Nereden, Nereye-2

Hüseyin Nihal Atsız.

70 yıllık ömrüne 70 ömürlük çile sığdırdı. 70 adamlık mücadele verdi. 70 milyonun kulağına küpe olacak yazılar yazdı, eserler verdi. Süleymaniye’de akademik açıdan Sultan Süleyman kadar iz bıraktı. Tabutluklara kapatıldı. Aydın geçinen kaçakların yaptığını yapmadı. “Toplum karanlıkta, ben aydınım, burada olamam.” diyenlerden olmadı. Bilgeliğiyle karanlıkta bir topluma ışık verdi.

“Bozkurtlar” serisi bir şaheser idi. Tarihi romanlarıyla okuyanları tarihin içine yolculuğa çıkardı. “Ruh Adam” ile herkesi kendi iç dünyasına götürdü. “Deli Kurt” romanında yiğitliği işledi. Asla dalkavuk olmadı, taviz vermedi.

Dimdik durdu.

Nejdet Sançar.

Atsız gibi birinin kardeşi olup da gölgede kalmayacak kadar atılgan ve mücadeleci bir Türkçü idi. “Türk’ü sevdim, seveceğim.” dediği o müthiş savunma, ölüyü diriltecek coşkunluktadır. Sözünü tuttu; ölene kadar Türk’ü sevdi. Sonunda karşılacağı türlü çilelere karşı “Varsın, olsun.” dedi.

Davalarla, sürgünlerle uğraştığı dönemde, kalp hastası oğlu Afşın’ı kaybetti. Türk’ü sevmeye devam etti. “Madem öyle, ben artık cephe değiştiriyorum.” diyenlerden, “Yıldım, köşeme çekiliyorum.” diye isyan edenlerden olmadı. Sözünü tuttu; ölene kadar Türk’ü sevdi. Sevgisinden taviz vermedi.

Dimdik durdu.

Ve Atsız’ın mutlu sonla bitecek tek romanı Genç Atsızlar…

12 yıl önce “Türkçülük kahvehanelerde mi büyüyecek?” diye soranlar vardı. “Çay bahçelerinde Turan mı kuracaksınız?” diye soranlar vardı. “Sayınız az, bize katılın.” diyenler vardı. Hatta “Çok azsınız, sizi yok ederiz.” diyenler de vardı.

“Siz çoksunuz, fakat biz kazanacağız.” dedik.

“Asla taviz vermeyeceğiz.” dedik.

En son “Hodri meydan” dedik.

Türkçülüğün kahvehanelerde büyümeyeceğini söyleyenlerin evlerinde ardını büyüttüğünü biliyorduk. Sayıca az olduğumuzu, çay bahçelerinde Turan kurmaya çalıştığımızı söyleyenlerin tecrübe satmaya çalışan tecrübesizler olduğunu biliyorduk. “Çok azsınız, sizi yok ederiz.” diyenleri ise hiçbir zaman ciddiye almadık.

Türkçülük-Turancılık hareketi büyüyecektir.

Siyaset yapmamamızın en temel sebebi, Türkçülük davasının siyaset yapmadan imkansızlıklarla büyüyecek tek dava olmasıdır. Bu davanın böyle bir özelliği varken, neden siyasete girip taviz verme sanatı uygulayalım? Taviz vermedik. Atsız gibi, Sançar gibi dik durduk. Neticede çığ gibi büyüyen ve kasırga gibi gelen bir Türkçü gençlik meydana çıktı; “Sayınız az.” diyenler, makam koltuklarında iyice küçülmeye başladı.

Türkiye’nin idare edileceği son yer siyaset meydanıdır. Meclisin bile zaten uygulamadığı yetkilerini tek bir adama devredecek olması, o zatın da Türkiye’de etnik bölücü siyaset uygulaması, bunun en önemli ispatlarındandı.

Ve her şeyden önce biz poh pohlanacak, gaza getirilecek, hele hele herhangi bir kulun “Yürü ya kulum!” diyebileceği bir teşkilat değiliz. “Size dört yıllık siyaset, bize bin yıllık devlet.” diye kendince aslan payı kapmaya çalışan çakallara cevabı şöyle vermiştik:

“Siz diken sularken, açılan her güldük biz,

Hep dikine boy verip, bugünlere geldik biz.

Kurdun ne olduğunu, şamardan bilen köpek,

Tutup bize hırlamış, uluyarak güldük biz.”

O çay bahçeleri gül bahçeleri oldu. Türkçüler hep dikine boy verdi. O davayı dalından koparmaya cesaret edecek olanı da hiçbir şey kurtarmaz. Bu davanın derin bir temeli var, başına kimse gitmez, sonuna bizden başkası yetişemez.

Davasının üstüne basıp yükselene “yuh” olsun. Davasıyla beraber büyüyen, ömrünü davasıyla beraber noktalayana da bin “selam” olsun.

Çay bahçelerinden dergi temsilciliklerine, oradan dernek yerleşkelerine geçtik. Geleceğin Türk yurdunda nerede olacağımızı göreceksiniz.

Tanrı Türk’ü korusun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone