Müslümanlar Dinleyin- 1

onkapak
Hurafelere Karşı Türkçülüğün Müdafaası

(Müslümanlar Dinleyin başlıklı- Haziran 2016 tarihli kitapçığın içeriğini parçalar halinde burada yayınlayacağım. Faydalı olmasını dilerim. C.K.)

Türkçülük, Türk tarihinin bilinen ya da bilinmeyen bütün devirlerinde varlığını sürdürmüş; fakat ve maalesef en fazla, Türklüğün zor zamanlarında adından söz edilmiş, sevdalıları artmış, göze batmış bir davadır. Nasıl ki hastalıktan şikâyeti olanlar hastanenin yolunu tutuyorsa, nasıl ki Cuma günleri camiler dolup taşıyorsa, nasıl ki insanlar kırsaldan şehre göçüyorsa, Türklüğün zor zamanlarında da Türkçülük daha fazla kişinin aklına geliyor, daha çok kimsenin fikir gündemini meşgul ediyor. Doğası ve mantığı itibariyle, Türklüğün meselelerine, Türklerin sorunlarına çözüm sunma aracı olan Türkçülük, bu doğal işlevini yerine getirmeye çalıştığı sırada, akla gelebilecek her türlü fikir cephesinden, istisnasız olarak bütün görüş cephelerinden engellerle, iftiralarla, isnatlarla, eleştirilerle karşılaşıyor. Birbirine düşman olan görüşler ve o görüşlerin sahipleri bile, mesele Türkçülük olduğunda, karşı cephede buluşuyor, ittifak ediyor. Kapitalistin ve komünistin, misyonerin ve tebliğcinin, sömürülenin ve sömürenin, hizipçinin ve hizipsizin, faşistin ve demokratın vs… aynı anda düşman olabildiği, karşısında birleştiği, aynı cümlelerle eleştirdiği –belki de- tek dava Türkçülük; belki de tek kitle Türklüktür!

Türkçülük düşmanlığını, fikirlerinin temel prensibi haline getirmiş zümreler arasında bir derecelendirme yapmak imkânsız denecek kadar zordur; zira bu fikir sahipleri, Türkçülüğe saldırmak hususunda kendi aralarında da bir yarış halindedirler ve bu yarış, henüz bitmiş değildir. Türkçülüğe saldıranlar, onu yok etmek isteyenler, mesele Türkçülük olduğunda kendi aralarında ateşkes ilân etmekte, tam bir uyum içinde yarışmaktalar. Taktik ve teknikleri de bu uyum nedeniyle birbirlerine çok benzemekte, adeta birbirini taklit etmektedir. Türkçülüğe hücum etmeye çalışan her türlü görüş sahibinin, şirret niyetlerini perdeleyecek ve alet olarak istismar edilebilecek bir materyale ihtiyacı oluyor. Bazıları gelir dağılımının adaletsizliğini kullanarak soydaşlarımızın fakirliğini, bazıları halk masalı haline gelmiş rivayetleri kullanarak maneviyatını, bazıları dönemin ve dünyanın siyasî malzemelerini kullanarak hissiyatını hedef alıyor; fakat hangi cepheden olursa olsun; düşmanlarımızın tamamı da cehaletten yararlanıyor ve en önce de Türk’ü Türkçülüğe düşman etmek için çabalıyor.
Bu küçük makalenin konusu, Türkçülük düşmanları arasında en fazla kara propaganda kullanan, yani Türklüğün maneviyatını hedef alan, daha özel bir ifadeyle, İslam’ı kirli siyasetine alet edenlere ve bu iftira kampanyasına alet olanlara cevap vermektir.

***

Türkçülük; amacı açık, konusu belli, prensipleri ortada olan bir davadır. Türkçülerin gizli gündemi, saklı ajandası, takiyye ihtiyacı yoktur. Davamızın temel prensipleri, ömrünü Türkçülük yolunda dönmeden ve sapmadan sarf etmiş dava adamları tarafından belirlenmiş; kendilerinden sonra gelenler tarafından da kabul görmüş, benimsenmiş prensiplerdir. Dünyanın değişen şartları sebebiyle taktik ve strateji değişebilir. Türkçüler, önceliklerini güncelleyebilir. Mesainin ve emeğin ne şekilde değerlendirileceğini, Türkçülüğü dava edinmiş olanlar, çeşitli zamanlarda yeniden planlayabilir. Fakat her hâlükârda, ilkeler, prensipler, amaç ve ülküler aynı kalacaktır.
İşte bu değişmez prensiplerden ve Türkçülerin çok açık biçimde üzerinde ittifak ettiği gerçeklerden bir tanesi de Türkçülüğün bir din olmadığı hususudur. Evet, Türkçülük, insanlık âlemine ya da Türk milletine, yeni bir din sistemi, yeni bir inanış biçimi, yeni bir ahiret anlayışı teklif etmiyor. Çağrı sahasını Türklük âlemiyle sınırlandırmış olan biz, Türklerin öldükten sonra başlarına gelecekleri tartışmak, konuşmak, düşünmek işini değil, mevcut durumunun tespiti ve iyileştirilmesi meselesini dava ediniyoruz. Türkler arasında ayrılığa sebep olan bütün meseleleri, bahane olarak kabul ediyor ve Türklüğün birleşmesinden daha kutsal bir bahane tanımıyoruz. Takım taraftarlığı, hemşehricilik, memleketçilik, mezhepçilik, tarikatçılık, partizanlık, siyasi sınırlar gibi, dinciliğin de milleti bölen bir etken olduğu şartlarda aleyhindeyiz ve onun da zararlı etkilerine karşı mücadele etmeyi vazife biliyoruz.
Bu vazifemizi yerine getirmeye çalışırken dini, bir araç, sermaye, malzeme etmiş olan tarikatçı, siyasetçi, tüccar takımının ilkesiz hücumlarına maruz kalıyor, bitmeyen ithamlarına muhatap oluyoruz. O düşmanlığın, menfaat kaygısıyla yapıldığını ve özellikle kandırılmaya müsait kimseleri hedef aldığını da görüyoruz.

Türkçülüğün, milletin vicdanında saklı duran ve ihtiyaç zamanlarında ortaya çıkan sistemsiz ve plansız bir tepki içgüdüsü olduğu devirlerde, milletimizin temiz ve masum inançlarını istismar edenler, kendilerine sınırsız etki sahası bulmuşlardı. Türkçü fikir adamlarımızın bu davayı sistemli biçimde çerçevelendirip millet vicdanına sunduğu günden itibaren, Türklüğün kanlı düşmanları gibi, cehaleti ve hurafeyi sermaye edinmiş bu türlü iç düşmanlar da rahatsız oldu. Türk’ün kan vergisi vererek kurduğu devletlerde, din kardeşliği hesabına makam edinmiş, servete konmuş, ticaret düzeni kurmuş bir takım gayri Türkler, Türkçülük yayıldıkça bu saltanatlarının elden gideceğini, kanı emilen milletin uyanacağını, hilelerinin ortaya çıkacağını gayet iyi bildikleri için, bütün şirretliklerini Türkçülüğü karalamaya harcamışlar. Onlar cehalete başvurdukça, Türkçüler mantıkla cevap vermiş. Onlar iftiraya tenezzül ettikçe, Türkçüler iddialarına delil sunmuşlar. Onlar yalana sarıldıkça, Türkçüler gerçeğe davet etmiş. Netice itibariyle, bir takım hurafeleri, kaynaksız söylentileri, delilsiz uydurmaları “İslam” başlığı altına sokup silah olarak kullanan bu gayri Türklere, biz her zaman Türkçülüğün ne olduğunu anlatarak, onların iddia ettikleri gibi bir şey olmadığını tekrar ederek cevap verdik. Bu fikir çekişmesinin birkaç değişmez kuralı olduğunu artık biliyoruz. Şöyle ki;

  • Türkçülüğü İslam adına itham edenler, her zaman Türk olmayanlardan çıkmıştır.
  • Türkçülüğün İslam’a düşman bir fikir olduğunu savunanların kaynak olarak kullandığı belgeler, İslam’ın kesin kaynakları değil şüpheli bir takım söylentilerdir.
  • Türkçülüğe İslam adına muhalif olanlar, aynı muhalefeti başka Müslüman milletlere ve bazen Müslüman olmayan milletlere bile göstermemişler.
  • İslam adına Türkçülüğe düşman olanlar, kendilerine verilen cevapları görmezden gelmiş; iftira ve yalanla cehalet avcılığı yapmaktan vaz geçmemiştir.

Bu konuyu daha önce defalarca ifade ettiğimiz için, bu defa başka bir yola başvuracağız. Türkçü düşmanı olmayı meslek edinmiş art niyetli kimseleri bir kenara bırakıyor ve bu art niyetli kimselerin yalanlarına hedef olan Müslüman soydaşlarımıza, Türkçülüğümüzün İslam’a göre kimseyi cehenneme göndermeyeceğini, İslam’ın kaynaklarına göre anlatmak istiyoruz.

YÖNTEM

Art niyetli kimselerin, İslam’ı referans göstererek uydurdukları ithamlara, İslam’ı kaynak alarak cevap vereceğiz. Genel bir kabule göre, bir konuyu İslam’a göre değerlendirmek için dört çeşit kaynağa başvurulur. Bunlar sırasıyla; Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır.

Bizim kullanacağımız usül, Müslümanların mümkün olduğu kadar büyük oranına hitap edecek şekilde olmak zorundadır. Sünnet, yani hadise dayalı kaynaklar, Müslümanlar arasında ayrılık sebebi olduğu için ve İslam peygamberinin bizzat kontrolünde yapılmış bir iş olmadığı için hadislere müracaat etmeyeceğiz.

İcma konusu da Müslümanlar arasında ihtilaflı bir meseledir. İslam’ın kaynağı olduğu söylenen İcma “görüş birliği” anlamına gelen bir yöntemdir. Bazılarına göre sahabelerin görüş birliği, bazılarına göre Müslümanların görüş birliği bu başlık altında toplanır. Bize göre, sahabenin ya da Müslümanların görüş birliği sağladığı husus, Tanrı’nın birliğinden yani Tevhid’den ibarettir.

Biz, Müslümanlar arasında en güvenilir kaynak olan Kur’an’a müracaat edecek ve bahsimizin konusu olan Türkçülük, doğrudan orada geçmeyen bir mesele olduğu için de İslam’ın kaynaklarından bir diğeri olan Kıyas’a başvuracağız. Bu şekilde bir yöntem, İslam adına bir takım rivayetlere, hurafelere, kaynağı belirsiz hikâyelere başvurarak, kim olduğu belli olmayan bir takım kimseleri referans alarak Türkçülüğe saldıranların yaptığından bin kere daha ahlâklı ve sağlıklı bir yöntemdir diye düşünüyoruz.
Cevap verirken dayanacağımız noktaları da izah ettiğimize göre, artık sırasıyla Türkçülük hakkında İslam adına üretilen ithamları cevaplayabiliriz.

TÜRKÇÜLÜK ONLARIN DEDİĞİ DEĞİL

İslam adına Türkçülüğü hedef alanların tamamı, Türk soyundan gelmeyenler, yani Türk olmayanlardır. Bunların büyük çoğunluğu da bir Türk ülkesinde, azınlık olarak yaşayan bir millete mensuptur. Bu azınlık psikolojisinin de büyük etkisiyle, Türklere karşı olan hislerini, Türkçülere yansıtmışlar, fakat hiçbiri de kendi azınlık faaliyetlerini yürütmekten geri durmamıştır.

Bu kişilerin, meseleleri kendi baktıkları cepheden değerlendirmek gibi bir sorunu var. Nasıl ki İslam’ı kaynağına göre değil, kendilerine göre yorumluyorlarsa, Türkçülüğü de kaynağına göre değil, kendi keyiflerine göre yorumluyorlar.
Onlara göre Türkçülük, Müslüman milletler arasında ayrılık çıkarmak için türetilmiş, Müslüman olmayan ve özellikle ehl-i kitap diyebileceğimiz dinlerin mensuplarının, bir fitnesidir.[1] Onlara göre, milliyetçilik Avrupa’dan alınmış, biz Meşrutiyet’in ilânından sonra bunu taklit ederek, İslam’ı yıkmak için dışarıdan getirmişiz.[2]

İşte Türkçülüğü bu şekilde değerlendirdikten sonra, ondan bir hayır, bir güzellik, bir mantık beklemek imkânsız hale geliyor. Daha lafın başında kendilerine göre bir Türkçülük tarifi yapınca, o kendi tariflerine göre de kendi değerlendirmeleri türüyor. Yani; kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. İşin aslı öyle değil…

Türkçülük, Türk milletinin millî ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla, Türk milletinin yönetenleri ve yönetilenleri, yani mesupları tarafından türetilmiştir. Milletlerin tarihi, milliyetçiliğin de tarihidir. Türk milleti, Osmanlı’nın Meşrutiyet ilânıyla ya da Fransız İhtilali’yle ortaya çıkmış değildir. Avrupa’nın cehalet çağlarında, hem Avrupa’da, Hem Asya’da büyük ve millî devletler kurmuş, kıtalar üzerinden millî ordular yürütmüş, millî dili, millî kültürü, millî töresi bulunan bir millet, insanlığın son devrinde Avrupa’dan ithal ederek milliyetçilik öğrenmiş olabilir mi? Tam aksine, dünyanın büyük çoğunluğuna millet olma şuurunu öğreten bizzat Türk milletidir. Mehmet Akif Ersoy’un ifade ettiği biçimde:
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
İnsanlığın bütün ufukları kapkaranlıkken,
Işık olup fışkırmışız ta karanlığın koynundan
.”

Özetle; Türkçülüğün “bir Frenk hastalığı” olduğu iddiası, İslam namına Türkçülüğü zan altında bırakmaya çalışanların başvurduğu ilk yalandır. Bunu başka yalanlar takip eder.

TÜRKÇÜLÜK FİTNE DEĞİL

Muarızlarımızın başvurmaktan bıkmadığı bir diğer yalan da Türkçülüğün, mevcut gücümüzü düşmanlarımız karşısında azaltmak için Müslümanlar arasına ayrılık sokmak amacıyla türetildiğidir. Müslüman milletler içinde, aynen bu nedenle batılı devletler tarafından desteklenen milliyetçilik çeşitleri mevcuttur. Bunların en başında Arap ve Arnavut milliyetçiliği gelir. Osmanlı tebaası olarak yüzyıllar boyunca bütün beşerî hakları ve güvenlikleri Türkler tarafından tesis ve garanti edilmiş bu gibi milletlerin milliyetçilikleri, işte o sözde milliyetçilik düşmanlarının da çok iyi bildiği gibi Avrupa devletleri tarafından desteklenmiştir. Aynı zamanda bir İslam devleti de olan Osmanlı’ya karşı bu milletler isyan ettikleri vakit, ellerindeki silahtan başlarındaki fese kadar kim tarafından verildiğine bakılırsa, cahiller bile kimin milliyetçilik ithal ettiğini görebilir. Müslümanın Müslümana silah çekmesi için, Müslüman olmayanların desteklediği milliyetçilik, Türk milliyetçiliği değil, Türk’e silah çeken Müslümanların milliyetçiliğidir. Avrupa milletlerinin Türkçülüğe ne gözle baktığını, biraz araştırma yapan her akıl sahibi insan açıkça görecektir. Türkçülüğün bir fikir hareketi olarak ortaya çıktığı ve artık Osmanlı’nın Müslüman azınlıklarının silahlı isyanın sonuna gelmiş olduğu devirde, batılı yazar ve devlet adamları hep bir ağızdan Türklerin milliyetçilikten uzak durması gerektiğini haykırıyordu. Onlar, bir yandan Osmanlı tebaası olan Müslüman milletlere silah ve asker gönderirken, diğer yandan da Türklere milliyetçilikten uzak durmayı, dinî yasalar etrafında toplanmayı telkin ediyorlardı.[3]
Özetle; Türkçülüğün “fikir hareketi olarak” ortaya çıkışı, bir batılı oyunu, Müslümanlar arasına fitne sokma aracı değil, kan ağlayan ve dünyanın değişik yerlerinde parça parça olmuş Türklüğün yeniden birleşmesi ve defalarca olduğu gibi, o bahsi geçen düşman milletlere karşı ayakta durabilme arayışından ibarettir. Büyük çoğunluğu zaten Müslüman olan Türk milletinin, esaret altında bulunan kollarıyla tekrar birleşmek ve yeniden gürleşmek için girişeceği Türkçülük hareketinden, art niyetli bir sözde Müslüman elbette rahatsız olacaktır; fakat bir Avrupalının, başına belâ olacağını çok iyi bildiği bir Türk birliğini destekleyecek kadar şuursuz olduğunu sanmak, olsa olsa aptallığa işaret eder.

[1] Said-i Kürdi- Mektubat- Üçüncü Mebhas

[2] İslam’a Göre Irkçılık-Babanzâde Ahmed Naim-Sebilü’r Reşad-10 Nisan 1912

[3] Milliyetçilik ve Cemaatçilik- Ziya Gökalp- Yeni Mecmua- 28 Mart 1918

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone