Müsrif Kaftanlılar Geri Döndü-2

Nabi, bir şiirinde şöyle demektedir:

“Vermezdi kimse kimseye nan minnet olmasa,

Bir maslahat görülmez idi rüşvet olmasa.

Yok bi-garaz muamele ehli zamanda,

Kimse ibadet etmez idi cennet olmasa.”

Bir millet, ülkü uğrunda bir devlet kurarsa, bu devleti ayakta tutan ve güçlendiren temel unsur da bu ülkü olur. Eğer bu ülkü ve ülkü uğrunda ödenen bedellerin yerini başka türlü unsurlar alırsa devlet harap olur. Ülkünün yerine menfaat; alın teri, mürekkep ve kanın yerini de rüşvet alırsa felaket kaçınılmaz olur.

Zirveye çıkıp ihtişamlı bir devlet haline gelmenin de bedelleri vardır. Devletin gücü, maddi zenginlikler ve daha pek çok çekici durum birtakım menfaatçilerin ilgisini çekecek ve devletin başına üşüşeceklerdir. Bu da ilk olarak liyakata zarar verecektir. Eğer devleti yönetenler zaaf gösterirse, o zaman zayıflama devri başlamış demektir.

Osmanlı için dönüm noktası da zirve devri olmuştur. Devlet bir yandan gücüne güç katarken, bir yandan menfaatçiler ve devleti yönetenler zaaflara kapılmış, israf zirveye çıkmış, liyakat ve bilim tarafa itilmiş, memleket içeriden çürümeye başlamış ve Türk olmayan unsurlar devlet içinde sistemli bir şekilde kadrolaşmaya başlamıştır.

Osmanlı devrinin sonunu getiren başlıca nedenler işte bunlardır. Yok Batılılara özenme başlamış, yok Batıdan çok şey alınmış… İster düşman olsun ister dost, başka bir medeniyetle aranda böyle bir fark olursa, yapacağın işlerde onları da örnek almaya mecbur olursun. Asırlar boyu Arap ve Fars etkisinde yaşamak, onlar gibi konuşmak, onlar gibi davranmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yazmak medeniyetimizi zenginleştiren bir durum olarak anlatılır da sanayileşmiş Batıdan etkilenmek olağandışı gösterilir. Oysa tarihin bu devri bir başka medeniyetten etkilenmek için gerekli tek nedenin din olmadığını çok açık bir biçimde gösteriyor.

Şimdi ülkemizde bir yandan cumhuriyet devri çeşitli iftiralara uğrar veya inkılaplar üzerinden eleştirilirken diğer yandan asla gerilememiş, gücünden kaybetmemiş, Mustafa Kemal’in gelip yıkmasına kadar üç kıtayı yöneten bir Osmanlı modeli yaratılıyor. Pek çok vatandaş da bu modele hayranlıkla bakıyor, asla tarih okumadığı halde televizyon dizilerinden etkilenerek tarihe sahip çıktığını sanıyor ve Osmanlının geri geldiğini ya da geleceğini düşünüyor.

Evet, Osmanlı geri geliyor. Ancak Fatih’in yönettiği Osmanlı değil, müsrif kaftanlıların yönettiği Osmanlı geri geliyor. Dün samur kürk için kendi ülkesini satanların yerini, bugün eğitimden kesip kendi keyfine bütçe ayıranlar alıyor. Evet, bunlar da Osmanlı torunudur ama Fatih’in değil, müsrif kaftanlıların torunu!

Cumhuriyetle idare edilen bir ülkede, her şeyin adını “saray” koymak yanlıştır. Biz ülkenin en tepedeki binasına “saray” diyoruz. Sarayın ve devlet kurumlarının, belediyelerin israfını da devletin ihtişamı sayıyoruz. Rant için yapılan işleri hizmetten sayıyoruz. Devletten haraç keser gibi yapılan işin bedelini şişirek almayı hak görüyoruz. Doğruyu söyleyene “hain”, birleştirmek isteyene “maşa”, asgari ücretle geçinemeyene “Eline yüzüne dursun!” diyoruz.

Sonra mı?

Sonra da şunu diyoruz: “Ey Batı! Osmanlılar geliyor! Adalet geliyor, zulüm gidiyor. Asr-ı saadet yaşayacağız!”

Yaşarsınız.

Daha güzel bir makam koltuğu yapmak, kredi yerine burs alacak bir öğrencinin geleceğini çalmaktır. Bilim için çalışan insanların bütçesinden kesmek pahasına son model makam arabası ihalesine girmek, bütün milletin geleceğini karanlığa gömmektir.

Ülkesinin toprağına israf eken geleceğinde felaket biçer. Bu kural altın kuraldır ve bunu bilmek için profesör olmaya gerek yoktur. Yalnızca iki şeye gerek vardır: Birincisi vicdanlı olmak, ikincisi akıllı olmaktır.

Siz nereye yatırım yapardınız? Bilime mi yoksa makam arabasına mı? Öğrenciye mi yoksa çereze mi? Fabrikaya mı yoksa aynı mahallede üçüncü camiye mi? Bunun gibi pek çok soru sorabiliriz. Bunların cevaplarını samimiyetle vermek gerekir. Ancak o zaman Türk olup olmadığınızı anlarsınız.

Tanrı Türk’ü müsriflerden korusun.