Muhtaç Olduğun Kudret Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur

Herkesin hayatta en sevmediği üç şey vardır. Buradaki şey sonsuz olasılığı ifade eder. Sonsuz durum ve nesneden en sevdiğin veya sevmediğin üç taneyi seçebilmek çok zor bir iştir. Uzun uzun düşünme ve gözlem gerektirir.

Bu üç şey bana sorulacak olsaydı diğer ikisi için uzunca düşünmem gerekirdi ama bir tanesini hemen söyleyebilirdim: Tutarsızlık.

Söylediklerin birbirine ve yaptıklarına aykırı olmamalı. Ama maalesef ülkemizde durum böyle değil. Göz önündeki insanların hepsine bakın. Hepsinin zaman zaman tutarsız konuşmalar yaptığını, davranışlarda bulunduğunu göreceksiniz. (Hdp’nin bu genellemeye dahil olmaması ise ayrı bir ironidir.)

Bu durum milletimizin büyük çoğunluğu için de geçerlidir. Herkes vatan millet sakarya havada takla atar. Ama iş elini taşın altına koymaya gelince “artık bizden geçti”, “memur olamam sonra”, “mimlenmeyelim şimdi durduk yere”, “mülakata gireceğim sıkıntı olmasın şimdi”… cevaplarını çokça duyarız. Ben bu lafları üniversitede çok duydum. Üniversitenin Pkk yapılanmasıyla bunların el üstünde tutulduğu açılım süreci zamanı çok çatıştık. Bir avuç Türkçü’ydük. Diğerlerine “bu sizin de vatanınız yanımızda olsanıza” dediğimizde ise yukarıdaki bahaneleri ıkınıyorlardı.

Ama sorduğunuz zaman en büyük Atatürk Gençliği bunlardı. Milli Mücadele’den, Çanakkale Savaşı’ndan sanki film anlatır gibi heyecanla bahsederlerdi. Mangalda kül bırakmazlardı.

Onların askeri olduklarını iddia ettikleri Mustafa Kemal kendisinin ve ailesinin canı pahasına elini taşın altına değil, başını celladın kılıcının altına sokarak 100 yıl önce bugün Samsun’a ayak bastı.

Sen kıçı boklu memuriyetin için sesini dahi çıkarmakta tereddüt ederken; O, senin için padişahın bizzat kendisine karşı gelerek Tüm Generallikten istifa etti.

Sen vitaminsiz bir kaç Pkk’lıyla dövüşmekten çekinirken; O, zamanın en büyük devletleriyle meydan savaşı yaptı. En modern orduları tarumar etti. En aristokrat devlet adamlarına pabucunu ters giydirdi.

Sevdalısı olduğu bu millet uğruna anası bacısı İngiliz’in tüfeğinin, Padişah’ın kılıcının altında yokluk içerisinde yaşamaya çalışırken; O, gece uyumadı gündüz oturmadı.

İtin birinin günün birinde keşke Yunan galip gelseydi diyeceğini bile bile doğum sancısından beter olan böbrek ağrılarıyla Helen döllerini Ege’nin tuzlu denizinde yıkadı. Ama o it öldüğünde Kendi koltuğunda oturan bir cumhurbaşkanının başsağlığı mesajı yayınlayacağını bilemedi. Çünkü O hepimizden emindi. Yaşadığımız onca şeyin bize ders olacağını düşündü. “Akıl ve bilimi kendinize rehber edinin” derken bu lafları dinleyeceğimizi sandı.

“Ben herşeyden önce bir Türk milliyetçisiyim.” dedikten sonra “Beni görmek demek yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.” dedi.

Yani söylediklerine, fikirlerine, eserlerine sahip çıkmamızı, bunları benimsememizi istedi.

Biz ise benimsediğimizi düşündük. Ona sövenleri veya hatırasına saygısızlık edenleri el üstünde tuttuk (Nazım Hikmet, İsmet İnönü, Sabahattin Ali,…). Onun eserlerine kastedenlere saygı atfettik (Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Yılmaz Güney,…). Onun fikirlerini çarpıtanlara, Türkçülüğünü görmezden gelenlere, milliyetçiliğini başkalaştıranlara, sözlerini işine geldiği gibi yorumlayanlara prim yaptırdık (Müjdat Gezen, İsmail Küçükkaya, Yılmaz Özdil, Zülfü Livaneli, Tarık Akan,…).

Kendisi 100 yıl önce bugün Samsun’a geldiğinde tek tedirginliği Türk milleti, tek hedefi bağımsızlık ve muhtaç olduğu tek kudret damarlarındaki asil kandı.

Bu vaziyette çıktı meydana ve Bozkurt gibi tuttuğunu kopardı. Sonra da yaptıklarıyla tutarlı olarak kendi kanından olan gençliğe tüm zorlu koşullarda başarıya ulaşmanın yegane sırrını anlatmak için bir yazı kaleme aldı. Ve diyordu ki: “Muhtaç Olduğun Kudret Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur“.


Caner Kara bugün çok güzel bir yazı kaleme aldı. Özet olarak diyor ki “Atatürk’ün ülkesinde, hem de o ülkenin kaymağını yiyen bazı soysuzların, hırsızların, namussuzların, nankör sığıntıların, boyalı çakalların, sünnetli devşirmelerin Atatürk’ü anmama çabası, onu anmadan 19 Mayıs geçiştirme gayreti bence çok olumlu bir harekettir… İtin, uğursuzun Atatürk’ü anması, riyakar alkışları, samimiyetsiz lafları, onun şerefli ruhunu rahatsız eder. Cephede tepelediği düşmanların, cephe gerisinde kalmış tohumları, onu yad etmiyor diye gocunacak bir şey yok. Şerefli adamların, şerefsiz alkışçılara ihtiyacı olmaz…”

Keşke Atatürk’ü anmayarak tutarlı bir davranış sergileyenler gibi onu andığını zanneden ama Atatürk’ü olduğundan bambaşka bir şekle büründüren sünepelerin, dip boyası gelmiş Kemal teyzelerin, enginar çiçeğine dönmüş İsmet amcaların da davranışları aynı tutarlılığı gösterse.


Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. “Bir daha gel Samsun’dan sarı saçlım mavi gözlüm” laflarını bir kenara bırakıp Samsun’a kendi başına çıkmaya çalışanlara ve Kazım Karabekir’e de selam olsun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone