İstiklal- Gülşah Çoban (HİKÂYE)

İSTİKLAL

 

Ben Mirza Alp. 1994 yılında Doğu Türkistan’ın Hoten ilinde doğdum. Ben doğduğumda babam Çin zindanlarında son nefesleri veriyormuş. Türk olmanın, Kürşad’ın kanını taşımanın karşılığı ölüm oldu bu topraklarda. Karşılığı Çin zindanları oldu. Yine de nefesler hep dava yolundan ayrılmamış olmanın saadetiyle son buldu. Yine de vazgeçen olmadı. Ben babamın ve ardından anamın can verdiği bu İstiklâl mücadelesinin kucağına doğdum. Ben de davam gibi hem yetim hem öksüz kaldım.

Tutsak Turan yurdundan kopan feryatlardan sadece bir tanesidir bu… İstiklâl aşkıyla dolup taşan bir yüreğin son haykırışları… Bir Turan neferinin son nefesleri…  Doğu Türkistan yıllardır esir, yıllardır yıkık, yıllardır kırık, dökük. Osman Batur ve niceleri o kutlu günü; Turan ateşinin yakılacağı günü bekliyorlar. Bu mâkus kaderi yenmek, zalime baş eğmemek için nice kahramanlar can verdi. Nice yiğitler… Balalarımıza özgür bir gökyüzü bırakabilelim diye… Evimiz yıkıldı, ocağımız söndü, işkenceye uğradık, kurşuna dizildik, idam edildik, zulüm gördük, öz vatanımızda öldürüldük biz. Yüreği Kürşad kadar cesur, başı Tanrı Dağları kadar dik nicelerinin idamına kadar kaldığı, kaybolduğu, işkencede öldüğü o zindanlardayım. Ben burada öldükten sonra kim bilecek? Ne değişecek? Bütün dünyanın utanmadan insanlık haklarından, insan sevgisinden bahsettiği şu devirde 19 yaşımda bu kara zindanda can vereceğim. Ne değişecek? Tam ensemizde katiller nöbet tutarken biz zaten yaşamıyorduk ki…. Bugüne kadar Türk’ten gayrısını dost, kardeş bilmedik. Acımız; Paris’teki bir Fransız’ın bizi anlamaması değil Astana’daki Kazak’ın, İzmir’deki yörüğün bizi anlamaması… Acımız; Urumçi’de kurşuna dizilen altı yaşındaki körpeyi İstanbul’un bilmemesi… Acımız; Karabağ’da Mübariz’in acısı… Tebriz’de Oğuz’un, Kerkük’te Türkmen’in acısı… 

4 aydır görmediğim gökyüzümü özledim. Çinli polisler beni ve arkadaşlarımı tutuklayıp buraya getirdiği gün hep aydınlık olan gökyüzü nasıl da kasvetli, karanlıktı. Sanki gökyüzü bile kahırlanmıştı bize. Köyümü özledim, nehrimin suyunu, bozkırlarımı… Öz anam gibi bildiğim Burla Ece’nin bana Dilşad hatunu anlattığı,  Kürşad’ı anlattığı evime son bir kez daha gitmek isterdim. Gökyüzünü son bir kez daha görmek… Yurdum azad olsun isterdim…. Daha bir sürü şey olsun isterdim. Şimdi kana kana buz gibi su içmek, Deliçay’ı alıp ıssız, uzak düzlüklere dörtnala gitmek isterdim. Ama en çok da azad olmak…

Günlerce gün ışığının bile hücreme girmediği oluyor. Çocukken gözleri görmeyen dedeme “Böyle nasıl yaşıyorsun?” dediğimde “Hayal ediyorum.” derdi. Şimdi ben de zifiri karanlık hücremde hayaller kuruyorum. Özgürlüğü tahayyül ediyorum. Öz toprağımın özgürlüğünü… Hür bir vatanı miras bırakabilmeyi… Hiç doğmayacak çocuklarımı tahayyül ettim. Ad bile koydum onlara. İlkinin ismi İstiklâl olurdu muhakkak. 4 aydır benimle büyüdüler hücremde. Ne varsa aklıma geliyor. Yaşayamadığım, yaşayamayacağım hayatımla ilgili ne varsa… Özgürlük… Saadet… Aile… Öylesine gerçek hayaller ki bunlar kendimi sık sık İstiklâl’le konuşurken bile yakaladığım oldu. Dalıp gittiğim dünyamdan yan hücrelerde işkencede bağıran arkadaşlarımın kırılan kemik seslerinin koridoru doldurmasıyla irkilerek kendime geliyorum. Elektrik verilen, demir sopalarla dövülen, burada türlü işkenceyle öldürdükleri Uygurların çok kez hapisten kaçak olarak gösterildiğine şahit oldum. Yan hücremden sürüklenerek götürülen Uygurların cesetlerinden organlarını alıp sattıklarını kaç kez işittim… Ben burada arkadaşlarımın çığlıklarını duyup kafamı duvarlara çarpa çarpa kahroluyorken bu Çinliler hala nasıl insanlıktan bahseder? Yüzsüzce… Alçakca…

Sırf Kur’an okumayı öğreniyor diye Çinli polisler 6 yaşındaki Ovalbek’i kurşuna dizdiler. Buna kayıtsız kalmaya dayanamayan, ayaklanan Uygurlar tutuklandı. Henüz getirilip konuldular yan hücrelere… Hakkın, hukukun, insanlığın, Tanrı korkusunun kanlara gömülüp kaybolduğu yerdir burası. Ellerine, kollarına çivilerin çakılacağını, elektrikli sopalarla dövüleceğini bile bile son sözü “Türkistan bizimdir. Toprağımızdan defolun.” diye bağıran o gür sesin sessizliğe gömüldüğü yerdir burası.

19 yaşımda bütün varlığımı ebedi Türk yurduna adamaktan müşerrefim. Akan her damla kan ebedi yurdun tapusudur. Artık ben de bu ebediyetin bir parçası olacağım. Atalarımızdan miras kalan bu topraklarda biz de bu onurlu savaşımızı miras bırakıyoruz. Tutsak Turan yurdundan kopan feryatlardan sadece bir tanesidir bu… Uygur Türkleri, kolunda güç, damarında kan bitene kadar direnmeye devam edecektir. Mücadelemiz, Mete Han’ın, Bilge Han’ın toprakları huzur bulana dek devam edecektir! Varlığımız feda olsun, Türk yurdu var olsun.

Bu mektup sırf hayallerimde var edip büyüttüğüm balam, İstiklâl’e…”

21 Eylül 2013

Mirza Alp Yusuf

Qincheng Hapishanesi – Pekin

 

Rutubetten kenarları hafif nemlenmiş kağıda yazdığı bu mektubu katlayıp hücrenin havalandırmaya bakan küçük penceresinin önüne koydu. İdamından sonra o hücreye kimin geleceğini, mektubunu kimin bulup okuyacağını düşünmeden… İçinde çığlık çığlığa bağıran hayallerini yazdı. Özlemi, yokluğu, çaresizliği, tükenmişliği, ölümü… Söyleyeceği daha bir sürü şey, olmasını istediği onca hayal bir hıçkırık gibi boğazında düğümlenmişti. O gece hayal kurduğu, dua ettiği, uykuya yattığı son geceydi. İçini parça parça eden huzursuzluk daha fazlasını yapamamış olmaktı. Daha fazla yaşamak daha fazla mücadele demekti. Yapamadı… Fakat o yine de 19 yaşında hakkı savunarak hakka yürüyor olmanın huzuru ile sabahı bekliyordu. Ölümün o soğuk hissi iliklerine kadar işlemişti. Bu soğuk histen daha kuvvetli olan şey ise iman ettiği, inandığı yolda ölmekti. Kaşgar için, Hoten için ölmekti. İçinde durmadan konuşan bir ses, dışında hayattan ve ölümden öteye bir sessizlik vardı. Hücresinin sessizliği bir ninni ile bozuldu. Bahtınur’un sesiydi. Emin olduğu şey, bu sesi duyduğu an boğazında birikip dolan o kütle patlayıverecekmiş gibi hissetmesiydi. Mirza Alp paslı demir yatağına yatmış gözyaşları içinde sesi dinliyordu. Bahtınur’un o hiç doğmayacak çocuklarına söylediği ninni sesini…

Sabahın erken saatlerinde elleri arkasında kelepçelenmiş 8’i erkek biri kız 9 Uygur hücrelerinden toplanıp hapishanenin uç tarafındaki büyük bahçeye götürülürken hiçbiri kolundan Çinli askerin tutmasına izin vermedi. Yüzlerinde tebessüm, gözlerinde yıllarca dolup biriken acı… Yan yana dizildiler. Sağ dizlerini toprağa vurup selam yolladılar ata toprağına. Mirza Alp kafasını Bahtınur’a çevirdiğinde onun da kendini izlediğini fark etti. İstiklâl sadece hayalde değil gerçekte de olmalıydı. Annesi de şimdi gözlerinin içine baktığı kız olmalıydı. Henüz doldurmadığı yaşının büyültülüp idam edileceği o kız olmalıydı. Ölüme değil yaşamaya başlanmalıydı yan yana. Ah Bahtınur… Bahtı kara Bahtınur… Bir gün o toprakların bu acı kaderi değişecek ve bu körpecik yaşında şehit olanların ruhu şad olacak. Mirza Alp başını gökyüzüne kaldırdı. Gökyüzü ona cevap verir gibiydi. Ona ağlıyor gibi yağıyordu yağmur. Ona yas tutuyor gibi matemliydi rüzgâr. Hafif hafif çiseleyen yağmur sıklaşmaya başlamıştı. Aynı anda atılan dokuz kurşunla bu dokuz ruh ebediyet olup uçtu. Gök yırtılırcasına gürlüyordu. Kürşad’ı uğurlayan yağmurlar onları da uğurlamıştı şüphesiz. Kürşad’ı bilmeyenler bu dokuz kahramanı da bilmeyeceklerdi. Bu dokuzunun ölümüyle dünya ayağa kalkıp insan haklarından bahsetmeyecekti. Bu dokuzunun ölümüyle Türkistan hürriyetine kavuşmayacaktı. Yine de nefesler haklı davanın huzuruyla son buldu. Bir dağ gibi heybetli, gökyüzü gibi vakur, yüzüstü düştü Mirza Alp… Ebediyete öylece karışıp gitti. Belki de en sevdiği türküleri mırıldanarak…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone

Bir Yorum