Komünizmin ideolojik çarpıklıkları- Emir Yetiş

emir

Komünizm yıllarca ülkemizde bir takım kesimler tarafından hep çok güzel bir ideoloji olarak lanse edilmiştir. Bu kara propaganda sebebiyle hiçbir zaman komünizm tüm çıplaklığıyla ortaya konamamış, konmamış ve ya konulmak istenmemiştir.Eşitlik, işçi hakları, Proleteryanın birliği ,işçi hakları ve halkların kardeşliği gibi kavramların arkasına sığınılarak Komünist Teröre bir meşruiyet kazandırılmak istenmiş ve bunda da başarılı olunmuştur.

Komünizmin ideolojik çarpıklıkları

Komünist Manifesto’nun ve Das Kapital’in yazarı olan Karl Marx ‘’üretim araçlarının değişmesi sistemin değişmesine yol açar” demiştir. Lakin batılı kapitalist ülkelerin gerçekliği bunun tam tersini bize kanıtlamaktadır. Son 200 yıldır üretim araçları, gelişen teknolojiyle birlikte değişmiş olmasına rağmen İngiltere, Fransa, Amerika gibi batılı kapitalist ülkelerin sistemleri çökmediği gibi daha da güçlenmiştir.
Karl Marx, sosyalist halk devrimlerinin Kapitalizmin iç çelişkileri ve toplumsal hoşnutsuzlukların bir araya gelerek ortaya çıkan toplumsal yıkımlarla mümkün olduğunu nitelendirmiştir ve bu şartların Almanya’da oluştuğunu, bu nedenle de ilk sosyalist devrimin Almanya’da olacağını söylemiştir ama ilk sosyalist devrim Almanya’da değil 1917 Ekim ayında, Rusya’da patlak vermiştir.

Komünizm’in ideolojik hataları sadece bununla da kalmıyor. Lenin, ezilen toplumların kendi kaderlerini tayin etme haklarının olduğunu söylemiş olmasına rağmen Karl Marx,  İspanyol emperyalizmine karşı Simon BOLİVAR önderliğinde ulusal kurtuluş savaşı veren Latin Amerikan halklarının bu hareketlerini “GERİCİ” olarak nitelendirmiştir. Che Guevera, Fidel Castro, Hugo Chavez gibi Latin Amerikalı sosyalistlerse Marx’ın gerici kabul ettiği Simon Bolivar’ı büyük devrimci olarak nitelendirmişler ve Simon Bolivar’ın yapmaya çalıştığı gibi bir Latin Amerikan birliği kurmaya uğraşmışlardır. Hatta Hugo Chavez bu konuyu daha ileriye götürüp, kendi ülkesinin resmi İsmini ‘’Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti’’ olarak değiştirmiştir.

Karl Marx’ın sosyalizmle ilgili kitaplar yazması sonucu zenginleşmesi ve Engels’in Almanya’nın en büyük tekstil fabrikasının sahibinin oğlu olması, ünlü anarşist Mihail Bakunin’in komünistlere karşı tavır takınmasına ve I.Enternasyonel’de Marx -Bakunin hizipleşmesine yol açmıştır.  Anarşist Bakunin bunun üzerine ” En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.” sözünü söylemiştir.

Marx, Millet kavramını Fransız İhtilali’nin sonucu olarak değerlendiriyor ve Vatanseverlik, yurtseverlik, milliyetçilik gibi kavramları, burjuva icadı diye nitelendiriyordu. Bu kavramları işçi sınıfına ters görerek ‘’işçi sınıfının vatanı yoktur’’ deme cüretini bile göstermişti. Karl Marx’ın bu saptaması, kendi içinde birçok çelişkileri barındırmaktaydı; çünkü millet kavramı Fransız İhtilali’nin ve onun sonucu olarak ortaya çıkan burjuvazinin ortaya attığı bir kavram değildi. Aksine Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın da belirttiği gibi ‘’Milliyetçilik, milletlerin tarih sahnesine çıkışıyla eşdeğer bir kavram”dı. İşçi sınıfının vatanı olmadığı tespiti de oldukça çelişkili bir durumdur. Karl Marx, işçiyi sadece sınıf bilinciyle hareket eden bir mahlûkat olarak görüyordu ama işçinin aynı zamanda bir millete ve bir kültüre aidiyetlik duyan sosyal bir varlık olduğu gerçeğini es geçiyordu.
Komünist düşüncenin hata verdiği konulardan biri de ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI’dır. .Lenin bu konuyu şöyle açıklamıştır. “Marksistlerin programındaki ‘ulusların kaderlerini tayin etmeleri’ ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal devletin kurulmasından başka bir anlama gelemez demektir.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf. 57) Stalin ise şöyle açıklamıştır; “Ulus, kendi özerkliğini kurma hakkına, hatta ayrılma hakkına sahiptir.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 27).Lakin, Marx, Lenin, Stalin, Troçki, Rosa Lüxemburg gibi Komünist ideologlar başta olmak üzere, bütün komünistler bu hakkı teoride tanımışlarsa da bunun örneklerini SSCB’de ve Kızıl Çin’de göremeyiz. SSCB, 1917 senesinde Finlandiya’nın, Letonya’nın, Estonya’nın, Litvanya’nın ve Polonya’nın bağımsızlıklarını tanımış ama 1940 senesinde bu ülkeleri tekrar işgal etmiştir. Sadece bununla da kalmıyor. SSCB, 1917 senesinde bağımsız olan Azerbaycan’ı ve Buhara Cumhuriyeti’ni fiilen işgal etmiştir. SSCB, özellikle Türk ve Müslüman unsurlar üzerinde ağır bir Ruslaştırma politikası gütmüş, Türk ve Müslüman çoğunlukların olduğu bölgelere Rus nüfusu yığarak, bu bölgelerin demografik yapısını değiştirmeye çalışmıştır. Bırakın bu halkların bağımsızlığını tanımayı, yerel yönetimlerde Türklerin söz sahibi olmalarına dahi izin verilmemiştir. Aynı durum Kızıl Çin için de geçerlidir. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, 1949 senesinde Doğu Türkistan’ı, Tibet’i ve İç Moğolistan bölgesini işgal etmiştir.1950 senesinde ise Kore’nin kuzeyine, 1 milyon asker yığmıştır. Görüldüğü üzere Komünist ideoloji, bu konuda da kendi kendisini çürütmekte ve kendi kendisiyle çelişmektedir.

Sosyalist rejimlerin çarpıklığı

Gulag kamplarının kurulma amacı Ağır sanayileşme hamlesi ve 1929’dan itibaren uygulanmaya başlatılan kolektivasyon politikalarıdır. Sonuçta ”Sosyalist” olarak tanımlanan SSCB’nin artı değer ve ucuz iş gücü ihtiyacını arttırmıştır. Bunun sonucu olarak SBKP bürokrasisi ve genel sekreter Stalin, ağır sanayileşmenin getirisi olan ucuz ve kolay işgücü bulma ihtiyacını ”Komünist Rejimi karşıtlarını ” Gulag adı verilen toplama kamplarında çalıştırarak kapatmaya çalışmıştır. Bu arayış bile aslında sömürüye karşı olarak kurulduğu söylenen Sovyet rejiminin, aslında Sosyal Emperyalist ve emek sömürücüsü bir yapıya büründüğünü göstermektedir. Gulag, Sovyetlerin ekonomisini büyük oranda iyileştirdi. Özellikle orman endüstrisinde hızlı bir kalkınma oldu. 30’lu yıllarda Gulag kamplarının sanayinin ve ekonominin gelişmesinde sağladığı yüksek faydalar, ceza yasalarındaki değişikliklere de neden oldu. Gulag kamplarına göndermeyi öngören suçların sayısı gittikçe arttı. Artık GULAG kampları ülkedeki cezaevlerinin çekirdeğini oluşturuyordu.

 

Kamp İsmi İktisadi Faaliyeti Mahkûm Sayısı
Dmitrovlag Moskova-Bolga Kanalı inşaatı 192.649
Bamlag Baykal-Amur demir yolu inşaatı 153.547
Belomor-Baltıyskiy Fabrikası Kampı Belomor-Baltiyskiy Kanalı inşaatı ve inşaat malzemeleri üretimi 66.444
Siblag Kuzbas Şahtalarında kömür üretimi 61.251
Dallag Voloçaevka-Komsomolsk demir yolu inşaatı 60.417
Svirlag Leningrad ağaç üretimi 40.032
Sevvostlag Uzak Doğu inşaatları 36.010
Temlag-Mordova Özerk Cumhuriyeti Moskova orman ve ağaç endüstrisi 33.048
Sazlag (Orta Asya) Çirçik tekstil üretimi 26.829
Karlag Hayvancılık (Kazakistan) 25.109
Uhtpeçlag Uht-Peçorskiy’de kömür ve petrol üretimi 20.656
Prorvlag (Astrahanlag) Balık ürünleri üretimi 10.583
Sarovskiy Lager Ağaç ve kâğıt üretimi 3.337
Vaygaçlag Platin üretimi 1.209
Ohuçlag Otoyol inşaatı 722
Kamplara doğru yolda olanlar 9.756
Toplam 741.599

 

11 Ocak 1935 tarihindeki GULAG kamplarındaki mahkûm sayısı ve iktisadi

faaliyetleri bu şekildeydi…

Soljinitsin gibi bazı yazarlar GULAG kamplarında 15 milyon civarında mahkûmun çalıştırıldığını öne sürmektedir. Oysa NKVD arşivlerinden alınan sayı 1 Ocak 1939 tarihi itibariyle1.317.195 olduğunu göstermektedir. Arada çok büyük bir fark vardır. Çoğu yazar, Solenitsin’in verdiği sayıyı abartılı bulmakta, ancak NKVD kayıtlarını da güvenilir bulmamaktadır. Stalin döneminde, GULAG kamplarındaki mahkûm sayısının azami rakamı 2.760.000, 1953 yılında kaydedilmiştir. O dönemde Sovyetler Birliği’nin nüfusu 178.547.000 olmuş. Yani 100 bin insana 1.546 mahkûm denk gelmektedir. Tabii bu NKVD verileridir. Gerçek verilerin ne kadar olduğu belli değildir.

1937 yılından itibaren GULAG sistemi yeni bir döneme geçti. İktidar acımasız bir şekilde kitlesel terörü başlattı. Sadece idam edilenlerin sayısındaki artış bile insanı şaşırtıyordu. 1936 yılında 1.118 idam cezası infaz edilirken, bu rakam 1937 yılında 353.074 olarak yükseliş kaydetti. 1 Temmuz 1937 ve 1 Nisan 1938 tarihleri arasında 800.000 civarında yeni mahkûm GULAG’ın çalıştırma kamplarına getirildi ve bu kamplardaki mahkûm sayısı 2.000.000’u aştı. Böylesine bir ani sıçrama, GULAG kamplarının yönetimini bile şaşırtmıştı. Bu çarpık rakamlar, aslında İşçilerin refahı üzerine kurulduğu söylenen SSCB’nin ne denli büyük bir emek sömürüsü yaptığının kanıtıdır.

Komünizmin kızıl terörünün en yoğun ve en şiddetli yaşandığı yerlerden biri de hiç tartışmasız 1931-1939 yılları arasında ayakta kalan İspanya Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyetçi, sosyalist, anarşist, troçkist, marksist-leninistler, Cumhuriyet İspanyası’nda büyük bir kızıl terör hareketine girişmişlerdir. Bu tarihler arasında girişilen kızıl terör hareketi sonucu, tarihçi Paul Preston’a göre 55.000, başka bir tarihçi Julian Casanova’ya göre ise 60.000 civarında insan hayatlarını kaybetmiştir ve bunların 6.832’si ise din görevlileridir. İspanya İç Savaşı’nın patlak verdiği 17 temmuz 1936 günü, İspanya’nın çeşitli yerlerinde tam 36 adet Katolik kilisesi kundaklanmıştır. Kızıl terör, bunlarla kalmamış CNT ve POUM gibi anarko-sendikalist ve Troçkist sendikaların kadın kolları, rahibeleri zorla alıkoyarak onları genel evlerde çalışmaya zorlamıştır. İspanya Cumhuriyeti’nde sadece siyasi cinayetler, kilise kundaklamaları yapılmakla da kalınmamış, İspanya Cumhuriyeti maliye bakanı sosyalist Juan Negrin, İspanya Merkez Bankasında bulunan 510 ton altını İspanya Komünist Partisi aracılığıyla SSCB’ne göndermiştir. Bu olay bile ulusal servetin Komünist cemiyetlerce SSCB’ne nasıl peşkeş çekildiğini göstermektedir. Komünizm sadece kendi düşmanlarına karşı ideolojik savaş vermekle de kalmamıştır.1938 yılında SSCB’de Stalin, Komünist Parti ve Kızıl Ordu’da kendi hâkimiyetini sağlamlaştırmak için Moskova’da düzmece mahkemeler kurdurup kendi dava arkadaşlarını ölüme göndermekten de çekinmedi. 1938 yılına gelindiğinde, 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren merkez komiteden geride, yalnızca Stalin ile Kolontay kalacak; Zafer Kongresi’nin 1.966 delegesinden 1.108’i ortadan kaybolacaktı. Stalinist terörden, Kızıl Ordu da nasibini aldı: Beş mareşal, sekiz amiral (yani amirallerin hepsi), 80 kişilik Yüksek Askeri Konsey’den 75’i, 11 savaş komiseri yardımcısının tamamı, generallerin üçte ikisi ve alay komutanlarının yarısı; yani Kızıl Ordu’nun en seçkin kadrolarının yarıya yakını öldürüldü, görevden alındı ya da sürgüne gönderildi. 1936-38 yılları arasında üç ana duruşma yürütüldü. 19 Ağustos 1936’da başlayan birinci duruşmada başlıca sanıklar Zinovyev, Kamanev, Evdokimov, Bakayev, Smirnov, Mraçkovski gibi Bolşevik Parti ve Komintern yöneticilerinden; Ter-Vaganyan, Pikkel, Golzman, Dreitzer ve Reingold gibi Bolşevik Parti ve muhalefet üyesi olan tanınmış kişilerden ve tertibin bir parçası olarak davaya dâhil edilmiş muhbirlerden oluşmaktaydı. Bunların dışında mahkemede hazır bulunmayan iki sanık daha vardı: Baş sanık Troçki ve oğlu Lev Sedov. Birinci Moskova Duruşması, partinin ve ülkenin önderlerine karşı terörist saldırılar hazırlayıp uygulamakla görevlendirilmiş bir “merkez“e katılmakla suçlanan 16 sanığın 25 Ağustos’ta kurşuna dizilmesiyle sona erdi. İdam edilenler arasında Zinovyev ve Kamanev de bulunuyordu

Bu duruşmayı, 23-30 Ocak 1937 ve 2-13 Mart 1938 tarihleri arasında yapılan ikinci ve üçüncü Moskova Duruşmaları izledi. İkinci duruşmada birbirine karıştırma yöntemiyle seçilmiş ve aralarında Pyatakov, Radek, Serebriyakov, Sokolnikov, Dobnis ve Muralov gibi tanınmış bolşeviklerin bulunduğu 18 sanık “Troçkist-Zinovyeci merkez”i kurmak, işçileri zehirlemek, iktisadi kundakçılık gibi suçlarla yargılandılar. Pyatakov, Radek ve Sokolnikov hapis cezasına çarptırılırken diğer 15 sanık ölüme mahkûm edildi. Üçüncü duruşmada ise aralarında Buharin, Rikov, Rakovski, Kretinski gibi Bolşevik önderlerin olduğu 21 sanık bir “sağcılar ve Troçkistler bloku”na katılmakla ve düşman devletlerle ittifak halinde SSCB’yi parçalamakla suçlandılar. Sanıkların on dokuzu idam edildi. Böylelikle Stalin, bir bürokrasi diktatörlüğü kurar ve kendi saltanatını ilan eder.
Ütopik Sosyalizmin, diğer adıyla komünizmin asla hayata geçirilemeyecek oluşunu Sosyolog Robert Micheal 1911 senesinde “Siyasi Partiler” adlı eserinde belirtmiş ve “Oligarşi’nin Tunç Kanunu ”adlı bir sosyolojik bir tez ortaya atmıştır. Bu teze göre solcu ve sosyalist parti örgütlenmeleri, eninde sonunda küçük bir ”elitist zümrenin” eline geçecektir. Bu sorunun üstesinden gelinmek üzere gruplar oluşturulduğunda ise grupların kendi arasındaki iletişim mekanizması, bürokrasiyi doğuracak, bürokrasinin güçlenmesi de oligarşiyi getirecektir. Sosyolog Robert Micheal’in bu tezi, aslında SSCB ve Doğu bloğunda var olan bir soruna parmak basmıştır. Çünkü doğu bloğu ülkelerinde yıllarca devlet mekanizması ”Polütbüro” adı verilen sosyalist elitistler tarafından yönetilmiş ve bu ortaya çıkan oligarşi sınıfı, sosyalist toplumun gelir kaynaklarını ve alın terini sömürmüştür. Bu gibi örnekler bile aslında, komünizmin Sınıfsız Toplum fikrinin bir hayalden ibaret olduğunu göstermektedir.

 

Tanrı Türkü Korusun…

Emir Yetiş

Kaynakça:

Casanova, Julian. The Spanish republic and civil war. Cambridge University Press. 2010

Karl Max Das Kapital 1.Cilt

Karl Max Das Kapital 2. Cilt

Robert Micheal ‘Siyasi Partiler”

“1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap, Lev Sedov

Abel PAZ ”HALK SİLAHLANINCA DURRUTİ VE İSPANYA ANARŞİST DEVRİMİ” Kaos yayınları Çeviren:gün zileli

Marx-Engels ”Komünist Parti Manifestosu”

SMİRNOV, B.G., Sistema mesto zaklyuçenya ve SSSR 1917-1930, Moskva, 2000, s.

4-36.

SOLJENİTSİN, Arhipelag GULAG, www.memo.ru/history/NKVD/GULAG/index.htm Svod

zakonov Rossiyskiy İmperii, SPb., T1, 1991.

GARF, F., POPOV, V., Gosudarskiy terror v Sovetskoy Rossii 1923-1953, istoçniki i

ih interpretatsii, Oteçestvennıye arhivi, 1992. (Sovyet Rusyadaki Devlet

Terörü, “Vatan” Arşivleri; kaynaklar ve açıklamalar, 1992, s. 29-54.

ŞKAPOV, D.V., SİGAÇEV, S.P., SMİRNOV, M.B., Sistema Mest Zaklyuçenye v

SSSR, www.memo.ru/history/NKVD/GULAG/maps/ussri.htm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone