Jungle de Calais

YusufDuzgoren

Calais’de, Fransa’ya kadar gelip İngiltere’ye geçerek ve orada kayıt dışı çalışarak insan muamelesi göreceğini zanneden mültecilerin 2002’den bu yana tutulduğu bir kamp var.

Bu kampa Fransızlar “La Jungle” yani “orman” diyorlar. Ormanın içerisinde barındırdıkları insanlara da böylelikle maymun muamelesi yapıyorlar. İşin komik tarafı ise 2014 yılına kadar bu kampın çoğunluğunu Irak’lı Kürtler oluşturuyormuş. Biz deyince “pis faşist” oluyor ama Fransız deyince “medeniyet” oluyor. Bunun sebebini ben zengin-fakir algısına bağlıyorum. Zengin zina yapınca “aşk”, fakir yapınca “fuhuş” denmesi gibi…

İstanbul sosyetesinde kimin kimle düşüp kalktığı belli değil. Onların ki magazin oluyor, ama fakir bir mahallede bir kızın sevgilisi olunca cinayet işleniyor. Galiba bu algıların hepsi kişideki veya muhitteki ekonomik seviyeye göre değişiyor.

Fransa’nın olayı da budur. Biz Suriyelileri derdest edip kamplarını dağıtsak, taşınacakları otobüslerin koltuklarına naylon kaplayıp onlara pislik muamelesi yapsak dünya tepemize biner, kınama üstüne kınama yeriz. Ama aynısını Fransız yaptı ve kimseden doğru düzgün ses çıkmadı.

Fransız’ın ırkçılığını biliriz. Kendi dillerinden başka dil konuşmazlar, İngilizce’yle âşık atmaya falan kalkarlar, kendilerini lord zannedip diğer insanları insan yerine koymazlar… Biz en azından delikanlı gibi “ırkıçıyız” diyoruz fakat bu kelimeyi kullanınca daha ne olduğunu anlamadan solcular, sağcılar, ümmetçiler, komünistler ortalığı velveleye veriyor.

Her milletin ırkçılık anlayışı farklı olabilir. Almanların ki zayıfların ezilmesine yönelik (sakatların katledilmesi, engellilere zehirli gaz verilmesi vs.), İtalyanların ki eski Roma’nın tekrar diriltilmesi, Akdeniz’e hâkim olunması, Japonların ki örf, adet ve eski yaşantılarının yozlaştırılmadan öze bağlı kalınarak gelenekçi bir yaşam tarzının benimsenmesi gibi değerlendirilebilir.

Bizim ırkçılığımız ise Fransız’ın ki gibi insanlık dışı, Almanların ki gibi acımasız, İtalyanların ki gibi boş, Japonların ki gibi tek düze değildir. Bunun ayrıntısına girmek isteyenler Nihal Atsız’ın makalelerine veya Atatürk’ün belli başlı uygulamalarına bakabilirler.

Günümüz algısıyla tek cümlede açıklayacak olursak, bizim ırkçılığımız “başka milletlere yönelik nefrete değil, kendi milletimize olan sevgimize ve muhabbetimize dayanır.” Başka milletlere temkinli yaklaşmamız, onlara karşı hoş duygular içerisinde olmamamız ise onların art niyetlerinin farkında olmamızdandır. Mesela bizimle tarih boyunca hiç işi olmamış, düşmanlık beslememiş, kin gütmemiş Aborjinlere karşı bir nefretimiz yoktur.

Diyeceğim o ki, kendinden olanı sevmek ve savunmak, kendinden olmayana yabancılık çekmek insanın doğasında olan bir şeydir. Bunun İslamiyet’le, insanlıkla, evrensel değerlerle falan çelişen bir yönü olamaz. Atsız, ırkçılığı inkâr edenlere kızlarının bir çingeneyle evlenmeye kalkması durumunda buna razı olup olmayacaklarını sorar. Kendinize bir sorun, kızınız koca adayı diye bir sepetçi çingenesini tuttu getirdi. “Ne güzel, kızım evleniyor, mutlu bir yuva kuruyor” diye yüzünüz güler mi? O zaman sizde ırkçısınız kardeşim. Irkçılığı Hitler’den, Hollywood filmlerinden öğrenip bizim karşımıza “siz nasıl insansınız” diye gelmeyin. Oturun bu kavramın altını dolduranların yazılarını okuyun, hala anlamadığınız bir şey varsa üslubunca bize anlamadığınız noktaları sorun.

Medeniyetin beşiğinde bile insana üstüne basa basa “maymun” muamelesi yapılabiliyor. Biz bu tür yersiz aşağılamaları tasvip etmiyoruz ama Fransız zihniyeti bir köşede bas bas bağırırken de bize çemkirmeyin.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone