“Kutsal Dehşet”

Enis Berberoğlu, “Laiklik Asıl Kime Lazım” başlıklı yazısında, James Haught’un “Kutsal Dehşet” isimli kitabından şunları aktarmıştı:

“…Mesela 1776’da Abbeville, Fransa’da genç bir çocuk dine saygısızlık etmekle suçlandı. Meryem Ana ile dalga geçen şarkılar söyleyip din adamları geçerken şapkasını çıkarmadığı söyleniyordu. Kiliseyi eleştirmenin cezası ölümdü.

Chevalier La Barre adındaki gencin ceza olarak önce dili ve sağ eli kesilecekti, sonra da direğe bağlanıp yakılacaktı. Yazar Voltaire onu kurtarmaya çalıştı ve dava parlamentoya taşındı. Parlamento merhamet gösterdi, çocuğun sakat bırakılıp yakılması yerine doğrudan kafasının kesilmesine izin verdi. Çocuğun cezası 1 Temmuz 1776’da, infaz edildi. Cesedi Voltaire’in Felsefe Sözlü’nün bir kopyasıyla birlikte yakıldı.

Meksika’da 1500’lerde, Aztek din adamları binlerce insanı tanrılara kurban etti. Aztekler, güneşin her gün insanların –kurban taşlarında çıkarılan- kalpleriyle beslenmezse, kaybolacağına inanıyorlardı.

Yağmur Tanrı’sını memnun etmek için ise ağlayan çocuklar kurban edilirdi. Böylece gözyaşlarının yağmur getirmesi beklenirdi.

(…) 1980’lerde Şii din adamları İslam’ı kabul etmeyen Bahailerin öldürülmesini emretti. İçlerinde kadın ve çovukların da bulunduğu iki yüz kadar Bahai asıldı ve kurşuna dizildi. Kırk bin kadarı ise İran’dan kaçtı.

1983’te Darkley, Kuzey İrlanda’da, bir Pazar sabahı Katolik teröristler otomatik silahlarla bir Protestan kilisesini taradı. Üç kişi öldü ve yedi kişi yaralandı. Kuzey İrlanda’da yirmi yıl boyunca devam eden dinsel çekişme, bu tür saldırılarla üç bin kişinin yaşamına mal oldu.

1096’da Birinci Haçlı Seferi’nin başlangıcında binlerce Hristiyan, kutsal topraklara ulaşıp Müslümanları öldürmek amacıyla Haçlı ordusuna katıldı. Almanya’da bazı Haçlılar tanrı tarafından kutsanmış olduğuna inandıkları bir kazı takip ettiler. Kaz onları Musevi mahallelerine götürdü. Bu mahallelerde Musevi evleri yakıldı ve hepsi öldürüldü.”

Şüphesiz, tarih daha pek çok örnekle doludur. Şunu unutmamak gerekir ki tarihte katliamları gerçekleştirenler için, istisnasız olarak hepsi din adına yapmıştır demek de, din adına yaptığını söyleyen bir kişi de sırf böyle söyledi diye, samimi bulunacak değildir. Aklı şaştığında her insan, türlü vahşetlere, ahmakça sebeplerle imza atabilir.

Din adına yapılan her türlü zulüm de, “Laik Türkiye bize zulmediyor, özgürlük vermiyor” diyen dincilerin gerçek maskesini ortaya çıkarmaktadır. Her dinci İran’dan, Suudi’den farklı düşündüğünü iddia eder ama nihayetinde farklı bir şeriat rejimi de kursa, en büyük düşmanlığı akla ve özgürlüğe olacaktır.

21.yy’da zulüm, sadece adam öldürmekle, sakatlamakla, kurban etmekle olmuyor. Akla ve mantığa aykırı her türlü hareket, her türlü hurafe, birer kutsal dehşettir. Türkiye’de kasıtlı olarak bu akıl düşmanlığı yüceltiliyor, hurafeler ve hurafeciler bilimin yerini alsın diye uğraşılıyor ve her gün bir yeni tuhaf insan, milletin sinirlerini zorluyor, sabrını sınıyor.

ÇOMÜ Deniz Bilimleri ve Teknoloji Fakültesi, Deniz Teknoloji Mühendisliği Bölümü Dr.Öğretim Üyesi Halil Kuşku, “Müziğin Koni Balıklarının Davranışları, Stres ve Gelişimi Üzerine Etkisi” adında bir doktora tezi hazırlamış. 2 yıl önce, balıklara, 12 farklı ses dinletilmiş. Bu sesler arasında, tasavvuf müziği ve Kur’an-ı Kerim’den “Rahman Suresi” de varmış.

Bu bana mantıksız gelmiyor. Klasik müzik dinlettiğiniz zaman da, canlılar üstünde olumlu etki yapabiliyor. Üstelik, bahsi geçen çalışmada, şehir gürültüsü dinleyen balıklarda olumsuz gelişmeler gözlemlendiği kaydedilmiş. Bunda şaşılacak ne olduğunu cidden merak ediyorum. Kur’an dinleterek fasulye büyüten İmam Hatipli Levent Akbaba’ya neden doktor unvanı verilmediğini, hatta Kuşku’nun çalışmasının neden intihal sayılmadığını da merak ediyorum.

Şunu da merak ediyorum: Neden Rahman Suresi?

Mekke’de inen surelerden Rahman suresi, 78 ayetten ibarettir. Bu sureyi inceledim. Kuşku, birkaç tane, su ile ilgili ayetten ötürü mü, yoksa Rahman suresinin makamından ötürü bu ayetleri dinletti?

“Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın. (9)” ayeti, daha çok insanlara, hele ki bugünkü Türkiye’ye seslenmiyor mu?

Üstelik sure, açıkça insan ve cin topluluklarına hitap ediyor: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. (33)”.

Balıklar cin midir? Cinlerle akraba mıdır? Astronot olma iddiasında bir balık mı vardır?

Dincilerin ya da onların ekmeğine yağ sürenlerin vukuatlarını incelerken, paradoks içinde kalıyorsunuz. Konu konuyu açıyor; dallanıp budaklanıyor. Rahman suresinin mealinde 33.ayetin çevirisine dikkat ettim.[1] Ayetteki son cümle “Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz” olarak çevrilmiş.

Yaşar Nuri Öztürk, “Akıl ve Kur’an Nasıl Dışlandı?” isimli kitabında, 33.ayetin mealini aynen şöyle vermiştir:

“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin burçları tarafından/köşelerinden geçip gitmeye/göklerin ve yerin katmanlarına nüfuz etmeye gücünüz yeterse, hadi, geçin gidin/nüfuz edin! İlme dayanan hüccet dışında hiçbir şeyle nüfuz edemezsiniz.”

Yine, Öztürk, aynı eserinde Ragıb el-İsfahani’nin el-Müfredat isimli eserinden şu tanımı aktarmıştır:

“Hüccet, tartışılan veya amaçlanan şeyi apaçık ortaya koyan tanık, kanıt ve gösterge demektir.”

Yani hüccet, akıl demek, ilim demek, kanıt demek… Cübbeli yalan söylüyor, uzaya gittiniz, gidebilirsiniz, demek…

Sahtekarlık ve yalan öyle bir şeydir ki onu aydınlatmak isteyen insan hep bir paradoks içinde kalır. İlimden söz eden bir ayet neden bu denli değiştirilmiştir? Dr.Öğretim Üyesi bir kimse, neden bu sureyi kullanmıştır? Umuyorum ki sadece makamından ötürü tercih etmiştir.

Bir zamanlar değerli insanlar yetiştiren Diyanet’in ve İmam Hatiplerin, laiklik karşıtı söylemlerle beslenen etten kemikten putlarca mahvedilmesi, siyasilerce kullanılması yeterli gelmemiş ya da bir aşama olarak görülmüş olacak ki mahvedilme sırası, zaten harap haldeki diğer okullara geldi. Yeni eğitim sistemimiz, “Din dersi zorunlu olacak; tarih, matematik, felsefe seçmeli olacak.” diyormuş.

Türkiye’de bir kitle var, bunlar memleketteki her değişim hamlesi için, “Filancayı çok denedik, filancasını deneyelim, bir şey kaybetmeyiz.” cümlesini dilinden düşürmüyor. Bu cümleyi kuranlar da, çoğunlukla, medya patronlarının şemsiyesinde serinleyen çakma aydınların gevşek zihniyetliler oluyor. Televizyonlar da iki grupla dolu: Hurafeler üstünden insan aklıyla oynayanlar; çakma aydın kimliğiyle insan aklıyla oynayanlar.

Türk devletine düşman olanların hamleleri bitmiyor. Birtakım yabancı vakıflar, hem siyasal İslam’ı hem de Kürtçüleri desteklemekten vazgeçmiyor. Siyasal İslamcı-Komünist-Kürtçü işbirliği devam ediyor; komünist, nohutla uyutuyor, bölücü kurşunla acıtıyor, dinci hurafeyle avutuyor.

“Kutsal dehşet” hız kesmeden devam ediyor.

 

[1] Mealde,  kuran-ikerim.org sitesinden faydalandım.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone