İTHAM BUDALALIĞI- Yusufhan Güzelsoy

itham

 

Türkçülük-Turancılık davasını kendi fikir zayıflıkları sebebiyle haksız çıkaramayan ve haksız çıkarmanın da mümkün olmadığını bilen, bu davaya kan ve şuur bakımından düşman olanların sığındıkları liman, davayı milletin gözünden düşürebilmek için uydurdukları “ithamlar” limanı olmuştur. Birçok tartışmaların sonunda haksız çıktıkça itham yöneltme çılgınlığı, artık büsbütün aşikar bir biçimde budalalık halini almıştır.

Türkçü-Turancılara yöneltilen budalaca ithamların başında “faşist” iftirası gelir. Aynadaki suratsızlığını görünce aynaya bile faşist ithamı yöneltecek kadar budalaya dönmüş kimseler, insaniyetten dem vurdukları ve sıfır edebi değer, sıfır mantıkla yazdıkları şiir yahut yazılarında, milli değerleri küçümseyen düşünceler öne sürerlerken,  Türkçülük-Turancılık düşüncesini de faşizmle bağdaştırmaya kalkıyorlar. Ortaya koydukları ürünler edebiyat ve mantık bakımından son derece zayıf olsa da, şahsi nefisleri için bu düşünceleri benimsiyormuş görünen “karşı cins avcıları” da az değildir. Bu şuursuzluktan kaynaklanmaktadır. Bir de bu sıfır mantığa körü körüne bağlananlar vardır ki, onların bu bağlılıkları kanı bozukluktan ileri gelmektedir. Bu iki tip insanlar için de yapılacak işlem bellidir: Şuursuza bilinç kazandırmak, kanı bozuğun kökünü kazımak!

Bir kere, faşizm, doğrudan doğruya sömürgeci memleketlerin teşvikiyle, bu sömürgecilerin menfaatlerine ters düşmekte olduğu için, içi boşaltılmış bir kavram haline getirilmiş ve çeşitli yayınlarla da evrensel bir kavram yapılmıştır. Dolayısıyla, faşizm, özellikle Türkiye’de Türkçü fikriyata yöneltilen alakasız bir itham olmuştur. Türkiye’de yedi yirmi dört Amerika’ya sövmekle emperyalizme karşı savaştığını zanneden güruh, Türkçülük düşüncesine olan karşıtlığını, Hollywood yapımı filmler sayesinde bilinçaltına yerleştirilen düşüncelerle beslemektedir. Bu da onları gülünç duruma düşüren sayısız unsurdan bir tanesidir.

Türkçülük düşüncesini ve Turan ülküsünü benimsemiş bir kimse, her şeyden önce, yabancı fikirleri, kültürleri, siyasi ve askeri saldırıları reddetmiş ve bunların karşısına çıkmış demektir. Halbuki kendini “evrenselci” olarak nitelendiren bir kimse, doğal olarak dışarıdan gelen her fikre yatkın demektir ki, bu da bir sosyalistin veya komünistin faşist olma ihtimalinin, Türkçünün faşist olma ihtimalinden daha kuvvetli olduğunu gösterir. Aynı zamanda milli bilinci açık bir kimse, dışa bağımlılığı bitirecek olan milli üretimin en gerekli unsurudur. Oysa bir enternasyonal için aynı durum geçerli değildir. Enternasyonal, sömürgeci memleketlerin sömürü unsurlarının bir ülkeye girişindeki en gerekli unsurudur. Her 1 Mayıs’ta meydanlara çıkan ve birer klon haline gelmiş sözde emekçinin işçinin savunucusu kimseler bunu ispat etmektedirler. Giyim kuşamlarından miting sonrası gittikleri restoranlara kadar her bakımdan, tercih ettikleri her şey milli olmadığı gibi, tercih ettikleri de sömürü ülkelerinin ekonomilerini besleyen en önemli ticari unsurlardır.

Türkçülük, büyük fikir adamları tarafından tanımı yapılmış, çizgisi belirlenmiş bir düşüncedir. Bu düşünce, bir tek alanda uygulanmak üzere sistemleşmemiştir. Muhtevası ırkçılık veya siyasetten ibaret değildir. Türklerin yaşamlarındaki her unsura dair Türkçü bir bakış açısı ortaya konmuştur ve bu bakış açısı, temelinde “Türk’e göre, Türk için, Türk tarafından” mantığıyla zaman kadar hızlı bir biçimde gelişecektir. Kaldı ki, Türkçülüğün siyasi ve ırkçı çizgisi, mantığa ve maneviyata en uygun çizgidir. Türk ırkçılığı, Türk devletinin Türkler tarafından yönetilmesi düşüncesidir. Kafatasçı bir anlayışı olmadığını, rehberimiz Hüseyin Nihal Atsız “ırkçılık birtakım şarlatan maskaraların iddia ettiği gibi kafa ölçmek, kan tahlil etmek, yedi ata saymak ile ilgili değildir” sözleriyle açık bir biçimde ifade etmiştir. Türkçülere göre Türk ırkçılığı, Türklerin soyuna sahip çıkması ve başka milletlere bağlanmaksızın Türklük unsurlarını geliştirmeleri ve devam ettirmeleri açısından birinci ilkedir. Bir millet, maddi-manevi bakımdan güçlü olduğu zamanlarda, elbette bunlardan yoksun milletlere karşı üstün gelecektir. Fakat yine bir millet, maddi-manevi bakımdan güçsüz olduğu zamanlarda, bu unsurlarda üstünlüğe ele geçiren milletlerin gerisinde de kalabilir. Bu bakımdan Türkçüler sağlıklı bir Türk ırkı ister. Çünkü sağlıklı Türk ırkı, ruhen bir özgüven meydana getirir. Bu özgüven toplumsal dayanışmayı sağlar. Toplumsal dayanışmadan da, dünyaya meydan okuyan bir millet meydana gelir. İşte Türkçülerin maksadı, Türk milletini tarihin birçok döneminde olduğu gibi dünyaya önce kafa tutacak, sonra hakim kılacak noktaya getirmektir. Buna karşın, ahmak bir itham budalasının anlamadığı şey de, bu maksadın emperyalistler tarafından bilinmesi ve kendi üstünlüklerini korumak bakımından Türkçülüğü faşizmle bağdaştırmaya çalışmasıdır. Üstelik itham budalaları, bu çabalara en büyük desteği vermektedirler.

Milli üretimi destekleyen, her alanda kendi kimliğini benimseyen ve onu zamana göre belli tarihi ilkelerden taviz vermeden geliştirerek devamlılığını sağlayan bir düşünce, faşizmle bağdaştırılamaz. Ancak başka milletlere bağlanan ve Türk’e kimsenin düşmanlık etmediğini savunan pembe gözlüklü kıt beyinli bir budalanın hem gafil hem de hain olduğunu ispata gerek dahi yoktur. İçinde Çanakkale’nin, Mohaç’ın, Kosova’nın kinini taşımasaydı, acaba 2.Dünya Savaşı’ndaki yıkıma rağmen kaç tane Avrupa ülkesi bugünkü güçlü vaziyetlerini sürdürebilirdi? Peki Çanakkale’ye, Mohaç’a, Kosova’ya ve o zaferleri kazandıran kahraman atalarına gereken değeri layığı ile verseydi, bugün çoktan dünya hakimiyetini ilan etmiş olmaz mıydı? Elbette mantık yoksunu, moda düşkünü, zayıf edebiyatçılar bunun farkında olamazlar, olmadıkları gibi de, bu gerçeklere karşı hümanist safsatalarla saldırırlar.

Önüne geleni faşistlikle itham eden budalaların hayal dünyaları ve Türkler ile diğer milletlere karşı bakış açıları da gülme değeri taşıyan şeylerdir. O halde bunlardan biraz bahsedip güldürmek de gerekir. Neticede kararında olduğu, zamanında gerçekleştiği sürece, gülmek hak güldürmek sorumluluktur. Hele ki şu vakitte, Türkçülerin biraz da gülümsemeye ihtiyaçları vardır. Öyleyse anlatayım: İtham budalası, tarihte Türk olmasaydı, savaş diye bir şeyin de olmayacağını zanneder ve buna ciddiyetle inanır. Yani bu biçim bir ahmak, İngiltere ile Fransa’nın, Amerika ile Japonya’nın savaşmadığını zanneder. Fransızların İspanyol sivilleri kurşuna dizdiği günlerin tarihte yer aldığından bihaberdir. Onun için, katliamcı Monte Melkonian’ın heykellerini her yana diken Ermeniler, katledilmiş mazlum bir millettir. Hatta Karabağ’daki zulümleri de, katliama uğramalarından ileri gelmektedir. Halbuki Doğu Anadolu’da fırınlara atılan, kazığa geçirilen zavallı Türkler tümden yok olmuş olsalardı, bugün Karabağ’daki katliam gerçekleşmeyecekti. Kısacası Türkler olmasaydı, bütün dünya halkları kol kola girecekler ve kendini terör örgütünün mehteranı olarak nitelendiren günümüz kahramanı Şivan Perver’in bağırtıları eşliğinde kardeşlik halayları çekeceklerdi.

Sözde “realist” bir bakış açısıyla olaylara yaklaşan itham budalaları, Türkçü düşünceyi faşistlikle itham ederlerken, Türkçü olmamalarının sebebini de şöyle açıklarlar: Dünyaya Türk olarak gelmek bizim elimizde değildi, Türk olmayabilirdik; Arap, Fars, Ermeni, Rus da olabilirdik (bunları söylerlerken iç geçirdikleri gözden kaçmaz). Bu sebeple de insaniyetperver olmalıyız… İnsan olarak gelmek de bu güruhun elinde olmayacağına göre, hayvanlara saygısızlık etmemek için hümanist olmamaları gerekmez miydi? Gerçi, zaten hayvanla insan arasındaki çizgileri bunların kaldırdıklarını, hayvani şehvetlerde sınır tanımaz olduklarını hatırlayacak olursak, budalaların insaniyete de ihanet etmekte olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem insan olmak üzerine edebiyat yapacaksın hem de insanın hayvandan farkı kalmaması için uğraşacaksın. Hatta bunları işittiğinde ya da okuduğunda, “hayvanlar da canlı” gibisinden laf ebelikleri yapacağını da Türkçüler olarak iyi biliyoruz, hümanist budala…

Şimdi diyeceksiniz ki, “sen de birçok ithamda bulundun”. Hayır, ben tespitte bulundum ve yer yer de iltifat ettim. Unutmayalım ki, bir Türkçü’ye kimse hakaret olarak “Türkçü” demez, faşist der. Fakat bir komüniste, sosyaliste ve dinci enternasyonale benimsedikleri fikirlerin adlarıyla hakaret edilmektedir. Eğer ithamda bulunacak olsaydım, her zamanki yolu seçerdim.

***

Biz Türkçü-Turancılara yöneltilen ithamların ardı arkası gelmez. Hepsine tek tek cevap vermek için, itham budalalarının yoksun oldukları “düşünme” yetisinden faydalanmamız gerekeceğinden ve bu da Türk ırkının geleceği adına zaman kaybı bakımından faydalı olmayacağından, içlerinden birkaçını konu etmek istedim. Bunlardan biri faşizmdi, diğeri de “dinsizlik”…

Önce Türkçüler olarak şunu hatırlatalım: Bir Türk için “namaz nasıl kılınır” ya da “Tanrı var mıdır” sorularının cevabı, din adamları veya dinle ilgilenen bilim adamlarındadır. Ne bu soruların cevabı için açıp Atsız Ata’yı okumak ne de Atsız Ata’nın din konusundaki görüşlerine bakarak Türkçü olup olmayacağına karar vermek mantıklı değildir. Hele ki bu görüşlere göre Atsız’ı çapsızca bir davranışla davadan silmeye kalkmak, ona düşman olmak asla şereflice bir hareket değildir. Bu, diğer Türkçü büyüklerimiz için de geçerlidir. Bizim meselemiz, özlemle beklediğimiz Altay kurultayımızdır. Dinin muhtevasıyla ilgili meseleler bizleri ilgilendirmemelidir.

Türkçü-Turancı Hareket lideri sayın Caner Kara, vaktiyle özetle şunları yazmıştı: Araplar 300-400 kişilik aşiret kavgaları verirken, bizim atalarımız kıtalar arası ordular yürütmekteydi. O halde biz, mazimizdeki savaşlarımızı bu aşiret çatışmalarına indirgeyemeyiz.  Ancak yine biz, hiçbir Türk’ün dini tercihlerine müdahalede bulunamaz ve onları inançlarına göre yargılayamayız. Bu hareketin yeniden bu noktaya gelmesinde ve gelişiyor olmasında, Müslüman Türk’e ve Müslüman olmayan Türk’e özellikle internetten söven şeref ve ahlak yoksunlarıyla verilen mücadelenin önemi gözden kaçmamalıdır.

Türkleri, din ve mezhep çatışmasından uzak tutacak, birleştirecek ve Türkler arası kardeşliği pekiştirecek olanlar Türkçülerdir. Haliyle bu konudaki hassasiyetler göz önünde bulundurulmalı ve Türkçülerin herhangi bir dinin ya da mezhebin temsilciliğiyle değil, Türk milletinin parlak istikbaliyle anılmaları sağlanmalıdır. Bir Türkçü, kendisini tanıştırırken, “ben Şaman Türk’üm” diyebilir, “ben Müslüman Türk’üm” diyebilir; fakat bir Türkçü, tanışma sırasında “ben Şaman Türkçüyüm” ya da “Müslüman Türkçüyüm” diyemez. Türk birliği için Türkçüler arası birliğin önemine dikkat edilmeli ve bize bir faydası dokunmayan konulardan uzak durulmalıdır.

Kur’an yakmaya kalkan bir kişi ya da Müslüman olmayanı Türk’ten saymayarak silmeye çalışan bir kişi, dinsizlik ya da gericilik ithamlarının destekleyicisidir. Bunu bilmeli ve bu şahıslarının maksatlarının Türk ırkının istikbaliyle bir alakası olmadığını unutmamalıyız.

Tanrı Türk’ü korusun.

Yusufhan GÜZELSOY

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone