Mezhep Çıkmazı!

Son gelişmelerle beraber yüzyıllardır halledilemeyen bir mesele olan mezhepçilik ve Şah İsmail/Yavuz Sultan Selim mücadelesi konusu yine alevlendi. Kendisini ‘ileri’ Müslüman olarak gören, dindar(!) ve sakallı olanlar Yavuz, karşı taraf ise Şah oluyor, yeni Çaldıran Savaşına hazırlanıyorlar.

Aklı başında her tarihçinin mutabık kaldığı nokta, Çaldıran’da kaybedenin Türk milleti olduğudur. Her fırsatta tarihten ders alınması gerektiğini savunanlar konu buralara gelince her şeyi unutuyorlar. Bu meselede ‘Sünni İslam’ı’ temsil ettiğini iddia eden dernek, vakıf ve cemaatlerin büyük payı vardır.

Çaldıran Savaşı her şeyden evvel, coğrafyanın zorladığı bir mücadeledir. Fırat nehri Güneydoğu Anadolu’da coğrafyayı ikiye böler ve batısına sahip olmayan doğusunu, doğusuna sahip olmayan da batısını yönetemez. O dönemde bu durum iki Türk devletinin aleyhinedir ve böyle bir mücadeleyi başlatmıştır.

Osmanlı Devleti Kızılbaş düşmanı değildir. ‘Sofu’ lakabıyla bilinen Sultan II. Bayezid, Anadolu’da yaşayan birçok Kızılbaş dervişine para göndermiş, tekkelerini büyütmelerine yardımcı olmuştur. Bunun yanında Alevilik ve Kızılbaşlık konusunda Osmanlı uleması, itikat yönünden eleştiri yapmamıştır. Yani bu konu din meselesi değil, siyasi bir meseledir. Yorum yapanlar, fetva verenler aynı siyasi amaca hizmetten başka bir amaç gütmemiştir. Bunu kimse unutmasın.

Yavuz Sultan Selim 40 bin Kızılbaş’ı katletmemiştir. Dönemin şartlarına göre bu derece büyük bir katliam demek, gelecek yıllarda doğu ve güneydoğu Anadolu’da yüzlerce köy, onlarca vilayetin yok olması demektir. Böyle bir şey gelecek yıllarda görülmediğine göre bu katliam hikâyesi Kürt İdris-i Bitlisi’nin uydurmasından başka bir şey değildir.

Katliam meselesinin uydurma olduğunun bir diğer delili Safevi tarihçilerinin aynı rakamı vererek, yani 40 bin Sünni’den bahsederek, bunların İran’da öldürüldüğünü yazmasıdır. Madem böyledir, Anadolu için zikrettiğim etkinin aynısının İran’da da görülmesi gerekir. Böyle bir olayla karşılamadığımıza göre demek ki bu konu siyasi bir yarışın etkisidir.

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’la başlayıp, Mısır Memluklerı’nı ortadan kaldırarak İstanbul’a döndüğü büyük doğu seferi kültürel açıdan açtığı yara yüzünden değerlendirilmelidir. Türkler İslamiyet’in Maturudi ekolündendir. Bu ekol akıl ve mantığa dayalıdır. Bir konu hakkında, ‘şeyhim, pirim ne derse odur, değil, akıl ve mantık ne derse odur,’ esasını kabul eder.

Araplar ise genellikle ‘Eşarilik’ ekolündendir. Bu ekol biat etmeyi esas alır. Fetva makamı ne derse odur. Avam kısmı dini konularda fikir yürütemez. Bugün Gülen Cemaatini, IŞİD’i, Boko Haram’ı, Taliban’ı üreten ekol bu ekoldür. Haşhaşiler’de bu kadroya dâhildir.

İşte Yavuz’un bu seferi Arap ulemasının Osmanlı medreselerine girmesine ve Türklerin dini hayatının değişmesine sebep olmuştur. Aslında savaştan, kayıplardan daha önemli olan budur. Çünkü bu durum yüzyıllar boyunca Türklerin hayatını etkilemiştir.

Bugünün Türkiye’sinde mezhep savaşı çıkacağına, inanmıyorum. Yıllardır Türkiye için büyük tehlike olarak gösterilen bu tehdidin yersiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de ruhunu yobazlara satmamış Türkler halen çoğunluktadır. Böyle bir durumda Sünnilikten yana değil doğrudan yana olacaklardır.

Olayların o raddeye varmaması ve bu yersiz propagandanın daha fazla can sıkmaması için Türklük ortak paydasının farkına varıp, buna göre hareket etmek gerekiyor.

Burada Alevi/Kızılbaşlara da büyük görev düşüyor. Onların da Sünnilik karşıtı veya mezhep meselesini kurcalayanlara karşı uyanık olması gerekiyor. Özellikle DHKP-C gibi Alevilerin sözde ‘ezilmişliğini’ kullanarak çocuklarını kandırmasının önüne geçmeleri, bunları gördükleri yerde tepelemeleri lazım.

Kendileri neye inanırsa inansınlar, nasıl ibadet ederlerse etsinler Türk milletinin asli unsurudurlar. Hiçbir mazeret, kanlarından gelen bu dâhil olmayı yok edemez. Bunu unutmasınlar.

Her iki güruhunda fark etmesi gereken şey Türklüktür. Klasik meselelere takılıp kalmak yersizdir. Şuur, her iki tarafın sahip olması gereken tek şeydir. Bir sepet elmanın içinde çürüklerin de olabileceğini unutmamak gerekir. Hüküm çürüklere göre değil, sağlam olanlara göre verilir. Herkes hükmünü böyle versin.

Daha önce söyledim, tekrar ediyorum; ‘İçinde vatan hainliği bulundurmayan hiçbir hâl, iki Türk’ün birbirine sövmesine veya birbirini öldürmesine mazeret olamaz’.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone