Hüseyin Utku

sehit-24

Gerçek anne çocuğunun varlığını rahminde ilk andan itibaren hep hissedermiş. Bir an için herkes anne olsun. Çok sevdiğiniz, uğruna kilometrelerce uzakta annenizi, babanızı, gençliğinizi bıraktığınız eşinizle memleketin ücra ve asla istenmeyen bir bölgesine gidiyorsunuz. O kadar çok seviyorsunuz ki onun peşinden ömrünüz boyunca sürgün hayatı yaşamayı kabul ediyorsunuz. Bu zulüm her günün ardından akşam saatlerinde, her nöbetin ardından sabah saatlerinde eşiniz yuvanıza döndüğü sürece zulüm olmaktan çıkıyor. Aslında onu görünce unutuveriyorsunuz sıkıntılarınızı. Tedirgin duygularınız yerini mutluluğa bırakıyor. Her gün aynı duygu karmaşasını yaşıyorsunuz. Bir süre sonra bu sizde alışkanlık haline geliyor, alışıyorsunuz.

Birde bakmışsınız bir gün bir şeyler hissediyorsunuz. Güne farklı uyanıyorsunuz. Sanki içinizde bir siz daha var. Manevi ağırlığını hissediyorsunuz bu farklılığın. Kısa bir süre sonra bu değişiklikleri anlıyorsunuz, hamilesiniz. Uğruna canınızı tehlikeye attığınız biricik eşinize ve size ait olan minicik bir şey bedeninizde can buluyor.

Bunun mutluluğuyla her yeni güne farklı uyanıyorsunuz. Ama bununla birlikte tedirginliğiniz de artıyor. Saatinize daha sık bakıyorsunuz, pencereden eşinizin gelmesini daha bir heyecanla bekliyorsunuz. O nöbette olduğu zamanlar daha zor uyuyorsunuz. Kapıdan çıkarken bildiğiniz bütün duaları onun arkasından okuyorsunuz…

Artık yalnız değilsiniz…

Aslanlar gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirdiniz. Adını Hüseyin Utku koydunuz. Hüseyin eşinizin babasının adı, Utku ise sizin genç kızlığınızdan beri beğendiğiniz, oğlum olursa ismi Utku olsun diye yıllar öncesinden belirlediğiniz bir isim.

Oğlunuz büyüyor… Her günü ayrı bir olay, her dakikası ayrı bir komiklik. Artık eşinizde işten olabildiğince erken gelmeye, yolda falan oyalanmamaya çalışıyor. Yıllardır hayalini kurduğu oğluyla olabildiğince vakit geçirmeye, uyanık olduğu saatleri kaçırmamaya çalışıyor. Onlar bir köşede gülüşüyorlar, eşiniz bir yandan oğlunuzun altını değiştiriyor. Sizde kapıya yaslanmış, karşıdan hayatınıza bakıyorsunuz. Yüzünüzde bir tebessüm kocanızın düştüğü durumu, çıkardığı değişik seslerle oğlunuzu güldürmeye çalıştığını görüyorsunuz…. Allahım diyorsunuz çoğu zaman onları bana bağışla…

Bir gün bir haber geliyor. PKK’lı teröristler ilçe merkezinde polis arabasına ateş açtı iki şehit… Dünyanız başınıza yıkılıyor. Nefes almaya çalışıyorsunuz bir yandan da “Allahım nolur Ahmet olmasın, Allahım nolur o olmasın, sen onu bana oğlumuza bağışla nolur Rabbim…”

Bir yandan akrabalarınız arıyor, açmak istemiyorsunuz. Daha kendinize laf anlatacak, nefes alacak haliniz yokken insanlara laf anlatmamak için telefonları açmıyorsunuz. Tüm enerjinizle oğlunuza sarılmış bir vaziyette bir gözünüz televizyonda, diğer gözünüz telefonda. Lanet olası televizyonlar son dakika olarak sadece bir kaç tanesi bir kere altyazı geçmişti o kadar. Siz canınız burnunuzda eşinizden haber beklerken, eşiniz bu insanların güvenliği için kelle koltukta görev yaparken bu insan demeye bin şahit isteyen nankör kalabalığın hiç birinin umrunda değil kocanız.

Neyse telefon çalıyor, arayan Ahmet. Allahım nolur diyerek besmele çekiyorsunuz “Ahmet!” diye açıyorsunuz telefonu. “Betül ben iyiyim, Ramazan ile Selim şehit oldular. Operasyona çıkıyoruz merak etme akşam bekleme.” diyor ve telefonu kapatıyor. Ramazan yeni gelmişti ama Selim’i tanıyordunuz. Genç bir çocuktu, mesleğinin ikinci yılındaydı. Nişanlıydı… Acı bir sevinç kaplıyor içinizi… Utanıyorsunuz bu yüzden ama yapacak bir şey yok.

Kucağınızda Utku parmağını emerek masum masum size bakıyor, öpüyorsunuz onu, cennet kokusunu içinize çekerek…

Sabaha karşı 5’te eşiniz geliyor eve. Mahvolmuş, bitkin, üzgün, yorgun, kaygılı… “Yarın tören var. Arkadaşları memleketlerine uğurlayacağız…” diyor. Elini tutuyorsunuz, bilinçsizce ona manevi destek oluyorsunuz. “Allah şehadetlerini kabul etsin, ailelerine sabır versin.” diyorsunuz. Eşiniz “vatan sağ olsun” diyor…

Günleriniz böyle geçip gidiyor. Adı batasıca Diyarbakır’da çocuğunuzla birlikte 5 yıl geçirmişsiniz. Her gün aynı korku, aynı telaş… Hele 7 Haziran’dan beri bir yıldır verilen şehidin haddi hesabı yok. Diyarbakır’da şehitsiz geçen en fazla beş gün olmuş. Arkadaşlarınızın eşleri, kocanızın devriye arkadaşları, yeni görevlendirilen çocuk yaşta memurlar, sokakta sizi gördüğünde elinizdeki torbalara sarılıp “yenge dur yardım edeyim” diyen genç polisler, taze nişanlılar, yeni evliler…

Yüreğiniz kanamaktan nasır bağlamış ama yapacak bir şey yok… Hep böyle devam edecek değil ya…

Sonunda tayin vaktiniz geliyor. Buradan kurtulmaya, her şeyi geride bırakmaya çok az kaldı. İçiniz içinize sığmıyor. Utku için çok endişe ediyordunuz “bari ilkokula yeni görev yerimizde başlasa” diyordunuz ve bu sonunda oluyor. Oğlunuzu güvenli bir şekilde okula gönderebileceğiniz, kocanızın emniyetinden emin olduğunuz bir yere gidebilme hakkınız doğuyor. Kocanız tayin işlemlerini halletmek için denetleme istasyonuna gidecek ve her şey kısa bir süre sonra sona erecekti. Utku “baba bende geleyim polis arabasına bindir beni” diye tutturmaya başlıyor. Kocanız tabi kıyamıyor “hadi gel bakalım aslan parçası, dönüşte de dondurma alırız” diyor Utku’yu kucağına alıyor.

Utku babasının kucağında şehadete “oleeyyy” diyerek gidiyor. Tatlı ses tonuyla gülümseyerek “bay bay annecim” diyor…

Uğurluyorsunuz… Umutla, sevinçle… Kapıdan çıkarken babasının kucağında size bay bay yapıyor. “Anne ben cennete gidiyorum görüşürüz” dediğini siz her şey olup bittikten sonra anlıyorsunuz…

Aradan biraz vakit geçiyor, mutfakta işlenirken içinizden bir parça kopuyor sanki.

Haber geliyor, Utku babasıyla birlikte şehit oldu…

Koşarken düştüğünde bacağının azıcık kanamasına dayanamadığınız, çorbayı sıcak içince dilinin yanmasına kıyamadığınız, en kızdığınız anlarda bile “annecim” demesiyle bütün ciddiyetinizi alt üst eden oğlunuz içi bomba dolu koca bir kamyonun patlaması sonucu…

Bayılıyorsunuz.

Kendinize gelir gibi olduğunuzda ise al bayrağa sarılı biricik eşinizle, biricik oğlunuzun tabutunu görüyorsunuz. Polisler başlarında hazır ol da.

İki bayan polis kolunuza giriyor, evladınıza doğru yürüyorsunuz. Tüm doğruların, yanlışların, ideolojilerin, siyasetlerin, her türlü dünyevi şeyin bittiği bir an. Oğlunuzun tabutuna bakıyorsunuz. Bütün göz yaşlarınızı orada boşaltırken “İkisini bir koyun ne olur, benim yavrum korkar, korkar benim kuzum annesiz” diye feryat ediyorsunuz…

Sonra birileri çıkıyor ve “biz kardeşiz” diyorlar…

Kardeşliğinizde, siyasetinizde, kirli oyunlarınızda yerin dibine batsın!

Utku’lara, Ahmet polislere, Betül yengelere bunu yapanları, buna göz yumanları kahret Allah’ım!

Ya da bize fırsat ver.

 

Yusuf DÜZGÖREN

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone