Kimlik Meselesine Medeniyet Ölçeğinde Bir Yaklaşım- Yrd. Doç. Alptekin YAVAŞ

kimlik

 

Burada, “100.yılında nasıl bir Türk Ocakları istiyoruz?” gündemiyle bir araya geldiğimiz toplantımızda, münhasıran, “kimlik” konusundaki bazı tespitlerimi aktarmak istiyorum.

Yıl 2011 ve hâlâ beş bin yılın Türkleri, bizler, “biz kimiz?” konulu sempozyumlar yapıyor, dünyanın bu büyük muamması! Türkler hususunda deyim yerindeyse iman tazelemeye çalışıyoruz. Kendini tarifte bu denli zorlanan dönüp dönüp tariflere girişme ihtiyacı duyan başka kadim millet var mı acaba? Mesela Almanların böylesi bir düşünsel kısır döngüsü var mı?

Büyük Türk Milliyetçisi Remzi Oğuz Arık “Toprak, yalnız diğer topluluklardan almakla değil, tabiatın elinden de zapt etmek ile ancak vatan olur. Yazı güzel sanatlar, anıtlar bu zapt edişi sağlar. Bu toprağa vurulan damgayı da vatanın sahiplerinin haklarına dair verilerden okuruz. Tarihin aksettirdiği emek, zekâ, sanat, zevk ve mihnetler, bir vatanı teşkil eden kitlenin oradan atılmamasını temin eder” der. Gerçekten de kimlik, maddi mirasın hatıralarıyla şekillenir. Bugün hissetme ölçeğinde kimlik tarifleri yapılmaktadır. “Kendine Türk hissedene Türk denir” şeklinde kimlik tarifi olamaz. Herhalde hiçbir Alman kendini “hissetmek” gibi izafi bir kavramla tarif etmez. Milli kimliğini böylesi gerçeküstü kavramlarla; bütüncüllüğünü, büyüklüğünü, aksettirmeyecek duygu yoğunlukları ile açıklamak doğru olmaz. Bunu en iyi kültürel maddi mirasımız yansıtabilir. Maddi miras toplumsal kimliği izafilikten ete kemiğe büründürür.

Kimlik bir bilinç sorunudur. Ancak bunun sadece hissediş gibi kuru bir beyandan ibaret olması beklenemez. Bu bilinci şekillendiren formların olması gerekir. Bunun aksi duru hafızasını kaybetmiş birinin kendini anlatmaya veya sayıklamaya çalışması gibidir.

Türk Milliyetçiliğinin hareket noktası kendine özgü kültür dünyasıdır. Kültürün kapsamı, içeriği, sınırları net belirlenemeyince millet kavramı belirsizleşiyor. Bugün bizim sorgulamamız gereken esas nokta, medeniyetimizi neden zamanın tahribatına deyim yerindeyse bir başına terk ettiğimizdir. Ana sorunumuz, Türk Kültürünü derinlemesine analiz etmek; ruhunu anlayabilmektir. Bugün Türk Milletini temsil edecek ona gurur verecek, biçimsel bir form, anıtsal bir şekil, tema, vurgu var mı? Niye oluşmadı? Oysa ABD’de böylesi onlarca heykel veya biçim, Fransa’da, İngiltere’de hemen akılda kalan toplumun gurur kaynağı bir anıt ve ona bağlı biçim duygusuyla karşılaşırız.

Selçukluyu Osmanlıyı bu topraklarda hâkim kılıp, içinde onlarca topluluğu gönül rızasıyla -bu kavram bence işin esrarını teşkil ediyor- bir arada tutmayı sağlayan sadece atalarımızın sert yumuğu değildi. Bu belki de son olasılıktı.

Sadece maddi miras değil, bugün aile tarzımız, yaşayışımız tarifini yitirmiştir.

Bu millet, 200 yıldır kapitalizmin her gün yeni bir aygıtıyla tanışıyor. Bencillik bunlardan biri. Ötekinin hakkını gasp etme, ferdiyetçilik, çıkarcılık hâkim oldukça ortak ideallerle beslenmedikçe Anadolu’da bir milletten söz edilemez. Bu ortak idealler de kapitalizmin aygıtları olamaz. Bu ferdiyetçiliğin bugünkü bölücülük yangınının yanı başında alakasızmış gibi gelebilir. Ama bu insanı devamlı yücelten genel ahlaki veya kültürel değerleri bir kenara koyan yeni anlayış, Türk toplumunun hiç de yapısına uymayan onu kendine yabancılaştıran, adeta başka bir millete dönüştüren bir mikroptur. Bugünkü ayrılık belası da “neden ben değil de biz” sorusunun beyinlere düşmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu topraklarda 1000 yıldır estetiği ahlaki ölçütleri terbiyeyi Türkler ölçtü biçti, şekillendirdi. Neredeyse tüm Ortadoğu coğrafyası, Türklerin estetik ve ahlaki değerleri ile bezendi. Dolayısıyla bir Diyarbakırlının da görsel terbiyesini İstanbul’da gezerken gördüğü Süleymaniye Cami etkilemiştir. Kendi evini kerpiçten alelade yapsa dahi.. Ama bugün, güzelim ahşap hanların yerine gökdelenler yapan veya eski kervansarayının ortasına havuz yapıp, turist yüzdüren; akşamda üzerini camla kapatıp üzerinde yemek yediren veya otopark yapan zihniyeti hangi medeniyet ölçüsüyle açıklayacağız. Başka garabet örnekler verebilirim bugün medeniyet ölçülerimizle ilgili… Temelinde ateist fikirler barındıran metal müzik icracısı başörtülü kızlarımız, mevlidi çok sesli müzikle yorumlamaya çalışan müzikologlarımız, ahşap cumbalı güzelim sofalı evlerden habersiz, eski Rusya’da fakir işçilerin bir arada yaşadıkları kalabalık apartmanlara benzeyen betonarme sitelerden ev almayı tercih eden zenginimiz, mevlidanları turistik meta haline dönüştürüp kapitalizmin dişleri arasında yok olmaya mahkûm eden kültür politikacılarımız…

Türk Medeniyetinin dört büyük evresinden söz edilebilir. İlki Çinlilerle karşılaştığımız ve neticesinde XVIII. Yy.a a kadar Orta Doğu’nun en önemli bürokratlarının yetiştiği Uygurlar. İkincisi bugünkü İran coğrafyasında Sasani ve Pers medeniyetiyle girdiğimiz medeniyet ilişkisinden doğan Büyük Selçuklular. Üçüncüsü Anadolu’da İslam ve Roma dünyasıyla ilk karşılaşmamızın ve önceki birikimlerimizin neticesi Anadolu Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi. Ve son olarak son iki yüzyıldı batıyla olan medeniyet tecrübemiz. Sonuncu ilişkinin askeri ve ekonomik yenilmişliğin de tesiriyle tek taraflı bir gelişim olduğu söylenebilir. Yukarıda zikredilen içeriği itibariyle birbirleriyle anlamsız ve tutarsız olguların gündelik yaşantımızın argümanları olarak karşımız çıkışı, bunu tarif edemeyişimiz, kabullenemememizin sebebi bu ilişkinin sonuçlarıdır.

İbn-i Haldun’un, Devlet kavramını ayakta tutan iki iradeden biri olarak tarif ettiği Sebep Asabiyesi, devleti kuran değil ama ayakta tutan, soy veya nesilden daha karmaşık bazı sosyal ilişkiler ağıyla gerçekleştirilebilen gerçek manada bir Toplumsal Mukaveledir. Bu mukavelenin en somut ifadesi kuşkusuz medeniyet ve onun küçük alt basamağı kültürdür. Bu ülkede bin yılda kurduğumuz ülkü birliği ve kıvanç ortaklığının en somut ifadesi içtiğimiz tarhana, çektiğimiz halay, secdeye vardığımız muhteşem kubbeli camimiz, utangaçlığımız, efendiliğimiz, samimiyetimiz, bölüşebilmemiz, azı çok yapabilmemiz, yetinebilmemizdi. Bunların her biri veya hepsiydi. Şimdi hepsinden birden vazgeçmek, her şeyi parayla, dünyalıkla, almayla ama vermemeyle, betonarme evlerde ana-babaya küs, evlat atasına isyanda, dedeler nineler destanları unutmuş, çirkin sokaklarda bir takım kötü niyetli delikanlılar ve kızlar, tılsımını kaybetmiş, her biri birbirinin hanesine gözünü dikmiş bir tuhaf Anadolu. Bin yılda teşkil edilmiş ne kadar güzellik varsa hepsine birden kastetmiş bir yığın kötü niyetli insan grubu olarak birbirimize yaşıyoruz. Bu medeniyeti çözebilmek çok uzun zaman alacaktır. Şunu unutmamak lazım Anadolu’da hemen kolaylıkla şurası senin olsun burası benim deyip bölüşülüp nihayetlenecek bir birliktelikten daha girift bir ortak hikâye vardır.

Bugünkü medeniyet görüntümüz ne kadar bizi tarif ediyor ki, başkalarının –geçmişte olduğu gibi- gönül rızasıyla bu daire içine girmesini bekleyebilelim..

 

Yrd. Doç. Alptekin YAVAŞ
Çanakkale Onsekiz Mart üniversitesi
Fen-Edebiyat  Fakültesi
Sanat Tarihi Bölümü

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone