NECİP HABLEMİTOĞLU, SAPIK MEHDİ, 15 TEMMUZ

YusufhanGuzelsoy

Necip Hablemitoğlu, FETÖ’nün Almanya’daki gücü, Alman vakıflarıyla ilişkisi, Alman Dış İstihbarat Servisi (BND), İç İstihbarat Örgütü Anayasayı Koruma Teşkilatı, İngiliz ve ABD istihbarat servisleriyle bağlantısı hakkında önemli bilgiler vermişti. Yine, Alman vakıflarının fonlarıyla Türkiye’de altın arama çalışmalarına nasıl darbe vurulmaya çalışıldığını belgelemişti. Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası kitabı bu konuda önemli bir kaynaktır.

1977-1978 yıllarında “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” isimli bir dergi de yayımlayan Necip Hablemitoğlu, Türk dünyasıyla ilgili de birçok çalışmalar yapmış, Macaristan ve Balkanlardaki Türk eserleri ve şehitliklerin tespit edilip korunmasıyla ilgili alan çalışmaları yürütmüştü. BM’nin UNDP projesi kapsamında, Moldova’da Gagauz Türklerinin Latin abecesine geçişiyle ilgili danışmanlık görevinde bulundu. Kırım Türklerinin zorunlu göçü hakkında çalışmalar yapıldı.

18 Aralık 2002 tarihinde, evinin önünde kahpece vurularak şehit edildi. Türkiye’de hiçbir iş, hiçbir faydalı hareket cezasız kalmadığı için, Necip Hablemitoğlu da alçakların kurşununa hedef olmuştu. Uzunca bir süre, güya bu cinayetin faili meçhul kaldı. Hablemitoğlu’nun eşi Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, yıllarca bu cinayetin aydınlatılması için çabalamış ama çabaları önemli bir süre görmezden gelinmişti. Kendisi, cinayetle ilgili olarak Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde hükümete başvurmuş, ancak ne Gül’den ne de hükümet üyelerinden randevu bile alamamıştı!

Ergenekon davası sırasında Hablemitoğlu’nun askeri teçhizat ile ilgili yolsuzlukları tespit ettiği, bu tespitleri yolsuzluk.com adresindeki bir internet sitesine gönderdiği, bu sebeple de Veli Küçük ve Muzaffer Tekin’in kendisini öldürttüğü, cinayeti işleyecek olan Osman Gürbüz’e de 1 milyon dolar teklif edildiği iddia edilmişti. Bu iddiaların arkasındaki en ünlü isim, emekli olduktan sonra Washington’a yerleşen, atin.org adresinde çarpıcı yazılarla gündeme oturmaya çalışan, sonra da İstanbul’a dönerek kumarhane sahibinin yanında çalışmaya başlayan Mehmet Eymür’dü. Devlet hizmetinde bulunanlar emekli olmayı başarırsa, vefa borçlu olduğu vatan toprağı neresiyse oraya yerleşir. O da sapık Mehdi Gülen gibi ABD’ye yerleşenlerdendir.

Necip Hablemitoğlu, zamanında İstihbarat ve Psikolojik Savaş Uzmanı Dr. Emin Gürses’e şunları söylemişti: “Ankara’da gayrı milli 100 kişilik bir ekip var. Bu insanlar yabancı merkezlerle bağlantılı. Ankara’yı karıştırmak için her türlü haberler ve yönlendirmeler bunlardan çıkıyor. Çok paralar kazanıyorlar ve Ankara’daki milli güçlerin gücü bunlara yetmiyor. Devlet kademelerinde önemli yerlerde görevli olan bu kişiler, emri dışarıdan alırlar.”

Dr. Emin Gürses de, sonraları Ergenekon davası sanıklarından olmuştur! Bu bir tesadüf olamaz. Emin Gürses’in kendisi de sadece bu sözleri işitmiş bir sır küpü değildi elbette… Eski istihbaratçılardan Bülent Orakoğlu, Necip Hablemitoğlu’nun Emin Gürses’e MİT’in başına geçeceğini, MİT’i gayrı milli unsurlardan arındıracağını, Atatürk’ün döneminde yapıldığı gibi gazeteci ve yazarlardan oluşan bir 150’likler listesi oluşturularak bunların yurt dışına gönderileceğini, ayrıca Anayasayı Koruma Örgütü kurularak devlet içinde yapılacak tüm atamaların bu örgütün onayından geçmesi isteğini söylediğini yazmıştı. MİT Müsteşarlığı iddiasını Şengül Hablemitoğlu’nun onaylar nitelikte konuşmadığını da eklemek gerekiyor.

Özellikle “atama” noktasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Son zamanlarda, FETÖ mensuplarının devletin kritik kademelerine gelerek atama gücünü ele geçirdiği konuşuluyor. Eğer zamanında Hablemitoğlu’na “laik din düşmanı” şeklinde bir damga vurulmasaydı, kandırıldığını söyleyenler kandırılmış olmasaydı, belki de Hablemitoğlu’nun güvenliği için gerekli önlemler alınmış ve Türkiye 15 Temmuz’u yaşamamış olacaktı.

Tamer Korkmaz da bir köşe yazısında, Necip Hablemitoğlu’nu Alman özel timi GSG-9 tarafından öldürüldüğüne ve bu cinayette emniyet içindeki gladio mensuplarından yardım alındığına dair iddialara yer vermişti.

Aslında Necip Hablemitoğlu suikastını aydınlatacak ancak gözden kaçırılmış bir ayrıntı vardır. O da Necip Hablemitoğlu’nun sol gözünden vurularak şehit edilmesidir.

Necip Hablemitoğlu’nun şehit edildiği gün, evinin bulunduğu semtte birçok aksilik meydana gelmiştir. İstisnasız bütün GSM operatörlerinin frekanslarında aksaklık yaşanmıştır. Bütün gün elektrik kesintileri meydana gelmiştir. Cinayet, o günkü Beşiktaş-Denizli maçının bitiminden sonra işlenmiş, böylece cinayetten sonra sorguya alınanlar duydukları silah seslerini maçtan çıkan taraftarlara bağladıklarını söylemişlerdir.

Buraya kadar yazdıklarım, işin “profesyonel” tarafıdır. Bir de “mesaj” kısmı var. O da kendisinin sol gözünden vurulmuş olmasıdır.

Uzmanlara göre, cinayete kurban giden yazar veya başka bir meslekten ünlü bir şahıs, eğer arkadan vurulmuşsa bu onun vatan haini olduğuna dair bir mesajdır. Eğer gözünden vurulmuşsa, bu onun bakmaması gereken bir yere baktığı anlamına gelir. Necip Hablemitoğlu da nerede bu milletin başına bela olan bir oluşum varsa oraya bakmaktan ve gerçeği haykırmaktan çekinmemiştir.

Sol gözünden vurulması, sadece bu konuyla ilgili verilmiş bir mesaj değildir. Bir de işin içine sapık zihniyetli, kendisini Mehdi olarak tanıtan Fethullah Gülen’in şahsiyetiyle birleştireyim.

Şeytanın sol gözü de kördür!

Kendini Mehdi olarak tanıtan bu hain, kendisine karşı olan herkesi dinsizlikle suçlamaktadır. Hatta onları ateistten bile daha aşağı görmektedir. Hablemitoğlu da şehit edilmeden önce tehdit mesajları aldığını, “Seni tanıyoruz, nereye gidip geldiğini çok iyi biliyoruz. Yakında kurşunu ensende hissedeceksin.” dendiğini, Hocaefendi başlıklı bir mesajda da “Sen ateist bile değilsin. Cezanı bulacaksın.” diye tehdit edildiğini açıklamıştı.

İşte bu sapık ruhlu Mehdi’ye göre Necip Hablemitoğlu da şeytandır ve müritleri o şeytanı öldürmelidir. Hablemitoğlu’nun sol gözünden vurulmasına dair verilen mesajın faili işaret eden tarafı budur.

Necip Hablemitoğlu, gerçek şeytanı görmüş ve görmeye devam etmesin diye kör, duymaya devam etmesin diye sağır, konuşmaya devam etmesin diye lal edilmiştir. Genel Başkanımız Caner Kara’nın “Dördüncü Maymun: Rabia” başlıklı yazısını okumadıysanız tekrar okumanızı, okuduysanız bir de bu yönüyle değerlendirmenizi tavsiye ederim. Gerçek insanlar şeytanı görünce öldürülmüş, diğerleri de korkudan üç maymunu oynamıştır.

Halil Cibran’ın şu sözleri de meseleyi iyi özetliyor sanırım: “Şunu aklınızdan çıkarmayın ki, şeytan için bir doğru adam, bir milyon görmezden daha büyük bir tasadır.”

15 Temmuz, Necip Hablemitoğlu gibi insanlara kulak verilmediği sürece tekrar edecek bir tarihtir; 12 Aralık da 15 Temmuz olabilir, 3 Şubat da 15 Temmuz olabilir.

Ayrıca, Akit denen paçavranın bugün artık hayatta olmadığından olumsuz bir sıfat kullanmak istemediğim bir yazarı, Necip Hablemitoğlu’nun kitabını yayımlamamak için rüşvet aldığını iddia etmişti. Oysa Hablemitoğlu, Köstebek isimli kitabının 67. dipnotunda bu ahlaksız iddiaya gereken cevabı vermişti. Rüşvet teklif edenlerden bahseden Hablemitoğlu, bugünleri görmüşçesine yazmıştı.

Yazımı, Hablemitoğlu’nun kitabından 67.dipnotu alıntılayarak tamamlamak istiyorum:

“Fethullahçı yapılanmaya karşı ancak devlet erkiyle yürütülebilecek bir mücadele yapılmayıp bu görev sadece bir avuç Cumhuriyet aydınına, gönüllüsüne bırakılacak olursa, ödenecek kişisel bedeller de giderek ağırlaşacaktır. Bu takdirde, kişisel olarak ödemekte olduğum bedeller geometrik düzeyde artacaktır. Örneğin:

Yine, aleyhime açılmış yüz milyarlarca liralık tazminat davalarına yenileri eklenecek;

Yine, işyerimde düzmece soruşturmalar açılacak ve yargı kararlarına rağmen üniversitedeki görevime son verilecek…

Yine, Fethullahçı yayın organlarında kişilik haklarıma saldırıda bulunulacak…

Yine, sırf taciz ve “göz kokutma” amaçlı olarak polis ekibi bir ihbarı (!) değerlendirerek evime operasyon düzenleyerek gözaltına alma işlemi yapacak ve sonra özür dileyecek…

Yine, Fethullahçı istihbaratçılar tarafından ilgili tüm istihbarat birimlerinde, “ileride kullanılmak üzere” şahsımı karalayan, zan altında bırakan raporlar kaleme alınacak ve devam edecek…

Yine, aynı kişiler tarafından sahte belgeler tanzim edilmeye ve kamuoyuna mal edilmeye devam edecek…

Yine, otomobilim kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğrayacak, içindeki her türlü matbu evrak gasp edilirken ekonomik değer ifade eden eşyalara dokunulmayacak…

Yine, tehdit ve hakaret içeren telefonların, mektupların, faksların, posta kutusuna bırakılmış imzasız notların ve elektronik postaların ardı arkası kesilmeyecek…

Yine, başta TSK olmak üzere, belirli kurum ve kişiler ile ilgili sorular sorarak, sahte itiraflarda bulunarak, amiyane deyimle “zarf atarak”, “gizli çekimler” yapmaya çalışanlar, rüşvet verenler eksik olmayacak…

Yine, telefonların dinlenmeye devam edecek…

Yine, İçişleri Bakanlığı ya da benzeri bir kurumu tahkir ve tezyiften hakkımda Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılacak…

Yine, yine, yine…

Üniversitem, bunca yıldır şahsıma -zorunlu olmasına rağmen- bırakın bir odayı ya da masayı, sandalye bile vermemeye devam edecek.

Belki de bir yenilik teşkil etmek üzere, Çağdaş Eğitim Vakfı örneğinde olduğu gibi, evimde yasal arama yapılacak ve suç (!) delilleri (!) bulunacak…

Sonuç olarak geldiğimiz nokta şu ki, devleti yakmaya, devleti ülkesi ve ulusuyla parçalamaya, Cumhuriyet’e kastetmeye, Atatürk ilke ve devrimlerini, laik hukuk sistemini yok etmeye çalışanlar ve tüm bu ihanetleri dış ülkeler adına gerçekleştirenler, devlet gücünü, devleti savunanlara karşı kullanmaya aşamasındalar…

Bunlara karşı koymak, onaylamamak artık yetmiyor… Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından inisiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor. Çoğunluk seyrettikçe, mücadele etmek yerine mücadele eder gibi yaptıkça, faraza Fethullah Gülen’den, Müslüm Gündüz’den, Metin Kaplan’dan daha çok cesur ve namuslu olmadıkça, bilelim daha çok Asteğmen Kubilaylar, Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar, Bahriye Üçoklar, Muammer Aksoylar aramızdan yitip gidecekler. Cumhuriyet’e bağlı olduğunu söyleyen bizler de, utanmadan ve sıkılmadan “devrim şehitlerimizi” sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlamaya devam edeceğiz; neye can verdiklerinin nedenini sorgulamadan, hesabını sormadan…”

67.not…

Bunu “cümlesi cümlesine doğruluğu ispatlanan dipnot” olarak hafızanızda saklayın.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone