Müslümanlar Dinleyin-2

onkapakMİLLETLERİ AYIRAN, İNSANLARI YARATANDIR

Doğada bulunan her türlü canlının ya da cansızın, kendini diğer varlıklardan ayıran bir adı vardır. Bazı maddeler “metal” başlığı altında toplanır. Bunları, diğer maddelerden ayıran ortak özellikleri vardır. Bütün ortak özellikleri, onların tamamına birden “metal” denmesinin sebebidir. Yine de metallerin hepsi aynı olmadığı için, kendi içlerinde de farklı isimler alırlar. Soy Metal, Soy Olmayan Metal diye iki başlık altında ayrıldıktan sonra, bu başlıkların altında da yine farklarına göre ayrımları devam eder. Bunların iletkenlikleri, erime dereceleri, parlaklıkları, oksijene gösterdikleri tepki vs. farklı farklıdır. Altınla kurşuna “ikisi de metaldir” diyerek, birbirinin aynısı gibi muamele edilemez. Demir kuyumcuda satılmaz.
Bu nasıl ki doğruysa, insanlar için de aynı kural geçerlidir. İnsanlar da bütün canlı türeleri arasında kendilerine özgü farklarından dolayı “insan” başlığı altında ayrılır. Daha sonra, bu sıfatın altında da farklı özellikler gösterenleri farklı isimler alır. İnanç bakımından değerlendirildiğinde Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist, Şintoist vs. sıfatlarla ayrılan insanlık, milliyet bakımından değerlendirildiğinde de Türk, Japon, İngiliz, Arap vs. sıfatlarla ayrılır. Bazı kaynaklara göre dünyamızda 4300 tane ayrı dinin mensubu bulunur; net sayı tespit edilemez. Dinsizler ve sayılmayanlar her zaman bulunur. Bu sayının net olarak tespit edilememesinin bir nedeni de neye “din” denilebileceği üzerinde ortak bir anlayış bulunmamasıdır.
Mesele “millet” konusuna geldiğinde de aynı sorun ortaya çıkıyor. İnsanları iskeletlerine, genlerine, kanlarına, coğrafyaya, soya, dile, renge, devlete vs. çok sayıda farklı değer yargısına göre ayıran, türlü türlü sınıflandırma biçimi vardır. Yine de bu kategorilerden hiçbirine dâhil olmayan ve yine de “insan” başlığı altından atılması mümkün olmayan canlılar bulunur.

Yani, bir kimsenin bir sınıflandırmayı kabul etmeyerek, kendisini dışarda tutması, öyle hissetmesi, öyle söylemesi, bu sınıflandırmaları ortadan kaldırmaz. Bu gerçekler, bu dünyada varlığını sürdürmeye devam eder.
Burada konu edilen Türkçülük düşmanlarının, Türk’ün ne demek olduğunu sorgulayan, çerçevesini çizmeye çalışan, kendilerini o çerçevenin dışında bırakarak bir takım sonuçlara ulaşan gayretleri boşunadır. Onların hüsn-ü kuruntuları, Türklük gerçeğini ortadan kaldırmaya yetmez.

Yazının başında, yazacaklarımız hususunda Kur’an ve Kıyas’a müracaat edeceğimizi belirtmiştik. İslam namına Türkçülük düşmanlığı yapanların, bu kaynaklardan öne sürdükleri bir tek ayet var:

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır[1] buyuran ayet, muarızlarımıza göre milliyetin ve dolayısıyla milliyetçiliğin anlamsızlığını ifade eder. İslam âleminin içinde bulunduğu durumun sebebini araştırmak isteyenler için bu örnek, başlı başına bir tez konusu olmaya lâyıktır. Bu ayete göre, milletleri yaratan Tanrı’dır. Onları bir gereklilik üzerine yaratmış ve bu ayette de o gerekliliği açıkça ifade etmiştir. En ufak bir zerreyi bile “gereksiz” olarak yaratmamış Tanrı, bu sözde İslam davacılarına göre, onlarca savaşın, eserin, dilin, kültürün sebebi olan milliyeti “gerekmediği halde” yaratmıştır. Tanrı’nın, ayette görüldüğü gibi bir lüzum üzerine yarattığını haber verdiği milletler, boylar, kabileler; bu ayeti, iddiasına delil olarak gören muarızlarımıza göre “gereksizdir”. Çünkü onlar, ayetin devam eden tarafını görmeyi tercih ediyorlar. “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdırcümlesi, onlara göre ayetin önceki tarafını yok sayma sebebidir. Allah katında üstün olanlar, O’ndan en çok sakınanlar olduğuna göre, milletlerin, boyların, kabilelerin gereği yoktur.

Muarızlarımızın, okudukları halde anlamadıkları taraflar şunlardır:
1-Bu ayette, onların sandığı gibi millet ayrımının gereksizliği değil, neden gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
2-Allah katı, insanların bulunduğu kat değildir. Ayeti okuyan, kendini Allah yerine, bulunduğu yeri de Allah katı yerine koyamaz. Allah yetkilerini kullarıyla paylaşmaz.
3- Açık bir ayeti saptırmak ve dünyalık davasına alet etmek, Allah’tan sakınmamak demektir. Bu da Allah katında bir yükseklik değil, alçaklık getirir. Benzer bir ayet de şu şekildedir: ”O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin her şeye hakkıyla gücü yetendir.[2] Kur’an ve ayetleri, dünyalık meselelerine araç, alet, malzeme edenler ve bu amaçlarla kullananlar için de yine Kur’an’da bir takım hükümler bulunur. Kur’an’da “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.[3] şeklinde ifadesini bulan hastalıklı huy, işte budur. Açık bir şekilde milletlerin varlığını ve neden yaratıldığını haber veren bir ayeti, milliyeti inkâr amacıyla öne sürmek, Müslümanları yanlış yönlendirmek, Kur’an üzerinden istismar etmek demektir. “…birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık” diyen bir ayeti delil göstererek “Türk’üm demek günahtır[4] sonucuna varmak, art niyetten başka neyle açıklanabilir? Oysa bir Kur’an hükmünün hangi nedenle olursa olsun farklı yorumlanması, Müslümanlara haram kılınmıştır. Başka bir ayette, bu işe tenezzül edenler için “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, ‘şu helâldir’, ‘şu haramdır’ demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler[5] buyrulmuştur. Yine bu ayete göre, insanları millet millet yaratmış ve birbirimizi bu şekilde tanımamızı uygun görmüş olan Tanrı’nın hükmüne, bir de ayet öne sürerek “haramdır” demek, ne akılla, ne Müslümanlıkla açıklanamaz.
Milletimiz, din adamlarına her devirde saygı ve hürmet göstermiş, yüzyıllarca İslam’ın kılıçlığı görevini kan vergisi ödeyerek üstlendiği gibi, din adamlarına da her devirde sonsuz itibar etmiştir. Bu yüksek saygı, bazı art niyetli kimseler tarafından -ne yazık ki- istismar aracı olarak görülmüş, kötü amaçlı insanların din adamı kisvesiyle keyfi uygulamalarına da fırsat vermiştir. Onlar da işte bu örnekte de görüldüğü gibi, kendilerinden ürettikleri iddialarını, masum ve mütedeyyin soydaşlarımıza, din diye dayatmıştır. Oysa soydaşlarımız, onların anlattıklarına değil; Kur’an’a müracaat etmiş olsaydı, bu türlü kimselerin de haber verildiğini göreceklerdi. Yine başka bir ayette, din adamı kisvesiyle İslam’ı istismar edenler için şöyle denilmiş: “Onlardan bir grup var ki, Kitap’tan olmadığı hâlde Kitap’tan sanasınız diye (okudukları) Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve ‘Bu, Allah katındandır’ derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.[6] Öyle olmasa, insanların boy ve kabilelere göre ayrıldığı ve birbirlerini bu boy ve kabilelere göre tanıyacaklarını haber veren bir ayeti, kendi makamını Allah katı sanarak evirip çeviren insanlar, hangi iyi niyetle hareket ediyor olabilir? İyi niyetle hareket ediyor olduklarını farz etsek bile, kendi iyi niyetine ayetleri ve dini alet etmeye kimin hakkı olabilir? Öyle olmasa, Kutsal Kur’an’da en ufak bir kötü huya kadar binlerce kötü hareketi yasak etmiş olan Tanrı, uğrunda milyonlarca insanın öldüğü ve öldürüldüğü, binlerce yıldır savaşlara sebep olan, dünyanın ve tarihin inkâr edilemez bir gerçeği halinde bulunan “milliyetçilik” hakkında bir tek ayeti insanlardan esirger miydi? Milliyetçilik, insanlar arasında savaşlara ve kıyımlara sebep olduğu gibi, dayanışmaya, sanata, yardımlaşmaya, birbirini korumaya, akrabalık ilişkilerine de vesile olan bir meseledir. Milliyeti olmayanlar ya da mensup olduğu millet, bir tek güzellik vücuda getirememiş olanlar öyle istiyor diye, Tanrı ya da kutsal kitabı onlara uymak zorunda mıdır? Onların arzularına ve isteklerine, siyasî görüşlerine, yani onların keyiflerine göre mi din gelmeliydi? Bazı kimseler Türkçülükten rahatsız olabilir; bunu da açıkça dile getirmekte serbesttirler. Bizim itirazımız, bu şahsi görüşlerini “Allah’ın emri” gibi topluma sunanlaradır. Bizim Türkçülük davamız hakkında açık bir hüküm bulunmuyorsa da muarızlarımız gibi dine uymak yerine, kendilerine uygun din isteyenler için Kur’an’da açık hükümler bulunur: “İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez[7] buyuran ayet ya da; “Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir’ dediler. De ki: ‘Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”[8] buyuran ayet, tam da bizim milliyetçiliğimizi ayetleri eğip bükmek pahasına hedef alanların durumunu işaret eder niteliktedir. Kendilerine göre din isteyen, ayetlerin kendi fikirlerine uygun olmasını bekleyen insanlar, sadece bizim karşımıza çıkmıyor; sadece Türkçülük karşısında saf tutmuyor. Onlar İslam peygamberine bile İslam öğretmeye kalkacak kadar tuhaf kimselerdir. “Onlar, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi.[9] mealindeki ayette de gördüğümüz üzere, İslam peygamberine bile kendi davalarını İslam adına dayatacak kadar sapkın kimseler musallat olmuştur. Bu türlü tehditlere ve hilelere karşı hepimizi anında uyaracak bir vahiy meleği olmadığı için, soydaşlarımız karşılarına çıkan her sakallı kimseyi din adamı sanmamalı, şeytanın bazen sağdan yaklaştığını unutmamalıdır. Zira başka bir ayet de “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.[10] buyuruyor. İslam adına da olsa, size getirilen haberin kaynağını araştırmadan, körü körüne teslim olmayın.

İNSANLARI EŞİT YARATMAMIŞTIR

İslam adına Türkçüleri itham edenlerin, Türkçülüğü İslam’ın düşmanı olarak tanıtmaya çalışanların, tezlerine dayanak yaptıkları ortak noktalardan biri de, insanların birbirlerine eşit yaratıldıkları, Tanrı’nın onları yaratırken bir ayrım yapmadığı iddiasıdır. Bu iddia da Tanrı’nın haber verdiği değil, o iddia sahiplerinin uydurduğu bir yalandan ibarettir. İnsanlar arasındaki ayrımlar, yine insanlar tarafından sonradan türetilmiş şeyler değil; bizzat Tanrı’nın yaratırken ortaya koyduğu ayrımlar ve gerçeklerdir. Nitekim; “O, sizi yeryüzünde halifeler yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır.[11] mealindeki ayette de açıkça ifade edildiği üzere, insanları eşit yaratan değil, bazılarını bazılarına üstün kılan, Tanrı’dır. Başka bir ayette “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derece derece üstün kıldık.[12] şeklinde ifade edilerek, insanlar arasındaki dereceleri, insanların değil Tanrı’nın takdir ettiği, insanların değil Tanrı’nın bu güce sahip olduğu açıkça vurgulanıyor. Başka bir ayette de “Yeryüzünde birbirine komşu kara parçaları, üzüm bağları, ekinler; bir kökten çıkan çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için deliller vardır.[13] buyurularak, aklını kullananlar için, hem de aklını kullanan bir kavim için, yeryüzünde aynı kaynaktan gelse de farklı yemişler veren sayısız şey olduğu vurgulanıyor. Dolayısıyla; aynı Tanrı’dan gelmiş olan ve hepsine “İNSAN” sıfatı verilen canlılar, yaratıcının nazarında da, onun verdiği nimetler bakımından da eşit değildir. Hatta muarızlarımız beğenmese de İslam’a göre peygamberler de tıpkı milletler gibi “eşit değildir”. Bu benzetme de bizzat Kur’an’ın sahibine aittir. Diyor ki: “İşte peygamberler! Biz onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryemoğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lakin Allah dilediğini yapar.”[14]

Yani, Türkçüleri itham etmek kaygısıyla, bütün insanların eşit yaratıldığını iddia eden kimseler, Kur’an’ın haber verdiği bir bilgiyi değil, kendilerinden menkul bir uydurmayı dayanak olarak alıyor; dolayısıyla da İslam adı altında kendi tezlerini öne sürüyorlar.

[1] Hucurat Suresi 13. Ayet

[2] Furkan Suresi 54. Ayet

[3] Enam Suresi 21. Ayet

[4] İslam’a Göre Irkçılık -Babanzâde Ahmed Naim-Sebilü’r Reşad-10 Nisan 1912

[5] Nahl Suresi 116. Ayet

[6] Ali İmran Suresi 78. Ayet

[7] Enam Suresi 144. Ayet

[8] Yunus Suresi 15. Ayet

[9] İsra Suresi 73. Ayet

[10] Hucurat Suresi 6. Ayet

[11] Enam Suresi 165. Ayet

[12] Zuhruf Suresi 32. Ayet

[13] Rad Suresi 4. Ayet

[14] Bakara Suresi 253. Ayet

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone