Kıbrıs’ta Gelinen Nokta ve “Seçilmiş İdareciler”

Türk dünyasının 20.yy’da yetiştirdiği önemli liderlerinden Rauf Raif Denktaş’ı, vefat yıldönümünde (13 Ocak 2012’de kaybetmiştik.) rahmet ve hasretle anarak yazıma başlamak istiyorum. Şimdilik çok ayrıntılı bir yazı yazmayacağım. Sadece AKP’nin 10 yıldan fazla bir süre yanlış olduğu halde direttiği ve bugün sıyrılmaya çalıştığı politikalarının Kıbrıs ayağına kısaca değineceğim. Bu konu birçok anlamda önem taşıyor. Lozan’dan yola çıkarak Atatürk’e türlü iftiralarda bulunan akıl ve ruh hastaları, iktidarın Kıbrıs başta olmak üzere dış politikada güttüğü “Ver, kurtul.” politikasını kamufle ediyor.

Başbakanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan şöyle bir açıklama yapmıştı: “Denkta, televizyonlara çıkıp da benim halkımın kafasını bulandırmasın. Benim ülkeme gelip de seçim kampanyası yapacağına kendi ülkesinde kampanya yapsın.” Ekmeğinden endişe eden esnaf seviyesinde yapılan bu açıklamaya, devlet adamı Rauf Denktaş şöyle cevap vermişti: “Hiç aldırmadım, gücenmedim. Kendisine sevgi ve saygım devam ediyor. ‘Meseleyi ben halledeceğim.’ diye adım adım, parça parça taviz vermek suretiyle tümünü kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyayız. Görevimizi yerine getiriyoruz, gücenmesinler.”

Gücenmez olurlar mı? Öyle gücendiler ki “İnadına taviz vereceğiz!” mantığıyla politika yürüldü…

O dönemde Türkiye’nin Dış İşleri Bakanı Yaşar Yakış’tı. Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ta verilmek istenen tavizlere karşı duruşu ve bu yönde açıklamaları, Davos’ta bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ı rahatsız etmiş, Bakan’a şu talimatı vermişti:

“Denktaş’a söyle, onun yaşına hürmeten kendisine cevap vermeyeceğim. Ama siyasetçinin tahammül sınırı vardır.Denktaş Türkiye’nin seçilmiş yöneticilerine saygılı olsun. Aksi takdirde karşılık görür. Ayrıca Denktaş’ın görüşmecilikten çekilme bölüfünü gördüğümü kendisine söyle. Kıbrıs’ta yapacağın görüşmelerde Denktaş’ın adını anma.”

Anayasanın ilk dört maddesini değiştirmeye kalkmaktan daha büyük bir suça karışmamak için derine inmeden şu soruları soracağım:

1-Sayın Cumhurbaşkanı, “seçilmiş yönetici” ifadesiyle millete mi, yoksa herhangi bir oluşuma mı dikkat çekmektedir?

2-Denktaş’a yönelik ifadelerin bu kadar sert olması, seçilmiş olmaktan mı ileri geliyor?

3-Siyasetçinin tahammülü, Türk düşmanlarına gelince neden ortadan kalkıyor?

4-Bugünlerde tepki gösterdiğini gördüğümüz KKTC Cumhurbaşkanı, rahmetli Rauf Denktaş’la tam tersi istikamettir. O halde sayın Cumhurbaşkanı, diğer politikalarında olduğu gibi Kıbrıs konusunda da çark etmiş midir?

5-Lozan bahane edilerek her konuda olduğu gibi “Atatürk döneminde de olmuştu.” iddiası arkasına sığınılarak Kıbrıs’ın gitmesine ses çıkarılmayacak mıdır?

6-Sayın Cumhurbaşkanı’nın şahsı, birtakım yandaş yazarlar tarafından Sultan Abdülhamit ile özdeşleştirilmektedir. Abdülhamit, Kıbrıs’ı 92.000 altın karşılığında İngilizler’e kiraya veren Osmanlı sultanıdır. Yandaş yazarlar Kıbrıs konusunda kendisinin aleyhinde bir algı yaratmaya mı çalışmaktadır?

7-Dönemin Dış İşleri Bakanı Yaşar Yakış, neden Denktaş’ın politikasını “tam isabet” olarak nitelendirmiş ve onunla birlikte hareket etmişti?

Sorular uzar, gider.

Bir siyasetçinin tahammülü kadar danışmanlarının tutumu ve fikirleri de önemlidir. Zira herkes cephede bile kitap okumayı ihmal etmeyen bir Mustafa Kemal Atatürk olamaz. Yine siyasetçilerin medya ve basını ne ölçüde takip edip ne ölçüde dikkate aldıkları da önemli bir meseledir. Mehmet Ali Birand’ın (Asla rahmetle anmayacağım.) bir yazısından alıntı yaparak ne demek istediğimi açığa kavuşturayım:

“Denktaş, devleti yanına aldı ve tam sipere yattı. ‘Ya ben ya Annan!” diyor. Tayyip Erdoğan’a açıkça meydan okuyor. Şimdiye kadar görülmemiş bir güç hesaplaşması yaşanıyor. Rumlar ise, Denktaş’ın arkasına saklanmış, keyifle seyrediyorlar.”

Bak bak!

Üç satır yazıda verilen onlarca mesaj…

Mahallede süren kavgayı kenardan ateşleyen Birand…

Bir yandan “Denktaş, devleti yanına aldı.” diyor. Bir yandan aynı devletin Başbakan’ına meydan okunduğunu yazıyor. Diğer yandan yanına devleti alan Denktaş’ın, arkasına Rumlar’ı aldığını da iddia ediyor. Bu durumda “Devlet=Denktaş=Rumlar/Erdoğan=?” gibi garip bir ifade ortaya çıkıyor.

Rahmetli Denktaş, “Başbakan kulaktan dolma bilgilerle hareket ediyor.” derken neyi kastediyormuş, anladınız, değil mi?

Bir soru daha sorayım öyleyse: Birand’a göre Denktaş’ın yanında devlet vardıysa, Erdoğan’ın yanında kim vardı? Bu konunun “seçilmiş idareci” ifadesiyle bir alakası var mıdır?

Geçmişe perde çekemezsiniz. En fazla görmezden gelirsiniz.

Seçilmiş idarecinin ne anlama geldiğine dair demokratik hakkımı kullanarak şahsi görüşümü yazacağım. Habere dikkat:

“İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu Roger Short, parti kurma hazırlıklarını sürdüren eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etti. Erdoğan’ın Üsküdar Emniyet mahallesindeki bürosunda gerçekleşen Short ile Erdoğan görüşmesi, yaklaşık 45 dakika sürdü. Başkonsolos Short, görüşmeden sonra bürodan ayrılışı sırasında basın mensuplarının soruları üzerine, Tayyip Erdoğan’ın planları ve yeni partiyle ilgili konuştuklarını söyledi.

‘Short, Tayyip Erdoğan’ın planları nedir?’ şeklinde soruyu: ‘Onun neye ilgili duyduğunu herkes biliyor. Haftaya haberleri almış olacaksınız.’ diye cevapladı. Bu konudaki düşüncelerinin sorulması üzerine Short, “Bildiğiniz gibi biz çoğulcu demokrasiden yanayız. Bu parti de bu düşünceyi destekliyor. Böyle bir partinin kurulması bizi mutlu eder.’ şeklinde konuştu.” (8 Ağustos 2001 tarihli haberler.)

3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Başbakan olan Abdullah Gül, 22 Kasım’da Alman gazetesi Die Welt’e şöyle bir beyanda bulunuyor: “Türkiye’nin hedefi çok açıktır: AB üyesi olmak… Buna karşılık biz de AB’ye tam üye olarak kabul edilecek Türk devletinin saydam, demokratik bir İslam devleti olacağını taahhüt ediyoruz.”

Taahhüt ettiler…

Milletimiz de üzerine alındı. Kültür ajanları vasıtasıyla, “AKP geldi, İslam dirildi.” propogandası yapıldı. İlkokul 3’ten sonra kitap okumamış adamlar bu taahhütü üzerine alındı. Demokratiğiz ya… Yoksa bunun Graham Füller’le ne ilgisi olabilir? Neoconlar ve onların gözbebeği cemaatin bu işte ne günahı vardır?

Yerseniz.

Bu ülkede “Demokrasi yok.” dediğiniz için, demokrasi düşmanı diye yargılanabilirsiniz. (Demokrasiye neden karşı olduğumu en az 20 yazımda ifade ettim.)

Recep Tayyip Erdoğan’a “diktatör” derseniz, “Ne demek diktatör? Pis nankörler.” diye yargılanabilirsiniz.

Siyasetçilerin bugün milliyetçi kesilmesine “Ama dün aksini diyordunuz.” diye tepki gösterirseniz, siyasetçilerin ifadesini suç sayan savcılar sizi yargılatabilir.

Biz Kıbrıs’a dönüp meseleyi kapatalım.

Melih Gökçek ve biricik evladı ODTÜ’deki “İslam düşmanı solcu öğrenciler” ile uğraşadursun, Kıbrıs’ta komünistlerin yoğun propogandası sonuç vermeye başladı. Hem Mehmetçik, hem Türk devleti Kıbrıs’ta istenmeyen adam ilan edildi. Fakat demokrasinin haddini bilmesi gereken yerler vardır. Mesela milyarlarca kişinin oyu, Mehmetçik’in Kıbrıs’ta akan kanından daha değerli değildir. Gemicik sahibi oğullar, dipçikle düşman üstüne saldıran yiğit babanın yiğit oğullarından daha değerli değildir. Hiçbir siyasetçi, Türk varlığından daha üstün, daha değerli değildir.

Haberiniz olsun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone