İstanbul’da Köktürk Yazılı Hatıra

YusufhanGuzelsoy

Tarihimiz, dilimiz, edebiyatımız, kültürümüz, sosyolojik yapımız ve dahi bize dair pek çok konu ya yanlış bilinen ya da hiç bilinmeyen meselelerle doludur. Mesela bu eğitim sistemi, Köktürklerin mühim hatıralar ve uyarı olarak bize bıraktıkları, bazı Batılıların “Sezar’ın Nutuk’undan daha üstün dile sahip…” dediği Orhun abidelerinin nerede olduğunu Türk çocuklarına ne kadar öğretebiliyor? Dahası Orhun abidelerinin ne olduğunu, ne anlama geldiğini, neler yazdığını ne kadar öğretebiliyor?

Sıfır çaba, yanlış eğitim programı ve tabi ki siyasi görüşüne göre her hocanın farklı bir çalışma yapması… İşte bunlar yüzünden hiçbir şeyi olması gerektiği gibi öğrenemiyoruz. “İslam’dan önceki Türk tarihi gereksiz.” diyerek hiç o konulara değinme ihtiyacı bile hissetmeyen sözde öğretmenlere de tanık oldum. Siyasal İslam’ın peşinde Emevi hayranlığı güden bu tipleri kim yetiştirdi? Devlet mi? Cemaatler mi?

Cevabı biliyorsunuz.

Bugün dünyada birçok insan Türk yazısını ısrarla “runik” adıyla anmaya çalışıyor. Runik kelimesi, “gizli” manasına gelen “run” kökünden gelmektedir. Güya dünyanın çeşitli yerlerinde bu yazıyla yazılmış yazıtlar olduğundan, bu yazının da menşei belli değilmiş! Ona Türk yazısı diyemezmişiz!

Öyle bir deriz ki…

Bu yazının Türk yazısı olduğunun ispatı çok kolaydır. Zaten artık bilim dünyası da bu konunun üzerinde fazla durmuyor. Köktürkler bir kere daha galip geliyor. Bizim dilimizde “ok” kelimesi, Köktürk yazısında da ok benzeri bir tamga ile gösterilir. Eski Türk dilinde “ev” manasına gelen “eb” kelimesini karşılayan eb tamgası da, çadır şeklindedir. “At-Ta” tamgası da hem at üstünde kalpaklı bir askere hem de dağa benzemektedir. Eski Türk dilinde dağ kelimesini “ta”, tau” kelimeleri karşılar. Yine “el” kelimesini karşılayan “el” tamgası da iki yana açılmış kol biçimindedir. Kısacası Türk dilindeki kelimeler, çoğu Köktürk tamgasının tek başına gösterilmesiyle de ifade edilebilir.

Hala buna gizli diyen kördür. Türk düşmanlığı gözünü kör etmiştir.

Köktürk yazıtları bulunduğu zaman, bölgeye gelen Fin heyeti atalarının mirasını bulduğu umuduyla koşa koşa gelmişti. Bu heyet ilk aşamada yazıyı çözememiş, fakat kopyalarını alarak Finlandiya’ya geri dönmüştü. Bu yazıtların Batılılara ait olduğu umuduyla gelen kim varsa, sonraki dönemlerde yazıtlarda “Türk” ve “Tengri” gibi kelimeler çözülünce Orhun Vadisine geldikleri hızdan daha büyük bir hızla geri adım attı, çalışmalardan çekildi. Gelenlerin pek çoğu yazıtların Yunan, Roma veya Kelt menşeili olduğunu düşünüyordu.

Fin heyetinin abidelere ilgisi veya yazıtların Danimarkalı bir bilim insanı olan Thomsen tarafından çözülmesi bir tesadüf değildir. Hatta Thomsen yazıtları büyük bir alim olduğu için filan da çözmemiştir. Çünkü hem Baltık coğrafyasında o yazıyla yazılmış kitabeler vardı hem de Avrupa’da unuttuğumuz ya da varlıklarından uzun süre haberdar bile olmadığımız Sekel soydaşlarımız yaşamaktaydı. 15. ve 16. yüzyıllara ait kaynaklarda, Sekellerin “İskit” veya “Hun” olarak adlandırılan ayrı bir yazıya sahip oldukları kaydedilmişti. Bu nedenledir ki Batı dünyası zaten bu yazıya aşinaydı. Sadece bazı gerçeklerin üstünü örtbas etmeye çalışıyordu. Zira Batılılara göre biz Türkler barbardık, kendileri medeni…

Tarihçi İbn Arabşah, 15. yüzyılda yazdığı “Acaibü’l-Makdur fi Nevaib-i Teymur” adlı eserinde, Köktürk yazısını gördüğünü yazmakla kalmıyor, yazıya dair bilgiler de veriyor:

“Çin’de onların dulbercin diye adlandırılan yazıları vardır. Be gördüm, 41 harfi var. Çokluğunun sebebi şudur ki onlar kalın ve inceleri ayıran işaretleri harf saymaktadırlar. Neticede ilaveler ve ek harfler ortaya çıkmıştır.”

Bu yazı hakkında sıfır malumat vardıysa, İbn Arabşah, kalın ve ince harfleri nasıl tespit ediyor? Neyin ilave, neyin ekleme olduğunu nasıl biliyor da 41 harf sayılmasının sebebini bunlara bağlıyor? 41 harfi neye göre fazla buluyor?

Bunların cevabı da şimdilik “muamma” sayılıyor. Şimdilik…

Sekel soydaşlarımız, Yavuz Sultan Selim devrinde bize İstanbul Çemberlitaş’taki Elçi Hanı’nda Köktürk yazısıyla bir hatıra bırakmış, ne yazık ki bu hatıranın bırakıldığı han 1865 yılında çıkan bir yangın sonrası yanmış ve bu aziz hatıra da kaybolmuştur.

Aslında bu konuda şüphelerim olduğunu gizleyemem. Sözde medeniyetin savaşçıları olan Batılılar, sizce boşuna mı İndiana Jones adında bir kahraman türettiler? İndiana Jones, aslında hırsız değil midir? Batılı birçok arkeolog veya maceraperest, Çin’den Türkiye’ye kadar bütün Türk yurtlarını adeta yağma etmiş ve eline geçeni de satmak yahut saklamak maksatlı olarak ülkesine kaçırmıştır. İndiana Jones, bunları perdelemek için oluşturulmuş bir karakterdir, hırsız oğlu hırsızdır! Bu nedenle bu yangından şüpheliyim. Bu aziz hatıranın bir yerlerde saklanıyor olduğunu ve bir gün tekrar Avrupa’ya girmiş Türk askerlerinin bu ve diğer hatıraları geri aldığını hayal etmek bile güzeldir.

Bu sıkıntılarda bizim de suç ve hata payımız vardır. Bu suç ve hata da tarih yapmaktan kaynaklanmaktadır. Biz tarih yapmaktan tarih yazmaya fırsat bulamamışız. Orhun abidelerinde bile atamız, “İnsanoğlu yaratıldı, onlara atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan hükümdar oldu!” diyor. Peki ya öncesi? Öncesini ise hep törenin anlatıcısı ve yayıcısı olan bilgeler bilmiş… Mesela Kaşgarlı olmasaydı muhtemelen Afrasiyab’ın “Alp Er Tunga” atamız olduğunu bilemeyecektik.

Konumuza dönelim…

Çağımızın en büyük Türkologlarından Ahmet Bican Ercilasun hocamız, “Türk Dili Tarihi” isimli kitabının 145.sayfasında Sekel yazısı ve İstanbul’daki Köktürk hatırasıyla ilgili bilgi veriyor. Ben aktardım, sizin de üşenmeden okuyacağınıza şüphem yok.

“Sekel Yazısı

Köktürk yazısından alınmış bir yazı Sekeller tarafından 17. yüzyıla kadar Macarca için de kullanılmıştır. Sekeller, Romanya’nın Erdel (Transilvanya) bölgesinde oturan Macarlaşmış Avar (?) Türkleridir. Eski kaynaklarda Atilla Hunlarından inmiş kabul edilirler.

Sekellerin ayrı bir yazısı olduğu 13. yüzyıldan beri kaynaklarda zikredilmektedir. 15. yüzyıl kaynaklarında Sekel yazısından ‘İskit harfleri’, 16. yüzyıl kaynaklarında ise ‘İskit’ ve ‘Hun’ olarak bahsedilir. Hepsinde de yazının tahta çubuklara çentilerek yazıldığı ifade edilir. Sağdan sola yazıldığı ve az harfle çok anlam ifade edildiği de kayıtlar arasındadır.

1598’de Thelegdi Janos adlı bir Sekel ‘Hun harfleri’ dediği Sekel yazısı hakkında bilgi veren altı sahifelik bir eser yazmıştır. ‘Hunların Eski Dilinin Rudimentası (Temeli)’ adını taşıyan eserde Sekel harflerinin sayısı ve adları, telaffuzları, bazı imla kuralları ve kısaltmaları hakkında bilgi verilir. Thelegdi’nin yazdığına göre Sekellerin 32 harfi vardır ve bunlar a, eb, ecs, ed, e, ef… harfleridir. Thelegdi’nin eseri birkaç nüsha halinde kalmış; ancak 18. yüzyılda bilim dünyası eserden haberdar olmuştur.

Sekel harflerini içine alan başka yazmalar da bulunduğu gibi çeşitli yazıtlar da vardır. Bunlardan biri İstanbul yazıtıdır.

İstanbul yazıtı Çemberlitaş’taki Elçi Hanı duvarının taşlarından biri üzerinde bulunmuştur. Sekel harfleriyle Macarca olarak yazılmış olan metnin tercümesi şöyledir: ‘Bin beş yüz on beş senesinde bunu yazdılar. Kral Laslo’nun beş sefirini burada beklettiler. Bilayi Barlabaş iki sene burada idi… Hükümdar; Kedeyi Sekel Tamaş bunu yazdı. Hükümdar Selim Beğ buraya yüz at ile koydu.’

‘Selim Beğ’, Yavuz Sultan Selimdir. Bilayi Barlabaş başkanlığındaki Macar elçilik heyetini Yavuz Sultan Selim 1512’den 1518’e dek Çemberlitaş’taki Elçi Hanı’nda bekletmiş; bu arada Çaldıran ve Mısır seferlerine götürmüş, sonra ülkelerine göndermiştir. İşte bu bekleme sırasında, 1515’te, bir Sekel olduğu anlaşılan Kedeyi Sekel Tamaş, taş üzerine bu yazıyı yazmıştır.

Elçi Hanı 1865 yılında yandığı için bu taş maalesef bugün yoktur. Ancak Köktürk yazısından çıkmış Sekel yazılı bir taşın 1515-1865 arasında 350 yıl Çemberlitaş’taki Elçi Hanı’nda bulunduğu kesindir. Bir başka Macar 1553’te Kanuni Sultan Süleyman nezdine gelmiş, aynı handa kalmış ve bu heyet içinde bulunan Dernschwam, Sekel yazılı taşı görerek kaydetmiştir. 1563 yılında yazdığı bir esere İstanbul yazıtının kopyasını da koyan Dernshwam’ın bu kaydı Alman bilgini Babinger’in dikkatini çekmiş ve böylece 1910’larda bilim dünyası İstanbul yazıtından haberdar olmuştur. Bu yazıtın önemi, Macarca için kullanılmış olsa da Köktürk yazısından alınmış bir yazının İstanbul’a kadar ulaştığını göstermesidir.”

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone