Kısa Bir Aradan Sonra

Elimde olmayan sebeplerden ötürü vermiş olduğum kısa bir aradan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu ara benim için kısa olsa da ülkemiz için hiçte kısa olmadı. Her gün başka bir gündeme uyanıp aynı günün gecesi başka bir gündemle uyuduk ki bu kısır döngü hiç değişmedi.

Bu gündem maddelerinin memleketin asıl meseleleri olmaması durumu da değişmedi. NATO, AB gibi işe yaramaz birliklerden ayrılmak veya başvurumuzu geri çekmek gibi bir mesele konuşulmadı. Türk Birliği yolunda neler yapılmalı konusunda TV programları düzenlenmedi.

Peki, neler oldu kısaca bakalım.

Bozuk saatlerle ilgili geçtiğimiz zamanlarda bir yazı paylaşmıştım. Bu konuda haklı olduğumu Sayın Binali Yıldırım ispat etti. Mevcut sistemde ‘Abidik Gubidik’ insanların başbakan olduğunu ifade etti. Bu mesele hem ciddiyetle hem de mizah yoluyla bir süre gündemi meşgul etti. Ben bu ifadeyi itiraf kabul ediyorum. Kendisinin abidik mi yoksa gubidik mi olduğunu da söylemesini talep ediyorum.

Tabi ki bütün süreç böyle abidik gubidik muhabbetlerle geçmedi. Yüksek tirajlı bir gazetenin attığı manşette bir süre gündemde kalmayı başardı. ‘Karargâh Rahatsız’ başlıklı haber büyük tepki çekti. TSK’da çalışan sivil memurlara getirilen türban ve sakal serbestisi başta olmak üzere bazı konuların TSK üst yönetimini rahatsız ettiği söylendi. Ben inanmıyorum. Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere iki kumpas davasıyla altüst edilen, sadece ordunun değil, Türkiye’nin de en mahrem sırlarının muhafaza edildiği Kozmik Odası’na girilen, 15 Temmuz gecesi askerleri kemerlenen fakat umurunda olmayan karargâh, tutup da türban ve sakaldan mı rahatsız olacak? Umre’ye giden Genel Kurmay Başkanı gördü bu gözler. Hayır rahatsız olacaklarsa bile geç kaldılar. İçlerinden geçmeyen kalmadı, bu saatten sonra kim takar Karargâhı.

Akabinde kendi ülkesinde Barzani diye çağırılan mağara kaçkını, sözde devlet yöneticisi Türkiye’yi ziyaret etti. Resmi protokol gereği diyerek Ankara’ya Kürt bayrağı (!) çekildi, baş köşede ağırlandı, yollandı. Bu durumu Karargâh tınlamadı ama Devlet Bahçeli çok alındı. ‘Biz size destek veriyoruz, siz niye onunla böyle şeyler yapıyorsunuz’ mealinde bir şeyler yazdı. ‘Bak bizi satıp onla iş tutacaksanız da küseriz’ tarzında eklemeler yaptı. Kendisini ne Karargâh ne de Saray tınladı. Ama olsundu, Devlet Bahçeli ve mevcut MHP yönetiminin ‘Evet’ aşkı öyle eften püften şeylerle yok olacak cinsten değildi. ‘İnadına Evet’ diyeceklerini beyan ettiler. O paçavra direk yüzü görmesin diye canını veren binlerce şehidin vebalini sırtlandılar. Üstelik o şehitlerin neredeyse hepsinin hatıra fotoğraflarında Bozkurt yaptığını bile bile.

E ülkede güzel şeylerde olmuyor değildi. Mesela TRT’de yeni bir dizi başladı. Payitaht Abdülhamid yani Başkent Abdülhamid isimli bu dizi de gündem maddeleri arasına girdi. Dizinin ilk reklamı çıktığında eşe dosta; ‘Enver Paşa konuya dahil olsun, ondan sonra izlemeye başlayacağım’ demiştim. Halen aynı karardayım. Fakat itiraz ettiğim birkaç nokta var. Birincisi; neden herkes tarihçilik taslıyor? 4 sene okulunu okuduk, mesaimizi harcadık. Taş mı yiyelim? Edebiyatçısı, hukukçusu, tur rehberi hatta boşta gezeni bile tarih anlatıyor, yazıyor, dizilere danışman oluyor. İkincisi Abdülhamid neden ısrarla başarılı bir padişah olarak lanse edilip duruluyor. Evet, Atsız zamanında kendisine Gök Sultan demiştir, saygı göstermiştir. Buna bir lafım yok çünkü ayarında bir sevgi gösterisidir. Fakat kendi ülkesinin vilayetinde okul açtı diye bir Sultan neden göklere çıkarılır. Elin Amerikalısı senden neredeyse 10 sene önce gelip Kayseri’nin merkezine de değil, Talas ilçesine kolej açmış, sen de bir zahmet lise açıver. Kimse kusura bakmasın, sultanlar millete hizmet ettiği ölçüde sultandırlar. Sadece Abdülhamid Han değil, ondan önce gelenlerin bazıları da devlet işleriyle ilgilenmediyse bunda kusur aranır. Bu konu daha uzar, yazılanlar da başka yerlere çekilir diye geçiyorum. Dediğim gibi, malum yayının Enver Paşalı kısımlarını sabırsızlıkla bekliyorum.

Aradan bir de sınav geçti, gündem biraz dağılmış oldu. Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı denilen ve kısa adıyla YGS olarak bilinen sınav yapıldı, bir yıldır emek veren milyonla genç üniversite hayaliyle doğru yuvarlakları, dışına taşırmadan karalamaya çalıştı. Öncelikle sınavı kötü geçenler, sınava yetişemeyenler üzülmesin. Yüksek Lisans yapan birisi olarak çok bir kaybınız olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Üniversite hocalarının büyük kısmı ‘Aman başım ağrımasın’ mantığıyla hareket ediyor, klasik kaynaklardan başka bir şey okutmuyor. Normal şartlarda klasik kaynakları okumanız mecburidir, öğretim görevlisi ise yeni yayınları ve kaynakları size sunarak konuyu bütünler. Fakat böyle bir durum kalmamış haliyle de eğitim kalitesi diye bir şey kalmamıştır. Sınavı iyi geçenler ise akıllarındaki bölümlerle ilgili kaynakları araştırsınlar, okumalara başlasınlar. Bu saatten sonra Türkiye de gemisini kurtaran kaptandır. Yani kişilerin alacakları eğitimin kalitesi kendi gayretleri ölçüsündedir. Hepinize geçmiş olsun.

Dün ise tarihimizdeki en önemli olaylardan birinin yıl dönümüydü. 12 Mart tarihinde kabul edilen İstiklal Marşı’mız bir yıl daha kocadı. Akif’in duası 1 yıl daha kabul gördü. 6 yaşında çocuk ciğerlerimizi yırtarcasına coşkuyla okuduğumuz, Korkma! diye haykırarak maneviyatımızı kuvvetlendirdiğimiz, istiklal sembolümüz bütün çabalara rağmen 1 yıl daha okundu. Hükümetten aldıkları kuvvetle kendi kanallarında salyalarını akıtarak saldırdıkları marşımız, o köpeklerin heveslerini 1 yıl daha kursağında bıraktı. Ve; ‘Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak’ bu 1 yıllar yanlarına nice 1000 yıllar katarak artacak. ‘Korkma’yın!

Son olarak Almanya ve Hollanda meselesinden bahsetmek lazım. Bizim bakanları kapısından kovan, ülkesine sokmak istemeyen iki ülke, son günlerin en önemli gündem maddesi oldu. Klasik AKP seçim taktiği olan bu durum kimileri tarafından şaşkınlıkla karşılanırken bir takımları ise fırsat olarak gördü. ‘Nasıl yaparım da ‘evetçi’ olurum’ diye düşünenlerin imdadına bu meseleler yetişti. Yazı fazla uzadı kısaca durumu izah edeyim. Konunun kilit noktası ‘Avrupa hayıra çalışıyor’ saçmalığıdır. Hayırcılara yol verip evetçileri ezmek evete çalışmaktır. Türkiye’nin itibarı ise bu sünepelerin siyasi istikballerine alet edilemeyecek kadar önemlidir. Bu budur.

Şimdilik bu kadar. Bakalım gelen zaman ne getirecek.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone