştur. Tabi bu din, Tengricilik anlayışının Hindistan harmanlamasından başka bir şey olmadığı kesindir.

Ekber Şah döneminde gösterilen medeni gelişme, askeri ilerleme, evrensel politikalar ve yine uluslararası ilgi, ekonomik zenginlik, çok ama çok ilgi çekicidir. Bugün Hindistan, “İngiliz” olmadan – üstelik İngilizce konuştuğu halde – İngiliz olmadan yaşıyorsa, bu durumu Hindistan Türk hakimiyeti dönemlerine borçludur…

Bu büyük Türk, 1605 yılında vefat etmiştir…

***

Ekber’den sonra başa geçen Cihangir’in iki amacı vardı: İlki, Hindistan’ı birleştirme çabası. İkincisi, Babür Şah’ın da rüyası olan Orta Asya fethi.

O yüzyılda denilebilir ki, Osmanlı da Orta Asya’ya ilgi duymuş ve özellikle 1605’ten sonra Orta Asya’daki Türkler ile bağlantı kurmak için çeşitli projeler tasarlamıştır. Bu dönem Osmanlının duraklama dönemi olarak da kabul edilir. Bu sebeple ve birkaç Türk kanı taşımayan yöneticinin de ihmalkârlığı sebebi ile proje gerçekleşmemiştir.

Eğer Osmanlı devleti ve Babür devleti duraklama dönemlerinde veya gelişme dönemlerinde birbirlerinin zenginliklerinden faydalanabilseler, ittifak oluşturabilselerdi, düşüş bu kadar kolay olmayabilirdi. Batının ve doğunun zengini iki Türk devleti…

Neticede, sadece Osmanlı devleti değil, Babür devleti de Orta Asya politikasında yeteri kadar amacına ulaşamamıştır. Cihangir’in tahta çıktığı ilk dönem, Hindistan’daki Türk hakimiyetinin başarısının daha da arttırdığı dönemdir. Cihangir, adından da anlaşılabileceği gibi kendisine güvenen, kudretli bir adamdı. Bu başarılar tesadüf olamazdı.

Kaşgarlı Mahmut’un “Tanrı Türkleri dünyaya hakim olsun diye yarattı” anlayışına çok uygun bir anlayışa sahip olan Cihangir, kendi anılarında, “Türk kralları, evrenin hakimidir” der. Cihangir döneminde savaşlar çok fazla kendini göstermese de, Ekber’in din politikalarını beğenmeyenlerin bozmaya gayret ettiği dini bütünlüğü sağlamlaştırmıştır.

Asıl savaşlar, Şah Cihan döneminde olmuştur…

Eşi Mümtaz Mahal için “Tac Mahal” gibi olağanüstü bir eser yaptıran Şah Cihan, hiçbir şey yapmasaydı bile sadece bu eseriyle de tarihe imzasını atmış olacaktı.

Şah Cihan; ilk aşamada Hıristiyanlara güvenmediğinden olsa gerektir, Portekizliler ile savaşı sırasında çok sayıda Hıristiyan öldürmüştür. Bununla beraber Hindulara karşı uygulanan politika da pek farklı olmamıştır.

Sonraki dönemler ise eski Türk devletlerini hatırlatır: seferler, fetihler, şölenler!

Şah Cihan dönemi duraklama dönemi sayılabilir. Her ne kadar başarı elde etse de, bu başarılar, önceden kazanılan gücün “gereksiz” getirilerinden başka bir şey olmamış; üstelik Babürlüler toprak kaybetmeye başlamıştır. Şah Cihan’a son darbe vurulur: Canından çok sevdiği 19 yıllık eşi Mümtaz Mahal, hayatını kaybeder…

Şah Cihan bundan sonra bunalıma girer. Pek çok yurttan getirilen bilgeler, doktorlar ve daha fazlası Şah Cihan’ı kendine getiremez. Tam da bu dönemde olmaması gereken şeyler olur. Toprak kaybı çöküşünün ilk belirtisidir; prensler arası çatışma ise gittikçe sonu hazırlamaya başlamıştır. Bu olayların sonunda kendisinden ümit kesilen Şah Cihan, tahttan indirilir.

Şah Cihan’ı kim tahttan indirmiştir? Yalnızca prensler mi? Yoksa prenslerin arkasında olan ve gayrı Türk unsurlardan oluşan güçler mi? Şah Cihan’dan sonra Türk hiyerarşisinin sonu gelmeye başladığı için, mutlak bir biçimde olmasa bile, gayrı Türk unsurların yönetime karıştığını düşünebiliriz.

***

Kısaca sanattan da bahsetmek gerekir. Daha önce yazdığım gibi Hindistan’daki ilk İslam eserleri Türkler tarafından yapılmıştır. Kuvvet-ül İslam camii, Ecmir Ulu camii gibi camiler başyapıt sayılır.

Babür Şah’ın sanat alanlarına olan ilgisi şaşırtıcı boyutta ileridir. Anlayışı da ileri bir anlayıştır. Mektubundaki üslup harikadır…

Ayrıca Babür’ün mektuplarında, düşmanları ile savaşmadan önce şöyle yazdığı bilinir: “Türklerle savaşmayın! Bilmez misiniz savaş alanındaki yeteneklerimizi?”

***

Bu dönem büyük bir dönemdir, unutulmayacak bir dönemdir. En güçlü olduğu dönemde Hintlileşmemiş, Türk töresini, gelenek ve göreneklerini korumuştur. İlgi alanları ve yiğitlikleri açısından Osmanlı padişahları ile aralarında büyük benzerlikler vardır. Zaten geçtiğimiz yüzyılda Osmanlı hanedanına mensup bir Padişah kızı ile Babür’ün soyundan gelen bir prens evlilik yapmıştır…

Türk tarihinin hiçbir dönemi görmezden gelinmemeli ve her bir anına bile sahip çıkılmalıdır. Türk milletini ülküde birliğe götürecek olan, Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınması olacaktır…

5 Mart 2011

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone