Muhafazakarlar, Tecavüz, Cehennem, Japonya

Yerli ve milli bir o kadar da muhafazakar iktidarımızın hüküm sürdüğü son 15 yılda taciz, tecavüz, çocuk istismarı gibi suçlarda bir hayli artış oldu. İlk beş yılı kadrolaşma, yerleşme, nüfuz etme süresi olarak değerlendirirsek, hükümetimizin istediği gibi at koşturabildiği son 10 yılda ülkemizde taciz, tecavüz ve çocuk istismarı 700 kat arttı.

Bunlardan en fazla ses getirmesi gereken ancak getirmeyen ise sayın hükümetimizin kızıl elmasını yani dindar nesil projesini hayata geçirmeyi hedefleyen kurumlardan birisi olan Ensar Vakfı’nda yaşanan skandaldır.

Kısaca rakamlara bakıp devam edelim:

Dindar neslin dindar hocaları tarafından Ensar Vakfı’nda 45 erkek çocuğuna tecavüz edildi. Adliyelerdeki 4 tecavüz davasından biri çocuklarla ilgili. Adalet Bakanlığı’nın 2014 verilerine göre, her ay Adli Tıp Kurumuna 650 çocuk cinsel istismarı vakası gönderilmekte.

Açılan toplam dava sayısı: 40.266
Karar çıkan dava sayısı: 24.825
Mahkumiyet Kararı: 13.968

Avrupa’daki en yüksek çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları oranına sahip Türkiye’mizde 2015 yılında 31,337 kız çocuğu çocuk yaşta evlendirildi.

Şimdi gelelim işin sosyolojik ve psikolojik yönüne.

Sosyal yapımız gereği muhafazakar bir toplumuz. Vatandaşlarımızın %95’den fazlası Müslüman. Ama öyle hz İsa’yı filmlerde alaya alan Hristiyanlar gibi değil. Harbi Müslüman. Hayatında camiiye gitmese, her gün şarap içse bile “Camiler yıkılacakmış” diye haber çıktığında önündeki şarap şişesini kapıp “Siz kimin camiisine şekil yapıyorsunuz lan!” diye saldırabilecek kadar duyarlı bir Müslüman.

Kuranı Kerim’de tacizden, tecavüzden, istismardan, bunların çocuklu versiyonlarından falan bahsedilmez. Hatta “zina yapmayın” bile denmez. “Zinaya yaklaşmayın!” denir. Konu o derece ciddidir yani.

Peki o zaman son derece Müslüman olan toplumumuz neden çocuk istismarında dünya üçüncüsü? Neden hep böyle şeyler tarikatlardan, cemaatlerden, dini kimliği olan yapılardan, muhafazakar halktan çıkıyor? Bu adamlar bu eylemin sonucunun cehennem olacağını bilmiyor mu?

Ya bu herifler cehennemden korkmuyorlar ya da Tanrı’ya inanmıyorlar.

Gelelim işin psikolojik boyutuna.

Hayır. Bu herifler hem cehennemden korkuyorlar hem de Tanrı’ya inanıyorlar. Ancak, yasak tatlı bir şey olmasa hz. Adem o kadar cennet nimetini bir kenara bırakıp kurtlu bir elmanın peşine düşmezdi. O, Allah’tan korkardı. Peygamberdi. Tanrı’yla bire bir muhatap olmuştu. Buna rağmen O’nun “yapma” dediği şeyi yaptı. Çünkü yasaklar dış güçler tarafından koyulduğu takdirde kişide onu çiğnemeye yönelik eğilim artar. Bu bağlamda korku caydırıcı bir güç oluşturmaz. Korktuğu halde gözünün içine baka baka yasak olan şeyi yapar.

Burada Tanrı’nın sistemi hatalı değil, insanların onu ele alış biçimi sıkıntılıdır. Din kültürü ve ahlak bilgisinin ahlak kısmını bir kenara bırakıp sadece din kültürünü eğitime adapte edersek ortaya bir sürü yapılmaması gereken, günah olan tatlı yaramazlıklar çıkarmış oluruz.

Bunun kanıtı ise bu tür ahlak dışı suçların en düşük olduğu ülkelerden biri olan Japonya’dır. %40’ı ateist, %40’ı Şintoist olan bir millet bırakın tacizi tecavüzü, ihmalkarlık yaptığında bile kendini mahkemeye çıkmadan cezalandırabiliyor.

1960’larda Yale Üniversitesi’nde Psikolog Howard Levanthal tarafından korku faktörünün yaptırım gücünün zayıf olduğunu kanıtlayan bir araştırma yapılmış. Araştırmada bir grup son sınıf öğrencisine rastgele 7 sayfalık tetanos aşısı yaptırılmasının önemi ile ilgili broşür dağıtılmış. Bu broşür öğrencilere yüksek korku baskısı verecek şekilde hazırlanmış. Tetanos ürkütücü bir şekilde açıklanmış, nöbet geçiren bir çocuğun ve soluk borusu açma yaraları olan, idrar sondalı ve burunlarına borular takılmış başka kurbanların renkli fotoğrafları broşüre konulmuş. Öğrenciler broşürü incelemişler ve konuyu anlayıp anlamadıklarına dair kısa bir anket yapılmış. Hepsinin konuya vakıf oldukları, broşürü inceledikleri anketle anlaşılmış. Sonraki 72 saat boyunca ise broşürün önerdiği tetanos aşısını öğrencilerin sadece %3’ü yaptırmış.

Bu araştırmadan da korkunun yaptırım gücünün neredeyse hiç olmadığı anlaşılmış.

Beyin yüksek korku ve acı deneyimlerini zaman geçtikçe törpüler. Bu korku ve acı deneyimlerinin hafızada sadece bir anısı kalır. Kişi travma yaşamışsa bile bu, olay anında yaşanan duygusal yoğunluğun bıraktığı hasardır. Aynı korku benzer şartlar oluşmamışsa yaşanmaz.

İşte bu durum neden yoğun din eğitimi almış, dini öğretilere maruz kalmış, hayatının her anında dini değerleri ön planda tutan insanların ahlak dışı eğilimlere en fazla yatkın olduğunu, zinaya yaklaşmaması bile gerekirken kız-erkek çocuklarını tecavüz etmeye kalkıştığının bir göstergesidir.

Allah korkusu değil, Allah sevgisi aşılandığı sürece; ahlak dışı eylemlerin kötü sonuçlarından değil, insani değerlerden ve vicdandan bahsedildiği sürece; önce iyi bir Müslüman değil, önce iyi bir insan olunması gerektiği çocuklarımıza aşılandığı ve çocuklarımıza bu temel eğitimlerin cinsi, cibiliyeti belli olmayan insanlar tarafından değil bizzat örnek olarak bizim tarafımızdan verildiği takdirde bu suçların önüne geçebiliriz. Ülkemizi daha yaşanılabilir bir hale getirebiliriz.

Bu uzun vadeli bir çözümdür.

Uzun vadeli çözüm meyvelerini verene kadar kısa vadede bunun önüne geçmenin tek yolu ise korkuyu soyut bir kavram olarak değil somut olarak suça meyilli kişilere göstermektir. Bunun da tek yolu:

TACİZCİYE, TECAVÜZCÜYE, ÇOCUK İSTİSMARCISINA, TERÖRİSTE, VATAN HAİNİNE, DEVLETİ HORTUMLAYANA, UYUŞTURUCU SATICISINA, KADIN TACİRİNE İDAM!’dır.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone